?> toygar aksoy arşivleri - Kişisel Gelişim
Jul 292014
 
1,001 views

Aynadaki öküz – Özsaygısızlık sürecine ayak uydurmak 2

İkinci Bölüm

ÖküzPeki kötü nedir? İyi ve kötü arasında hangi kıstaslara göre ayrım yaparız? Bu, binlerce yıllık geçmişi olan felsefe biliminin çağlar boyunca cevabını aradığı, üstelik yeni sorulara kaynak olması bakımından eşine az rastlanır bir soru. Ne bu yazı, ne de bu yazar böyle bir soruya cevap verme kabiliyetinde olduğunu iddia etmemekte. Dolayısıyla iyi ve kötü’yü içinde bulunduğumuz şartlara (döneme vs.) göre değerlendirmeye çalışmak elimizden gelenin en iyisini yapmak olacaktır. Öncelikle iyi ve kötü’nün topluluklara göre değiştiğini kabul edelim. Ülkemde bir grubun (sosyal/ekonomik/…) kendi kültürel varlığını sürdürmek için önşart olarak kabul ettiği bir durumu, başka bir grup sapkınlık olarak görebilmekte. Örneklemeye gerek yok, en yakınlarımızdan biraz uzağa baktığımızda bunun pek çok örneğini görebiliyoruz. Dolayısıyla bir grubun, hayatının gereği ve şahsi özgürlüğünün uzantısı olarak sürdürdüğü bir eylem sebebiyle başka bir grup tarafından “bunu yapanlar kötüdür” değerlendirmesine maruz bırakılması mümkün hale geliyor. Mümkün hale gelmek ne demek, bu durum hayatımızın olağan bir parçası haline gelmiş durumda. Üstelik hayatından memnun olmayan kişilerin (kim memnun ki?) hayatlarındaki olumsuzlukları kendilerine bu bağlamda benzemeyen gruplara yüklemesi ile sıklıkla karşılaşıyoruz. Sanıyorum bu durum, hatalarımızın sorumluluğunu üstlenmek istemememizden, daha yaygın tabirle kendimize toz konduramamızdan kaynaklanıyor. Sonuçta biz her koşulda “iyi” olduğumuz için, o bize benzemeyen başkalarının “kötü” oldukları, ve bizim onları algılamayacağımız koşullarda bulunurlarsa (başka bir yerde yaşarlarsa, ölürlerse, ya da kendi şahsi görüşlerini tamamen kenara bırakıp bizim görüşlerimizi benimserlerse) hayatımızın daha iyi olacağı yanılgısına düşmek kolaylaşıyor. Bu ayrımcılık mekanizmasının toplumun kültürel olarak az gelişmiş kesimine özgü olduğunu düşünmek de hata olur. Şahsi tecrübelerimle söyleyebilirim ki, karşılıklı güvensizlik ve doğal olarak özsaygı eksikliğiyle toplumun etkileşime girdiğim her kesiminde karşılaşmaktayım. Sokak şarkıcısından fabrika işçisine, akademisyenden girişimcisine kadar her grupta/kastta bu “yabancı düşmanlığı” eğilimi bulunmakta.

Yani biz de pek sütten çıkmış ak kaşık değiliz aslında. Her toplumun kendince bir “sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma” anlayışı vardır. Bizimki gibi özsaygısı düşük toplumlarda bu durum, kültür seviyesinden bağımsız olarak, “sana yapılmasını istemediğini başkasına yaparken yakalanma” haline dönüşmekte. İkinci dünya savaşını yaşamış kuşağın “uzun süre, sıkı çalış, yavaş yavaş biriktir” felsefesi yerini “bugün sana sayısal çıksa ne yaparsın?” sorusuna bırakmış durumda. Kazanmadan önce harcamanın hayalini kurma eğilimi hala hakim olmadıysa da giderek kuvvetlenmekte. Modern teknoloji de bu algıyı kuvvetlendirecek şekilde gelişmekte. Yanlış anlaşılmasın, teknolojinin bir araç olduğu gerçeğini yadsımıyorum. Ancak bir çekiç ev inşa etmek için de kullanılabilir, cinayet işlemek için de. Teknolojinin gelişim eğilimleri de toplumun satın alma eğilimleri ile paralellik gösterir. Ama konumuzun dışına çıkmayalım.

Ne yapabiliriz? Kanımca yapabileceğimiz pek fazla bir şey yok. Küçücük bir çamur topunun üzerinde milyarlarca kişi sıkışmış durumdayız. Gidebileceğimiz başka bir yer (henüz) yok. Gezegenin olanakları sınırlı. Dolayısıyla bu gibi sıkıntıların bu formatta olmasa da yaşanması doğal. Savaşlar hep oldu, muhtemelen hep de olacak. Çocuklar hep öldü, muhtemelen hep de ölecek. Sanıyorum bizim elimizden gelebilecek tek şey, kendi yakın çevremize bir avuç da olsa güzellik katmak olacaktır. İnsanlıktan umudumuzu kesmiş de olsak insanlara sırtımızı dönmemiz için bir sebep yok. İçten bir gülümsemeyle, samimi bir sohbetle, karşımızdakini anlamaya ya da kendimizi anlatmaya çalışmadan geçireceğimiz kısa bir süre hem bizde hem de karşımızdaki kişide aslında çok da farklı olmadığımız, ve o kadar da kötü insanlar olmadığımız gerçeğini hatırlamamızı sağlayabilir.

M. Toygar Aksoy

Birinci bölüm: http://www.gamet.com.tr/aynadaki-okuz-ozsaygisizlik-surecine-ayak-uydurmak/

Jul 232014
 
1,205 views

Aynadaki öküz – Özsaygısızlık sürecine ayak uydurmak

Birinci Bölüm

Öküz

Arka sokakların karanlığına ayak uydurmak düşündüğümüz kadar zor olmayabilir. Her ne kadar ilkeli insanlar tarafından olabildiğince aydınlık, kendine ve diğerlerine saygılı bireyler olarak yetiştirilmiş olsak da; lanetlediğimiz karanlık zihinlerle aynı sudan içerek büyüdüğümüzü göz ardı etmemeliyiz. Sözde ufku geniş, ahlaklı bireyler bile olsak, içimizde kıvranan, dışarı püskürmek için derimizde çatlak arayan et kurtları olduğunu unutmamalıyız. Bu yazı yazara ve okuyuculara zaten bildikleri, ancak hayatta kalma içgüdülerinin bir uzantısı (özsaygı) olarak (muhtemelen) görmezden gelmeyi tercih ettikleri bu bariz gerçeği bir kez daha hatırlatmak amacıyla yazılmıştır.

Portakal rengi bir sonbahar sabahı düşünün. Pencerenizden dışarı bakıyorsunuz, karşınızda kızıla çalan yapraklarını her esintide biraz daha kaybeden bir çınar ağacının dalları arasından mavileri parça parça bulutlarla fışkıran bir gökyüzü manzarası buluyorsunuz. Tam da eskinin şairleri gibi demli bir bardak çay ve sigara eşliğinde cam kenarında oturup yağmuru bekleyecek bir hava! Bir yandan da sobanın üzerinde kavrulan kestanelerin o kendine has kokusu geliyor burnunuza. Bu tasvirlerin (detaylar değişmekte elbette ama) birbirinden olabildiğince farklı insanların gözlerine aynı hasretli buğuyu çaldığını bilseniz şaşarsınız. Sosyal, ekonomik statü, kültürel kast ayırmadan toplumun çok farklı kısımları, yüzyıllık bir tektipleşme sürecinin son yirmi yıldır heyelan gibi kuvvetlenerek üzerimize çökmesiyle ortak (masum) hayaller üretmekte. Bu hayalleri gerçekleştirmek için ise çok küçük bir kısım hareket etmekte. Kanımca bilinçaltı seviyesinde de olsa, bu tür düşleri gerçekleştirdiğimizde gözümüzde büyüttüğümüz seviyede bir hazza ulaşamayacağımızı hissediyoruz. Dolayısıyla bu düşünceleri hayal seviyesinde tutmak işimize geliyor.

Burada bir kaç satırlığına durup masumluk ölçeğimi hangi kıstaslarla çizdiğimi açıklamalıyım sanırım. Bana göre en basit haliyle masumiyet başkalarının da kendi kadar saf(dürüst vs.) olduğuna inanmak demek. Eh biz “kötü” sıfatları kendimize yakıştırmayız. “Yapmak zorunda kaldığımız” her kötü davranış için bir sebebimiz vardır. Böyle olunca masumiyet ülkemde ender bulunan bir özellik haline geliyor. Ve haliyle az bulunan her şey gibi çok değerli. Masum olarak nitelediğim kişiler soyu tükenmekte olan bir tür. Kişilerarası güvenin bizdeki kadar zayıf olduğu bir yerde doğal bir durum bu. Onyıllarca dilencilerin aslında ne kadar zengin olduğunu dinledik/izledik mesela. Bizimki kadar birbirine güvensiz pek fazla da ülke yoktur herhalde. Yabancılara(hem içerde hem de dışarda) duyduğumuz o derin kıskançlık ve nefret olmasa bizi bir arada tutmaya kimsenin gücü yetmez. Hala, ülkemin fırsat yaratabilen azınlığı sadece tatillerde kısa süreliğine dönmek üzere kaçmaya çalışıyor. Tabii nefret duymak için çok sebep var. Ben mesela kaldırım kenarında yalınayak oturan bacak kadar çocuğu görmezden geldiğim her sefer vicdan azabı hissediyorum. (Gerçi dünyaya nefes verdiğim onyıllarda giderek köreldi vicdanımın azap duyma yetisi.) Benim avantajım, hala vicdanımın sızlayabilmesinin sebebi, o çocuklara harcayacağım her kuruşun boğazımdan kesilmesi. Daha zengin biri olsaydım, görmezden gelmek için daha yaratıcı yollar üretmem gerekebilirdi. (Bu noktada okuyucuyu birkaç saniyeliğine durup neden sokak çocuklarına yardım etmedikleri(ya da daha fazla yardım etmedikleri) konusunda yapmakta oldukları savunmaları kendi kendilerine tekrar etmeye çağırıyorum. Bu savunmaları tarafsız olarak değerlendirmeleri, benim söyleyebileceğim her şeyden daha açıklayıcı olacaktır.)

(İkinci bölümle çok yakında yine karşınızda olacağız.)

M. Toygar Aksoy