?> gaia arşivleri - Kişisel Gelişim
May 112013
 
2,580 views

Küresel Isınma – Dünyanın Sonu mu Geliyor?

Küresel Isınma

Düzenli televizyon izlemem. Buna rağmen son günlerde bir kac kez “buzullardaki erime” konulu programa rastladım. Bir fotoğraf ekibi -James Maloc (*)- dünyanın çeşitli yerlerindeki buzulların değişimini saat başı çekilen fotoğraflarla belgeliyor. Bu fotoğraflar birer film karesi olarak bir araya getirilince yaşanmakta olan devasa değişimi daha iyi kavramak mümkün oluyor.

“Küresel Isınma” kavramını genel olarak mantıklı bulurum. Çünkü son yüz küsur yıldır ve hızlanan bir tempo ile fosil yakıtları hoyratça tüketiyoruz. Oysa bu yakıtlar, milyonlarca yıllık bir süreçte biriktirilmiş güneş enerjisinden başka bir şey değil. Ve biz bu yakıtın fitilini ateşledik.

Günlük yaşantımızda, aslında neler yaptığımızın pek te farkında değiliz. Pek çok şeyi “gelişme” diye algılıyor, ya da kendimizi böyle kandırmaya çalışıyoruz. Kendimiz için giderek daha konforlu bir yaşam tarzı geliştiriyoruz. Ama bunun karşılığında doğal dengeler üzerinde oluşturduğumuz yıkımı görmezden geliyoruz.

Oysa biz, ancak, doğal çevremizle birlikte varız. Ve çevremizdeki herşeyi tahrip ediyoruz. Bazı toplumları ve insanları da… Bir çok biyolojik tür kaybolup gidiyor.
Ve her yitirilen tür mevcut biyolojik döngü piramidinin temellerini biraz daha zayıflatıyor.

“Brezilya’da bir kelebeğin kanat çırpması, Teksas’ta bir kasırga yaratır” demiş Philip Merilees… Neden olmasın!.. Kaos teorisinin özü bu cümlede yatıyor. Zaten bir çığ da, minik bir kar yumağıyla tetiklenmiyor mu?

Oysa biz, milyonlarca yılda oluşmuş fosil yakıt rezervlerini kısacık bir zaman diliminde tüketiyoruz. Bize öyle görünmese bile, bu bir patlamadır! Zamanın, onbinlerce kez hızlandırılmış halidir bu yaptıklarımız.

Şimdi buzullar eriyor. Hem de dünya tarihinde daha önce hiç görülmemiş bir hızla. Atmosferdeki CO2 oranı, doğal değerlerin çok üzerinde ve dikleşerek tırmanmaya devam eden bir grafik çiziyor. Atmosferin ortalama sıcaklığı artıyor. Bu artış, beraberinde, atmosferik hareketliliği getiriyor. Kasırgaların tahrip gücü büyüyor. Artık ülkemizde bile hortumlar görülmeye başladı. Ara mevsimleri, baharları yitirdik. Ya kış yaşıyoruz, ya da yaz… Tüm atmosferik dengeler bozuldu.

Bu yüzden, önümüzdeki onyıllarda en önemli meta belki de temiz su kaynakları olacak. Doğal su kaynaklarını besleyen dağ buzulları ortadan kalktığında yaşanacak felaketin boyutunu kavramak hiç te kolay değil.

Daha 50 yıl önce, şişelenmiş suların ticari bir mal haline gelmesi anlamsız gibi görünüyordu. Oysa şimdi doğal olarak erişebileceğimiz neredeyse hiç bir su kaynağı kalmadı. Ülkemizin pek çok yöresinde en küçük derelerin bile “enerji üretimi” bahanesiyle özel şirketlere pazarlanması, aslında “su savaşları” senaryosunun sahneye konması için pek fazla beklememize gerek kalmayacağını gösteriyor.

Peki, hala umut var mı?

Elbette var! Ancak bunun, 8-10 milyarlık nüfusa sahip bir dünya için geçerli olduğunu sanmıyorum. Yakın bir gelecekte, dünya üzerindeki insan popülasyonu azalmak zorunda kalacak. Çünkü sağlıklı su ve besin kaynaklarının maliyeti çok fazla artacak gibi görünüyor.

Öte yandan bir başka olasılık daha var. GDOlu ürünlere, kirli su kaynaklarına, karbondioksit oranı yüksek atmosfere dayanıklı nesillerin ortaya çıkması… Çünkü çok büyük bir olasılıkla bu tür insanlar şimdi bile dünya üzerinde yaşıyorlar. Şartlar biraz daha kötüleştiğinde sıradan insanlar için dünyamız bir cehenneme dönecek. Oysa daha dayanıklı olanlar bu durumdan, özel bir şeyler yapmaya gerek duymaksızın karlı çıkacaklar.

Bir diğer grubun ise zayıf bünyelerine rağmen, ellerindeki ekonomik güçten yararlanarak steril(!) ortamlarda yaşamaları mümkün olabilir. Üstelik bu kesim, eğer işe yarar, üretim yapabilen bir robot teknolojisi geliştirmeleri mümkün olursa, bünyesi güçlü insanların varlığına bile ihtiyaç duymayabilirler.

En son senaryo ise, kendi kendilerini geliştirip üretebilen robot teknolojisinin baskın hale gelmesi ve kendilerini dünyanın değişen koşullarına uyumlu hale getirmeleridir. Yapay zeka ile donatılan bu robotların biyolojik ve zayıf insanlara ihtiyacı olmayacaktır. Bu robotlar olağanüstü zor doğa şartlarına dayanabilecek bir yapıda olabilir. Basınçsız ortamlarda veya binlerce atmosferlik basınç altında varlıklarını sürdürebilirler. Çok düşük veya çok yüksek ısıya dayanabilirler. Enerji elde etmek için biyolojik kökenli başka canlılara gereksinimleri olmaz. Daha güçlü ve daha dayanıklı enerji kaynaklarından yararlanabilirler. Bu robotlar insanlara kıyasla çok daha uzun yaşam sürelerine sahip olabilirler. Derledikleri bilgileri birbirleriyle ve daha merkezi birimlerle kolayca paylaşabilirler. Bir robotun tüm bilgi birikimi kolaylıkla bir başka robota aktarılabilir. Bu robotlar uzay şartlarına dayanıklı hale dönüşebilir ve ivme sınırlamalarıyla karşılaşmak zorunda kalmadan uzay yolculuklarına çıkabilirler.

Kısacası, biz, insanlar olarak aklımızı başımıza devşirip, bu akılsızca gidişe dur demediğimiz taktirde Gaia devreye girecek ve gerekenleri yapacaktır.

Dünyanın bir ekosistem olarak, Gaia olarak varoluşunu sürdürmesi için insanoğluna ihtiyacı yoktur. O, bizden önce de vardı, bizden sonra da varlığını sürdürebilir.

Giderek yaygınlaşan bencil tüketim toplumları aslında kendi sonlarını inşa ediyor. Onların başka düşmanlara ihtiyacı yok.

Ahmet Aksoy

(*) Aşağıdaki yaklaşık 14 dakika süren video global ısınma ile ilgili pek çok gerçeği yeniden gözler önüne seriyor:

(*) Aşağıdaki video James Maloc tarafından verilen bir TED konferansını içeriyor: (Bu video ilgili youtube hesabı sonlandırıldığı için artık izlenemiyor. )

Feb 212013
 
2,666 views

Gaia

Gaia (Kaya), Biz ve Bakteriler

James Lovelock, William Golding’in önerisiyle Kaya (Gaia) adını verdiği hipotezinde dünyanın başlı başına bir organizma olduğunu ileri sürüyor. Avatar isimli bilimkurgu filminde işlenen temel konulardan biri de bu. Eywa, gezegenin yaşayan ruhudur ve gezegendeki tüm canlılarla bir iletişim ağı oluşturur.

Benzer yaklaşımı güneş sistemleri, galaksiler ve makrokozmosun diğer yapıları için de kurgulamamız mümkün.

Aynı durum, mikrokozmos için de geçerli.

Vücudumuzda istenen ya da istenmeyen konuklar olarak pek çok bakteri çeşidinin, virüslerin ve başka mikro organizmaların bulunduğunu bilmek hiç te yadırgatıcı değil. Ancak bu bakteri ve virüslerin pek çoğunun aslında konuk değil de, biyolojik varlığımızın temel yapıtaşlarından olduğunu öğrendiğimde açıkçası şoke oldum! Bu şaşkınlığımın nedeni böyle bir şeyin olanaksız olduğuna inandığım için değil, tam tersine, böyle bir düşüncenin daha önce nasıl olup ta aklıma gelmemiş olmasıydı!

Bu durumda bizler de, tıpkı Gaia gibi, ya da Eywa gibi, pek çok farklı organizmanın oluşturduğu bir ekosistemden başka bir şey değiliz.

Yani bizim sahip olduğumuz zeka da aslında bir tür toplumsal zekadan ibaret. Çünkü bizler, zannettiğimiz kadar yekpare birer organizma değil, daha çok birer mikroorganizmalar topluluğuyuz.

Tıp uzmanları, artık olur-olmaz antibiyotik kullanmaya sıcak bakmıyor. Çünkü bu tür ilaçlar, zararlı mikroorganizmaların yanısıra, ekosistemimizin içindeki yararlı mikroorganizmaları da etkiliyor. Dolayısıyla, kendimize zarar vermiş oluyoruz.

İster Gaia’yı, ister kendimizi ele alalım, varlığımızın temelinde farklı organizmalar arasındaki denge var. Bu dengenin herhangi bir nedenle tek taraflı bozulması, tüm ekosistemin iç dengelerini altüst edecektir. Halen insanlar olarak Gaia’nın dengesini olağandışı bir hızla bozuyoruz. Bu durumda Gaia’nın kendi varlığını koruyabilmesi için kendine özgü bazı mekanizmaları devreye sokması gerekir. Eğer bunu yapamazsa, kaçınılmaz sonla yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Elimizde bu konuda yeterli bulgular olmasa da, dünya üzerinde insanoğlundan önce de insanoğlununkine benzer zekaya sahip canlıların yaşamış olması mümkündür. Eğer onlar da kendi hırslarını yenememişler ve içinde yer aldıkları ekosistemi tek yanlı olarak tahrip edip bozmuşlarsa, büyük bir olasılıkla, sonunda kendi sonlarını hazırlamışlardır.

Gaia, bu konuda tecrübeli olabilir. Eğer öyleyse, bize, gereken yanıtı vermekte gecikmeyecektir. Eğer gecikirse, zaten yeterli tecrübeye sahip değil demektir.

Eğer Gaia, böyle bir durumla ilk kez karşılaşıyorsa, önündeki çetin sınavı nasıl atlatacağı önemlidir. Ya kaderine razı olacak, ya da ne tür önlemler alması gerektiğini deneye yanıla öğrenecektir. Varlığını sürdürebilmesi buna bağlıdır.

Kendimizle ilgili şöyle bir öykü yazalım.
Vücudumuzdaki bazı bakteriler, giderek, baskın organizmalar haline dönüştüler. Kendi sınırlarını belirlediler. Aralarında organları paylaştılar. Zaman zaman birbirlerinin üzerinde yaşadığı organlara göz dikip savaşlara giriştiler. Aynı ekosistemi paylaştıkları diğer mikroorganizmaları hor görmeye başladılar. Teknolojilerini geliştirdiler ve enerji kaynaklarını kendi arzularına göre kullanmaya başladılar. Kendi aralarında yaptıkları değerlendirmelerde, teknolojik olarak ne kadar gelişmiş olduklarını vurgulayıp, böbürlendiler. Üzerlerinde yaşadıkları şekilsiz insan bedenini istedikleri gibi kullanabileceklerine inandılar ve uygulamaya geçtiler. Etraflarındaki hücreleri ve diğer yapıları tamamiyle kendi istedikleri gibi kullanmaya başladılar. İçlerinden bazıları bu konuda dikkatli olunması gerektiğini söylese de gülüp geçtiler. Yüksek sesle itiraz etmeye kalkanları susturdular…

Oysa dışarıdan yapılan gözlemlere göre durum vahimdi. O bakterilerin üzerinde yaşadıkları insan vücudunun ateşi iyice yükselmiş durumdaydı. Kan dengeleri iyice bozulmuştu ve acilen önlem alınması gerekiyordu.

Eğer o insan isimli ekosistem gerekli önlemleri alamazsa, hem kendisi, hem de onunla birlikte yaşayan tüm bakteri topluluklarının sonu gelmiş demekti.

Şu ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerek: sözkonusu bakteriler ile üzerinde yaşadıkları insanın birbirleriyle anlaşmaları pek sözkonusu değil. Tek yapmaları gereken şey, birbirlerinin sınırlarını ve dengelerini dikkate alarak anlayış göstermeleri.

İnsanlar ve Gaia için de aynı şey sözkonusu.

İnsanlar olarak Gaia ile konuşmamız, onunla tartışmamız mümkün değil. Ama haddimizi bilebilir, ona ve diğer organizmalara gereken saygıyı gösterebiliriz. Hepimiz için gerekli dengeleri gözetebilir ve koruyabiliriz. Eğer bu konuda neler yaşanabileceğini görmezden gelmeye devam edersek, ya Gaia’nın önlemiyle tanışacak, ya da birlikte aynı sonu paylaşacağız.

Ben, kendi çıkarımız için bile olsa, sonunda onu anlayabileceğimizi umuyorum.

Ahmet Aksoy