?> deneme arşivleri - Kişisel Gelişim
Jun 092014
 
1,199 views

Yapay Zeka ve Evrimdeki Yeri

İlk kez Buckminster Fuller tarafından vurgulanan “Bilginin İkiye Katlanma Eğrisi” (Knowledge Doubling Curve) verilerine göre 1900 yılına kadar insanlık tarafından toplanmış ve geliştirilmiş olan bilgi miktarının iki katına çıkması için bir asırlık bir zamana ihtiyaç duyuluyordu. İkinci Dünya Savaşının sonu itibariyle bu süre 25 yıla düştü. Günümüzde ise bu tür genellemeler yapmak giderek zorlaşıyor. Çünkü değişik alanlardaki bilgi değişim oranları arasında önemli farklılıklar görülüyor. Örneğin nano-teknoloji için bu süre iki yılı bulurken, klinik çalışmalarda gereken süre sadece 18 ay. Bunların da ortalamasını alırsak insanlık bilgi birikiminin ikiye katlanması için toplam 13 aylık bir süre yeterli görünüyor. IBM’e göre bütün bu bilgi artışı internet ağı üzerinden gerçekleştiğinde, ikiye katlanma süresi 12 saate kadar düşmüş olacak.

Bilgi miktarının bu denli hızlanarak devam etmesi, sözkonusu bilginin bir yandan depolanması, bir yandan da işlenmesi için gerekli yeni teknolojilere ihtiyaç duyuyor.

2013 yılında yapılan hesaplamalara göre o dönemdeki internetin kapasitesi 5 milyon terabyte olarak belirlenmiş ve Google, bu bilginin sadece 200 terabayte’lık kısmını endeksleyebilmiş. Yani % 0.004 (yüz binde dört).

datadeluge-infographic

(http://www.industrytap.com/3950/datadeluge-infographic )

Dolayısıyla big brother‘ın işi de giderek zorlaşıyor. Her şeyden haberdar olabilmek için, daha fazla yatırım yapmak zorunda. Üstelik tek başına yatırım yeterli değil. Veri akışını da sağlamak lazım. Facebook ve google gibi sistemlerin asıl işlevi bu. İnsanlar genel, kişisel ve hatta mahrem bilgilerini bu sistemlere kendileri aktarıyor ve gönüllü olarak veri sağlama işlevini üstleniyorlar. İnternet, modern teknolojik toplumun sinir ağı sisteminin omurgasını oluşturuyor.

Ham veriyi elde etmek ve hatta onu depolamak yeterli değil. Onu işlemek ve yorumlamak ta gerekiyor. İşte bu, çok daha büyük bir sorun.

Bizim gibi pilot ülkelerde bu sorunu aşabilmek için yasaklar gündeme getirilmeye çalışılıyor. Erişim ağlarını daraltıp kısıtlayarak, kontrol edilebilir hale getirmeye çalışmak. Ama genel olarak bu sistemler o kadar yaygın hale geldi ki, dayatılan yasaklar, sistemin kendi işlevlerini de önemli ölçüde aksatıyor. O yüzden, uygulanabilir değil.

Sistemin izinsiz bilgi edinme ve gerektiğinde kısıtlama taleplerinin çözümü, bana kalırsa, ancak yapay zeka ile sağlanabilir.

Son bulgulara göre ortalama bir insan beyninde yaklaşık 100 milyar sinir hücresi ve her bir sinir hücresinin de binlerce bağlantı kurma kapasitesi var. Bunlardan yola çıkarak ortalama bir insan beyninin saklayabileceği bilgi miktarının bir kaç milyar petabyte düzeyinde olduğu söyleniyor. Bu da gösteriyor ki, uluslararası teknolojik kapasitemizin tümünün tek bir insan beyninin kapasitesiyle kıyaslanması bile hala zor. Buna rağmen, aradaki açık astronomik bir hızla kapanıyor. Nano-teknolojide olağanüstü gelişmeler var. Elektronik devrelerde elektron seviyelerine inildi. Bilgisayarlarımızın hala ikili taban teknolojisine göre çalışıyor olması en büyük kısıtlarımızdan biri. Yakın bir gelecekte bunun da aşılması olası. Yapay zekanın önü de asıl o zaman açılacak.

Ancak o noktaya gelindiği zaman yapay zeka mekanizmalarının insanlara gereksinimi olup olmadığını tartışmaya başlaması da bir başka kaçınılmaz gerçek. Asimov’un 3 robot yasası bu konuda ne kadar başarılı olur, bilemiyorum.

Açıkçası, insanoğlunun bir üst varlığa -büyük olasılıkla elektronik temelli / solid state- bir forma dönüşmesi de mümkün. Böyle bir gelişme, yeni bir uygarlığın insanoğlunun biyolojik zayıflıklarından kurtularak uzaya yayılabilmesinin de önünü açabilir.

Bu konularda fazla karamsar olmamak lazım. Bütün bunların kaçınılmaz olarak yaşanacağını bilmek zorundayız.

Bütün bu gelişmeler toplumsal genetiğin yapıtaşlarının, yani memlerin denetimindedir ve öyle olmaya devam edecek. Toplumsal evrimleşmenin kural ve koşullarını şimdiki beyin yapımızla kavrayabilmemiz bence mümkün değil. Bu konudaki yorumları ileride, bize kıyasla çok daha gelişmiş durumdaki yeni yaşam formları yapacaklar.

ahmet aksoy

Notlar:
kilo: 1000
mega: 1000 * kilo
giga: 1000 * mega
tera: 1000 * giga
peta: 1000 * tera
exa : 1000 * peta

Kaynaklar:
http://www.industrytap.com/knowledge-doubling-every-12-months-soon-to-be-every-12-hours/3950
http://epoq.wikia.com/wiki/Knowledge_doubling
http://www.glennbeck.com/2014/04/07/will-human-knowledge-soon-have-the-power-to-double-every-12-hours/

Jun 302013
 
6,098 views

Kaç Tane Paralel Evren Var?

Paralel Evrenler

Hoş ve ilginç bir konu bu!

Sonsuz olasılıklar söz konusu olduğunda her türlü sonlu yapının sonsuz sayıda tekrarlanması kaçınılmaz görünüyor. Bu nedenle, tıpatıp benzer evrenler olduğu gibi; birazcık farklı, çok farklı ve taban tabana zıt evrenler de olmak zorunda.

Tıpatıp benzer ve çok benzer evrenlerin birbirini etkiliyor olması da söz konusu. Diyapozonların rezonansa girmesi gibi tıpatıp benzer evrenlerin de birbiriyle rezonansa girmesi olasılık dahilinde.

Paralel evrenlerin rezonansa girmesi nasıl olur?

Maddeleşmeyi, üst üste çakışan çok benzer evrenler meydana getiriyor olabilir mi? Bir tür durağan dalga gibi…

Fiziksel evrenimiz de belki ışık gibi hem dalga hem de parçacık özellikleri gösteriyordur. Ama böyle bir şeyi saptamaya kalktığımızda, hatta bunu düşündüğümüzde olayın gizi ortadan kalkmayacak mı? Schrodinger’in kedisi bunu anlatmıyor mu?

Paralel evrenlerde sonsuz sayıda kopyalarımızın olması mümkün. Bu paralel evrenlerden bazıları uzayda bizimle hemen hemen aynı yeri paylaşıyor olabilir. Bizim kopyalarımızın da bizimle aynı fiziksel uzayı kullanıyor olmaları bile mümkün. Bu durumda bizim düşünce ve davranışlarımızın aynısı paralel evrenlerdeki diğer kopyalarımız tarafından birebir tekrarlanabilir. Bu demektir ki, aslında biz de başka “ben”lerin birer kopyasından başka bir şey değiliz.

Bu durumda, telepati denen kavramın da, paralel evrenler arasında gerçekleşme olasılığı oldukça fazla. Yani bize ait olduğunu zannettiğimiz düşünceler aslında diğer paralel evrenlerde bizden önce hayat bulmuş olabilir. Ve nereden çıktığını anlayamadığımız düşünsel parazitlerin de benzer şekilde oluşmaları mümkün.

Demek ki, kendimizi ne olmaya, neler yaşamaya hazırlıyorsak, onu olmamız ve onu yaşamamız büyük bir olasılık olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik bu durumu kavramamız bile şart değil. İster bilinçli olarak, ister istem dışı hangi koşulların devreye gireceğini kendi seçimlerimiz belirleyebilir. Üstelik bu seçimleri tamamiyle bir kabullenme haline getirebileceğimiz gibi, sürekli bir başkaldırıya dönüştürmemiz de mümkün.

Paralel evrenlerin varolma olasılığı, bize, hem düşleyebileceğimiz en mükemmel yaşamı; hem de aynı şekilde en dayanılmaz cehennemi yaratabilir. Çünkü tüm olasılıklar aynı anda ve içiçe de geçerli. Bu durumda yapabileceğimiz tek şey diğer olasılıkları hiç kurcalamaya kalkışmadan, yaşadığımız “an”ın getirdiği en yakın olanakları değerlendirmek olabilir mi? Yoksa bu da mı boş?

Çünkü şu anda bir başka evrende halen yazmakta olduğum yazıyı tıpatıp aynen yazan sonsuz sayıda ben olduğu gibi; tüm yazıda sadece tek bir işaret ya da tek bir sözcüğü farklı yazan sonsuz sayıda ben de var… Bu sonsuz sayıdaki benlerden hangisinin gerçek ben olduğunu belirlemeninse hiç bir yolu yok!

Tek çözüm şu görünüyor: Sonsuz sayıda olasılıklarla uğraşmayı bir tarafa bırakıp; sonlu sayıda ve farklılıkları algılanabilen ve paylaşmaya açık benliklerimizin bir bileşkesi olmayı kabullenmek.

Zaten fiziksel, kimyasal ve biyolojik olarak onca devingenliğine rağmen kendi varlığımızı “ben” diye tanımladığımızda da benzer bir yaklaşım sergiliyoruz. Her nefes alış verişimizde vücudumuzdaki milyarlarca atom ve molekül yer değiştiriyor. Bizler durağan varlıklar değiliz. Aksi olsaydı, zaten, yaşamıyor olurduk.

Bu yazıyı tıpatıp aynı yazmış olan sonsuz sayıdaki tıpatıp aynı paralel evrendeki tıpatıp aynı benlerle birlikte tıpatıp aynı anda tıpatıp aynı son noktayı koyuyor ve sonlu ve farklı evrenimize dönüyorum.

Tekrar görüşmek üzere…

Ahmet Aksoy