?> Aynadaki öküz - Özsaygısızlık sürecine ayak uydurmak arşivleri - Kişisel Gelişim
Jul 232014
 
1,284 views

Aynadaki öküz – Özsaygısızlık sürecine ayak uydurmak

Birinci Bölüm

Öküz

Arka sokakların karanlığına ayak uydurmak düşündüğümüz kadar zor olmayabilir. Her ne kadar ilkeli insanlar tarafından olabildiğince aydınlık, kendine ve diğerlerine saygılı bireyler olarak yetiştirilmiş olsak da; lanetlediğimiz karanlık zihinlerle aynı sudan içerek büyüdüğümüzü göz ardı etmemeliyiz. Sözde ufku geniş, ahlaklı bireyler bile olsak, içimizde kıvranan, dışarı püskürmek için derimizde çatlak arayan et kurtları olduğunu unutmamalıyız. Bu yazı yazara ve okuyuculara zaten bildikleri, ancak hayatta kalma içgüdülerinin bir uzantısı (özsaygı) olarak (muhtemelen) görmezden gelmeyi tercih ettikleri bu bariz gerçeği bir kez daha hatırlatmak amacıyla yazılmıştır.

Portakal rengi bir sonbahar sabahı düşünün. Pencerenizden dışarı bakıyorsunuz, karşınızda kızıla çalan yapraklarını her esintide biraz daha kaybeden bir çınar ağacının dalları arasından mavileri parça parça bulutlarla fışkıran bir gökyüzü manzarası buluyorsunuz. Tam da eskinin şairleri gibi demli bir bardak çay ve sigara eşliğinde cam kenarında oturup yağmuru bekleyecek bir hava! Bir yandan da sobanın üzerinde kavrulan kestanelerin o kendine has kokusu geliyor burnunuza. Bu tasvirlerin (detaylar değişmekte elbette ama) birbirinden olabildiğince farklı insanların gözlerine aynı hasretli buğuyu çaldığını bilseniz şaşarsınız. Sosyal, ekonomik statü, kültürel kast ayırmadan toplumun çok farklı kısımları, yüzyıllık bir tektipleşme sürecinin son yirmi yıldır heyelan gibi kuvvetlenerek üzerimize çökmesiyle ortak (masum) hayaller üretmekte. Bu hayalleri gerçekleştirmek için ise çok küçük bir kısım hareket etmekte. Kanımca bilinçaltı seviyesinde de olsa, bu tür düşleri gerçekleştirdiğimizde gözümüzde büyüttüğümüz seviyede bir hazza ulaşamayacağımızı hissediyoruz. Dolayısıyla bu düşünceleri hayal seviyesinde tutmak işimize geliyor.

Burada bir kaç satırlığına durup masumluk ölçeğimi hangi kıstaslarla çizdiğimi açıklamalıyım sanırım. Bana göre en basit haliyle masumiyet başkalarının da kendi kadar saf(dürüst vs.) olduğuna inanmak demek. Eh biz “kötü” sıfatları kendimize yakıştırmayız. “Yapmak zorunda kaldığımız” her kötü davranış için bir sebebimiz vardır. Böyle olunca masumiyet ülkemde ender bulunan bir özellik haline geliyor. Ve haliyle az bulunan her şey gibi çok değerli. Masum olarak nitelediğim kişiler soyu tükenmekte olan bir tür. Kişilerarası güvenin bizdeki kadar zayıf olduğu bir yerde doğal bir durum bu. Onyıllarca dilencilerin aslında ne kadar zengin olduğunu dinledik/izledik mesela. Bizimki kadar birbirine güvensiz pek fazla da ülke yoktur herhalde. Yabancılara(hem içerde hem de dışarda) duyduğumuz o derin kıskançlık ve nefret olmasa bizi bir arada tutmaya kimsenin gücü yetmez. Hala, ülkemin fırsat yaratabilen azınlığı sadece tatillerde kısa süreliğine dönmek üzere kaçmaya çalışıyor. Tabii nefret duymak için çok sebep var. Ben mesela kaldırım kenarında yalınayak oturan bacak kadar çocuğu görmezden geldiğim her sefer vicdan azabı hissediyorum. (Gerçi dünyaya nefes verdiğim onyıllarda giderek köreldi vicdanımın azap duyma yetisi.) Benim avantajım, hala vicdanımın sızlayabilmesinin sebebi, o çocuklara harcayacağım her kuruşun boğazımdan kesilmesi. Daha zengin biri olsaydım, görmezden gelmek için daha yaratıcı yollar üretmem gerekebilirdi. (Bu noktada okuyucuyu birkaç saniyeliğine durup neden sokak çocuklarına yardım etmedikleri(ya da daha fazla yardım etmedikleri) konusunda yapmakta oldukları savunmaları kendi kendilerine tekrar etmeye çağırıyorum. Bu savunmaları tarafsız olarak değerlendirmeleri, benim söyleyebileceğim her şeyden daha açıklayıcı olacaktır.)

(İkinci bölümle çok yakında yine karşınızda olacağız.)

M. Toygar Aksoy