?> teknoloji arşivleri - Kişisel Gelişim
Oct 012015
 
1,240 views

Mars’ta sıvı halde tuzlu su bulundu

(Aşağıdaki yazı 29 Eylül 2015 tarihinde http://vaybe.axtelsoft.com/ sitesinde yayınlanmıştır. Yazı bana aittir.)

Mars'ta sıvı halde tuzlu su bulundu

Image Credits: nasa.gov

28 Eylül 2015 tarihli açıklama ile NASA, komşu gezegenimiz Mars’ta kesintili su akışı tespit edildiğini doğruladı.

Sözkonusu (tuzlu) su akışının, ısının -23 derece santigradın üzerine çıktığı sıcak mevsimlerde bazı yamaçlarda koyu izler oluşturduğu, daha soğuk dönemlerde ise bu izlerin görünmez hale geldiği açıklandı.

Bildiğiniz gibi tuzlu suyun donma sıcaklığı (sıfır derecedeki)saf suyun donma sıcaklığından daha düşüktür. Bu nedenle -23 derecede görülen akışın tuzlu su olması öngörülüyor.

Mars gezegeninin kuzey yarıküresinde bundan 4.3 milyon yıl öncesine kadar büyük bir okyanusun bulunduğuna dair önemli bulgular var. (http://gurmezin.com/mars-had-an-ocean-4-3-million-years-ago/) Bu okyanus, şimdiki Kuzey Buz Denizi kadar bir büyüklüğe sahipti ve içerdiği su miktarı, Mars yüzeyinin tamamını 137 metre derinlikte bir su tabakasıyla kaplayacak büyüklükteydi. Bu suyun nereye gittiği konusunda farklı teoriler var. Ancak, Mars toprağının derinliklerinde donmuş vaziyette su bulunduğunu savunan geniş bir kesim bulunuyor. Nasa’nın son açıklamaları bu düşünceleri destekler nitelikte.

(Şimdi bir çöl gezegeni olan Mars’ın, yüzeyindeki suyu kaybetmiş olması, gelecekte Dünya’nın da benzer bir kaderi paylaşıp paylaşmayacağı sorusunu akla getiriyor.)

Mars gezegeninin aslında zengin bir su kaynağına sahip olması, bu gezegenin kolonileştirilmesi açısından büyük bir kolaylık sağlayacak gibi görünüyor. En azından Mars’ı keşfetmeye gidecek insanlar oraya çok fazla su taşımak zorunda kalmayacaklar. Sera tarımı için de su temin etmek oldukça kolaylaşacak demektir.

Bu son bulgular, Mars’a gönderilecek insanlı uzay programları için bir avantaj olabilir. Keşke insanlar silahlanma yarışını bir kenara bırakıp, bu tür projeleri daha fazla destekleyebilseler.

Ahmet Aksoy

Kaynaklar:

May 082015
 
1,434 views

İnsanoğlu Kendi Sonunu mu Hazırlıyor?

İnsan Kendi Sonunu mu Hazırlıyor?

Milyarlarca yıl süren doğal biyolojik evrim, son bir kaç bin yıl içinde insanoğlunun bilinçli müdahaleleri yüzünden hızlanmaya başladı. Toplayıcılıktan yerleşik tarıma geçiş aynı zamanda ürünlerin seçilimiyle onların evrimine insan eliyle müdahale uygulamasına dönüştü. Aynı seçilim uygulamaları hayvanlara da uygulandı. Örneğin bazı kurtlar insanın tercihlerine uygun olanların beslenip diğerlerinin öldürülmesiyle giderek insana bağımlı köpekler haline dönüştüler.

Doğal seçilimin insan eliyle yapay olarak gerçekleştirilme süresi toplam süre ile karşılaştırıldığında çok kısa. Tıpkı bir anlık patlama gibi…

İnsanın doğaya müdahale edişi hep benzer şekilde olmuş. Doğal kaynakları tüketilmesi de öyle. Önce kömür, sonra petrol… Bu fosil yakıtların tüketilmesi de tıpkı bir patlama gibi etki yaratıyor. Küresel ısınma ağırlıklı olarak bu davranışlara dayanıyor.

Son yıllarda DNA sistemlerine bir mühendislik yaklaşımıyla müdahale edilmesi, pervasızca atomaltı deneyler yapılması, nanoteknoloji, robotbilim ve yapay zeka çalışmaları bu olağanüstü hızın bile artık yetersiz kaldığını gösteriyor.

İnsanoğlu çılgınlar gibi yeni teknolojiler üretiyor ve hızla tüketiyor. Pek çok alandaki gelişmeler artık denetlenemez aşamaya gelmiştir.

Sonuçta bütün bunların, mantık sınırlarını zorlayan bir hız tutkusuna dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz. Aşırı hızlar, denetlenemez koşullar altında felaketlere dönüşme eğilimindedir.

İnsanoğlu, farkına bile varmaksızın kendi sonunu hazırlıyor olabilir.

Bütün bu olasılıkları sadece başlıklar halinde basit bir liste haline getirdim. Yorumlamayı kolayca yapacağınızdan eminim:

  • Biyolojik savaş / Biyomühendislik esri dünya çapında salgın
  • Nano-teknoloji
  • Robot bilim ve yapay zeka
  • Ekolojik felaketler
  • Nükleer savaş
  • Atomaltı deneyler
  • Küresel sistem çöküşü
  • Süper volkanlar
  • Meteor çarpması
  • Bilinmeyen olgular
  • Bu listedeki ilk yedi eleman insan kaynaklıdır. Sadece son üç kalem doğal nedenlere dayanır. Kısacası, insanın büyük ölçüde kendi sonunu hazırlamakta olduğunu söylemek hiç te şaşırtıcı olmayacaktır.

    ahmet aksoy

  • http://theconversation.com/the-five-biggest-threats-to-human-existence-27053
  • http://globalchallenges.org/wp-content/uploads/12-Risks-with-infinite-impact-full-report-1.pdf
  • http://motherboard.vice.com/read/super-intelligent-ai-could-wipe-out-humanity-if-were-not-ready-for-it
  • http://www.alternet.org/10-biggest-threats-human-existence
  • http://www.commondreams.org/news/2015/02/15/how-world-ends-twelve-risks-threaten-human-existence
  • Feb 222015
     
    1,879 views

    Rus Bilimadamları Sabit Disklerdeki Amerikan Casusluk Programını Ortaya Çıkardı

    Rus Bilimadamları Amerikan Casusluk Programını Ortaya Çıkardı

    16 Şubat’ta yayınlanan bir Reuters haberine göre Rus bilim adamları Western Digital, Seagate, Toshiba ve bir çok tanınmış marka tarafından üretilen sabit disklerin derinliklerine, US NSA (National Security Agency) tarafından gizli izleme programları yerleştirilmiş olduğunu ortaya çıkardı. Bu durumda dünya üzerindeki bilgisayarların pek çoğunun uzaktan izlenebildiği konu uzmanları tarafından ifade ediliyor.

    İyi gizlenmiş ve çok eskilere kadar uzanan bu durum, Moskova temelli bir güvenlik programı geliştiricisi olan Kaspersky Lab tarafından keşfedildi.

    Kaspersky’nin açıklamalarına göre, 30 ülkedeki bilgisayarlarda en az bir casusluk programı yüklü durumda. Enfeksiyonlar en çok İran’da, daha sonra da sırasıyla Rusya, Pakistan, Afganistan, Çin, Mali, Suriye, Yemen ve Cezayir’de tespit edilmiş. Hedeflerin arasında hükümet, askeri kuruluşlar, elektronik haberleşme firmaları, bankalar, enerji şirketleri, nükleer araştırma kuruluşları, medya ve İslam aktivistleri bulunuyor.

    [Haberin devamı için tıklayın]

    Nov 132014
     
    1,078 views

    (Aşağıdaki yazı Radikal blog’da 13 Kasım 2014 tarihinde yayınlanmıştır: http://blog.radikal.com.tr/bilim-teknoloji/bir-kuyruklu-yildizin-dusundurdukleri-79066 )

    Bir Kuyruklu Yıldızın Düşündürdükleri

    Dün, ESA (European Space Agency) tarafından 10 yıl önce uzaya gönderilen Rosetta uzay aracının 67P/Churyumov-Gerasimenko kod adlı kuyruklu yıldız ile buluşup Philae sonda aracını onun üzerine indirme törenleri vardı. Edindiğimiz bilgilere göre planlanan işlemler, birkaç arıza dışında başarıyla gerçekleştirildi. Araç fotoğraf göndermeye de başladı. Manşetteki fotoğraf, Philae’nin gönderdiği ilk fotoğraftır. (Foto alıntı: earthsky.org)

     

    Bir kuyruklu yıldızın düşündürdükleri

    Foto: earthsky.org Philae tarafından gönderilen ilk görüntü

    Rosetta, 10 yıl boyunca dünya ile arasında 510 milyon kilometrelik bir mesafe yaratacak kadar yol katetmişti. Büyük olasılıkla kendi yörüngesi düz bir hat üzerinde bulunmadığı için asıl yolun uzunluğu çok daha fazla olabilir.

    Dünkü konumundayken Rosetta ve sonda aracı Philae’nin gönderdiği sinyallerin dünyaya erişebilmesi için 28 dakika gerekiyordu. Olayı gözümüzde biraz canlandırabilmek için, güneşten çıkan ışınların dünyaya varışının 8 dakika sürdüğünü hatırlayalım.
    Teknolojik olarak büyük bir başarı elde edildi! İçtenlikle bu işe emek verenleri ve onları destekleyenleri kutluyorum.

    Ancak bu olay bana başka konuları çağrıştırıyor: Örneğin Güney Amerika’nın keşfi.
    Americo Vespuci ve Christophe Colomb gibi kaşifler bu yeni dünyayı keşfetmekle kalmayıp oraları acımasızca, açgözlülükle yağmaladılar ve oralardaki -farklı- medeniyetlerin çöküşüne, mahvolmasına neden oldular.

    Şimdi de bazı güç odakları dünya üzerindeki zenginlikleri tek taraflı yağmalamakla yetinmeyip, gözlerini uzak gezegenlere, uydulara, yıldızlara dikmiş durumda. Yapılan çalışmaların amacının “insanoğlunun merakını gidermesi, bilgi dağarcığını büyütmesi” şeklinde tanımlamak bana fazla iyimser geliyor. Asıl dürtünün askeri ve ticari olduğunu düşünüyorum.

    Bu konu da, arkelolojik çalışma yapan uzmanların buluntulara yeni doğmuş bir bebeğe gösterilen hassas ve şefkatli özeni gösterirken, politikacıların aynı buluntuların üzerinde hoyratça topuklu ayakkabılarla gezinmesinden farklı bir arsızlık değil. Bilim insanlarının büyük olasılıkla yürüttükleri uzay çalışmalarında arkeologların hassasiyetine sahip olduklarına inanıyorum. Ama onlara kaynak sağlayanlar hakkında ne yazık ki aynı düşünceleri besleyemiyorum. Bu konuda yanılıyor olmayı ne kadar büyük bir içtenlikle arzuluyorum bilseniz!…

    Ayın keşfi şimdilik yeterince ticari ve askeri fayda sağlamış görünmüyor. Buna rağmen ayın yüzeyi çoktan parsellendi bile.

    Şu anda asıl ağız sulandıran hedef: Mars!

    Marsa insanlı uzay aracı gönderme ve Mars yüzeyinde koloniler oluşturma projeleri halen devam ediyor. Sadece bu kadar da değil! Mars şartlarına uygun bir bitki örtüsü oluşturup, dünyadakine benzer atmosferik koşullar yaratmayı planlayan çok daha büyük projeler de var.

    İşte bu tür projeler, elinde tuttuğu güçle evreni metalaştırıp kendi malı haline dönüştürmeye çalışan bir anlayışın yansımaları.

    Dileğim o ki, insanlık, evrenin efendisi değil, onun içindeki minicik bir nokta olduğunu bir an önce kavrar ve ona göre davranmayı öğrenir.

    ahmet aksoy

     

    Jun 252014
     
    1,073 views

    Robotlar ve Yapay Zeka İnsanlığın Sonunu mu Getirecek?

    Teknolojik gelişim ve rekabet koşulları, maliyeti düşürüp, karlılığı yukarı çeken otomatik üretim sistemlerini hızla yaygınlaştırıyor. Otomotiv ve tekstil sektörlerinin başı çektiği otomasyon giderek diğer alanlara da yayılıyor. Gıda üretimi de bunlardan biri.

    Resim: news.filehippo.com

    Resim: news.filehippo.com

    Hayvan gücünden yararlanma, çok özel durumlar dışında, artık yok. At, eşek, katır gibi hayvanların kas gücüne ihtiyaç kalmadı. Öküzler ve mandalar için de aynı durum sözkonusu. Artık bu hayvanlar, ancak et veya sütleri işe yarıyorsa yaşam hakkına sahipler. Aksi halde, soyları tükenip gidiyor. Çünkü onların kas gücünü çok daha ekonomik olarak üstlenen traktörlerimiz, taşıyıcılarımız, bir sürü araç-gerecimiz var.

    İnsan Gücüne Gereksinimin Azalması

    Artık insan gücüne de daha az gereksinim duyuluyor. Aynı miktardaki üretimi yapmak için gereken insan gücü hızla azalıyor. Kas gücü ihtiyacı çok daha hızla azalmakta. Ama bilgi ve muhakeme yeteneği hala işe yarıyor.

    Kapitalist sistem, nesnel meta üretimi hızla artar ve üretim maliyetleri düşerken, bilginin metalaştırılmasına ağırlık verdi. Bilgiyi edinmek de, edinilen bilgiyi kullanabilmek de artık neredeyse tamamen ticaret konusu. Bedelini ödeyemiyorsan -sağlıklı- eğitim göremiyorsun. Kaliteli bilgi -eğitim- sahibi değilsen, iş bulamıyorsun. Bu yüzden diplomalı -gizli- işsizlerin sayısı çığ gibi büyüyor.

    Bilginin Meta Haline Dönüştürülmesi

    Günümüzde, bilginin kendisinden çok, ambalajlanması daha ön planda. Çok satanlar listesini ona yatırım yapanlar belirliyor. Neyi öğrenmen, neden hoşlanman, neyi tüketmen gerektiğine birileri karar veriyor ve bir tüketici olarak sen de onlara uyuyorsun.

    Bütün bu gelişmelerin iyi veya kötüyle, ahlak veya ahlak yoksunluğuyla hiç bir ilgisi olmadığını peşinen söylemek isterim. Bütün bu yaşananlar, doğal gelişimin sonuçlarıdır.

    Ancak burada benim asıl ilgimi çeken konu, insanlığın geleceği.

    Yapay Zeka İle Bilgi Üretiminin Ucuzlaması

    Kas gücüne gereksinimin azalması gibi, beyin gücüne gereksinimin azalacağı günler de pek uzak değil. Bunu sağlayacak olan da “Yapay Zeka”.

    Yapay zeka çalışmaları ve elde edilen gelişmeler, tırmanan teknolojik gelişmeye paralel bir değişim içerisinde. Öğrenen ve kendi kendilerini üreten makinalar konusundaki gelişmeler olağanüstü. Üç boyutlu yazıcıların gelişimi bu süreci de hızlandıracak gibi görünüyor.

    Üretim aşamasındaki insan gücünün azalması, ürün maliyetlerindeki “ücret” payının azalması ve zaman içinde sıfırlanması sonucunu doğurur.

    Bilgi teknolojisi halen küçük değişikliklerle akıllı cep telefonları, tabletler, dizüstü bilgisayarlar vb şeklinde pazara sunuluyor. Pazar geniş, alıcı çok.

    Ancak, robot destekli üretimin artması ve ürünlerin ucuzlaması, bu ürünlerin giderek daha fazla sayılarda pazarlanmasını şart koşuyor. Aksi halde toplam kazancın düşmesi sözkonusu olacak.

    Ucuzlayan ve Hacmi Artan Ticari Mallar Kime Satılacak?

    İşte burada temel bir çelişki gelişmeye başlıyor.

    Teknoloji, hem kas, hem de beyin gücüne giderek daha az ihtiyaç duyar hale geliyor. Bu ise, hizmet sektörü dışında iş bulup çalışabilen insanların sayısında azalmaya neden olacaktır. Daha ilerideki aşamalarda üretici sistemin tamamı robot teknolojileriyle karşılanır hale geldiğinde, sadece yöneticiler ve onlara hizmet edenler kalacaktır. Yöneticilerin, daha da zenginleşebilmek için sömürebilecekleri emekçi sınıf ortadan kalkacağı için, geriye kalan tek şey doğal kaynakların sömürülmesidir. Bundan sonrası ise tam bir kısır döngüdür. Üretim araçlarının ve doğal kaynakların sahibi olan yöneticiler sınıfı, zenginliklerinin bir kısmını hizmet sınıfına dağıtacak ve dağıttıklarını da onlara pazarladıkları ürünlerin bedeli olarak gerisin geri toplayacaklardır.

    Doğal kaynakların bölüşümü, yine en önemli sorundur. Dünya üzerinde tek bir yönetici grup kalana kadar doğal kaynaklar için savaşlar kaçınılmaz olacaktır. Savaşların teknolojik oyunlar aracılığıyla bir güç gösterisi haline dönüşmesi güçlü bir olasılıktır. Bütün bu gelişmeler, yönetici sınıfın zenginleşme arzusunu dizginleyemediği koşullarda doğal kaynakların sorumsuzca tüketilmesine yol açacaktır.

    Bu koşullarda, yönetenler açısından “işe yaramaz bir fazlalık” haline gelen insan nüfusunun ya direkt metodlarla azaltılması; ya da doğal ortamda teknolojik imkanlardan yararlanmaksızın kendi hallerine bırakılması sözkonusu olabilir. Doğal kaynakları korumak gerekçesiyle nüfus kontrolü mutlaka devrede olacaktır. Kısırlaştırma yöntemi yaygın olarak kullanılabilir.

    Hizmet sınıfı tarafından gerçekleştirilebilecek başkaldırıların başarılı olması durumundan bile sadece aktörler değişmiş olacak, sistem yapısal varlığını koruyacaktır.

    Kaçınılmaz Sonuç

    Yönetici sınıfa sunulan hizmetlerin de zaman içinde gelişmiş robotlar tarafından karşılanmaya başlaması güçlü bir olasılıktır. Bu aşamada, yönetilenleri olmayan çok dar bir yönetici sınıf, hizmet robotları ve üretim robotları kalacaktır. Ancak bu da, daha fazla gelişme ve zenginleşme dürtüsünün anlamsızlaşması sonucunu doğurabilir. Her istediğini kolayca elde edebilmenin sonucu ise tembelleşmek ve yaşame arzusunun zayıflamasıdır.

    İşte bu aşamada, gelişmiş yapay zekanın “yönetici?” insanlara ihtiyaç duymaksızın tamamen robotlardan oluşan bir topluluğa dönüşmesi mümkündür. Bu gerçekleştiğinde, beslenme zincirine bağlı zorunlu gereksinimler ortadan kalkacağı için dünya dışı arayışların çok daha yaygın ve etkin bir düzeye ulaşması sözkonusudur. Biyolojik kısıtlamalar olmaksızın, gereksinime göre dizayn edilecek yapay zeka sahibi özel robotlar dünya, güneş sistemi ve galaksi dışına yayılmayı çok daha kolay hale getirebilir.

    İnsanlık, bildiğimiz şekliyle çok uzak olmayan bir gelecekte tamamiyle ortadan kalkabilir ama, insanoğlu kendi kendisini fiziksel olarak tamamiyle yok etmezse, teknolojik gelişme ve yapay türlerin bilinçli evrimleşmesi devam edecektir.

    İnsanlık için böyle bir olasılık sözkonusuysa, başka evrenlerdeki başka yaşam formlarının da benzer aşamalardan geçmiş olması hiç de küçük bir olasılık gibi görünmüyor.

    ahmet aksoy

    Kaynaklar:

    Jun 112014
     
    1,285 views

    Nerede Bu Uzaylılar Fermi Paradoksu

    YAĞMUR – haiku 113
    dolanır yağmur
    serçe adımlarıyla
    kaldırımlarda

    İtalyan fizikçi Fermi‘nin betimlediği bu kavrama göre ortalama bir roket teknolojisi geliştirebilen zeki varlıkların galaksilerin yaşı dikkate alındığında tüm galaksileri şimdiye kadar çoktan kolonize etmiş olmaları gerekirdi. Peki ama o halde bu yaratıkları biz niye göremiyoruz?

    uzaylılarDünya üzerinde insan ırkının ortaya çıkıp gezegenlerarası seyahat yapabilecek bir teknoloji geliştirmeleri 4 milyar yıllık bir süre sonunda gerçekleşti. Büyük patlamadan bu yana geçen zaman ise neredeyse 14 milyar yıl.

    Çevremizde dünya-dışı zeki yaratıkları niçin göremediğimize ilişkin olasılıkları rasgele sıralayalım:

    1- Evrende dünyadan başka biyolojik canlıların yaşayabileceği başka bir gezegen yoktur.
    2- Canlılık, ancak bugünkü dünya koşullarına sahip gezegenlerde gelişebilir.
    3- Dünyada insanların ortaya çıkması, tesadüfen, 4 milyar yıl gibi çok kısa bir sürede gerçekleşmiştir. Aslında gereken ortalama zaman çok daha uzundur.
    4- Zeki varlıklar, evrene yayılmanın aslında doğru olmadığını düşünmüş ve buna kalkışmamışlardır.
    5- Canlılık kavramı, bizim düşünebildiğimizden çok farklı biçimlerde olabilir. Aslında çevremizde bir sürü uzaylı zeki varlık bulunduğu halde biz onları algılayamıyoruz.
    6- Çevremizdeki zeki varlıklar, bizi etkilememek amacıyla kendilerini kesin bir şekilde gizlemektedirler.
    7- Dünya dışı zeki varlıklar aslında içimizdedir. Bizden farklı bir görüntüye sahip değillerdir.
    8- Yıldızlararası yolculuklar için sadece yeterli hıza ulaşmak yeterli değildir. Diğer koşulların sağlanması için gereken süre çok daha fazladır.
    9- Yıldızlararası yolculuk yapabilecek düzeye gelen zeki varlıklar, ulaştıkları teknolojiyi kullanarak kendilerini yok etmektedir.
    10 – Yıldızlararası yolculuk yapabilecek düzeye gelen zeki varlıklar, teknolojiyi daha fazla geliştirmekten vazgeçmenin en doğru yaklaşım olduğunu farkedip uygulamaktadırlar.
    11- Yıldızlararası yolculuk yapma isteği, taşıdığı risklerle karşılaştırıldığında göze alınamayacak kadar zayıf kalmaktadır.
    12- Yıldızlararası yolculuklara kalkışabilecek ve bunu başarabilecek kadar dayanıklı canlılar yoktur.
    13 – Evrenin yaşı, yıldızlararası yolculuklara kalkışabilecek ve bunu başarabilecek kadar dayanıklı canlıların evrimleşebilmesi için yeterli bir süre değildir.
    14- Evrenin, galaksilerin ve dünyanın yaşı ile ilgili teorilerin hepsi yanlıştır. Dolayısıyla dünyadan başka yerlerde de zeki canlıların ortaya çıkabilme ve galaksiler arası yolculuklar yapabilmeleri için yeterli zaman geçmemiştir.
    15- Bizler aslında kendini canlı zanneden sanal varlıklarız. Birileri bizimle istedikleri gibi oynuyor. Belkide şimdi merakımızın iyice artmasını bekliyorlar.
    16- Uzay yolculuklarına ilk çıkan ve daha zeki olan canlılar, sonrakilerin denemelerini sabote etmekte ve aşırı kolonizasyonu engellemektedirler.
    17- Aslında yaşam koşullarının oluşması için gereken zaman 4 milyar yıl değil, 14 milyar yıldır. Çünkü bildiğimiz yaşam için gereken tüm atomların oluşumu için bu sürenin tamamı gerekli olmuştur. Dolayısıyla bütün zeki varlıklar ancak bu aralar yola çıkacaklardır.
    18 – Yola çıkan zeki varlıklar yeni yerleşim yerleri bulamadan yok olmuşlardır.
    19 – Bizim için “değerli” olan dünya koşulları, hatta samanyolu galaksisi, diğer dünya dışı canlıların dikkatini çekecek hiç bir özelliğe sahip değildir.
    20 – Fermi’nin varsayımları yanlıştır. Yaşamın var olabileceği koşullar çok enderdir. Böyle bir gezegenden bir başkasına gidebilmek pratik olarak mümkün değildir. Bu yüzden herkes kendi evinde oturup, yıldızlara bakarak iç geçiriyor.

    Fermi’den 10 yıl sonra, 1961 yılında radyo astronomu Frank Drake, evrendeki yaşam olasılığını hesaplayan formülünü geliştirdi. Formül şu şekildeydi:

    N = R* . fp . ne . fl . fi . fc . L

    R* : 1/yıl (bir yılda oluşan yıldız sayısı)
    fp: 0.2 – 0.5 (Bir yıldızın gezegen sahibi olma olasılığı)
    ne: 1-5 (gezegeni olan yıldızlardaki yaşam olasılığı içeren gezegen sayısı)
    fl: 1 (bunlardan %100 yaşam geliştirecek gezegen sayısı)
    fi: 1 (bu gezegenlerden zeki yaşam geliştireceklerin sayısı)
    fc: 0.1 – 0.2 (haberleşme kapasitesine sahip olanların olasılığı)
    L: 1000 – 100,000,000 yıl (bu toplulukların olası yaşam süresi)

    Belirsizlikleri de dikkate alan, Drake Samanyolu Galaksisinde 1000 ila 100 milyon civarında akıllı yaşam olabileceğini öngördü.

    Parametrelerin karamsar değerleri kullanıldığında
    N=8*10-20 (pratik olarak 0)
    sonucu elde edilirken, iyimser değerler kullanıldığında
    N= 36.4 milyon
    gibi oldukça büyük bir rakama ulaşılıyor.

    2003 yılında Michael Crichton, Drake formülünün kullandığı parametrelerdeki büyük belirsizlikler nedeniyle elde edilen sonuçların hiç bir şey ifade etmediğini öne sürdü.

    Kısacası, Fermi paradoksu hala varlığını sürdürüyor. Bu belirsizliğe karşın SETI projesinin, dünya dışından gelen elektromanyetik ışınımların yakalanması için sürdürdüğü çalışmalarını aksatmaya hiç niyeti görünmüyor.

    ahmet aksoy

    http://en.wikipedia.org/wiki/Fermi_paradox
    http://en.wikipedia.org/wiki/Drake_equation
    http://www.seti.org/

    Jun 092014
     
    1,050 views

    Yapay Zeka ve Evrimdeki Yeri

    İlk kez Buckminster Fuller tarafından vurgulanan “Bilginin İkiye Katlanma Eğrisi” (Knowledge Doubling Curve) verilerine göre 1900 yılına kadar insanlık tarafından toplanmış ve geliştirilmiş olan bilgi miktarının iki katına çıkması için bir asırlık bir zamana ihtiyaç duyuluyordu. İkinci Dünya Savaşının sonu itibariyle bu süre 25 yıla düştü. Günümüzde ise bu tür genellemeler yapmak giderek zorlaşıyor. Çünkü değişik alanlardaki bilgi değişim oranları arasında önemli farklılıklar görülüyor. Örneğin nano-teknoloji için bu süre iki yılı bulurken, klinik çalışmalarda gereken süre sadece 18 ay. Bunların da ortalamasını alırsak insanlık bilgi birikiminin ikiye katlanması için toplam 13 aylık bir süre yeterli görünüyor. IBM’e göre bütün bu bilgi artışı internet ağı üzerinden gerçekleştiğinde, ikiye katlanma süresi 12 saate kadar düşmüş olacak.

    Bilgi miktarının bu denli hızlanarak devam etmesi, sözkonusu bilginin bir yandan depolanması, bir yandan da işlenmesi için gerekli yeni teknolojilere ihtiyaç duyuyor.

    2013 yılında yapılan hesaplamalara göre o dönemdeki internetin kapasitesi 5 milyon terabyte olarak belirlenmiş ve Google, bu bilginin sadece 200 terabayte’lık kısmını endeksleyebilmiş. Yani % 0.004 (yüz binde dört).

    datadeluge-infographic

    (http://www.industrytap.com/3950/datadeluge-infographic )

    Dolayısıyla big brother‘ın işi de giderek zorlaşıyor. Her şeyden haberdar olabilmek için, daha fazla yatırım yapmak zorunda. Üstelik tek başına yatırım yeterli değil. Veri akışını da sağlamak lazım. Facebook ve google gibi sistemlerin asıl işlevi bu. İnsanlar genel, kişisel ve hatta mahrem bilgilerini bu sistemlere kendileri aktarıyor ve gönüllü olarak veri sağlama işlevini üstleniyorlar. İnternet, modern teknolojik toplumun sinir ağı sisteminin omurgasını oluşturuyor.

    Ham veriyi elde etmek ve hatta onu depolamak yeterli değil. Onu işlemek ve yorumlamak ta gerekiyor. İşte bu, çok daha büyük bir sorun.

    Bizim gibi pilot ülkelerde bu sorunu aşabilmek için yasaklar gündeme getirilmeye çalışılıyor. Erişim ağlarını daraltıp kısıtlayarak, kontrol edilebilir hale getirmeye çalışmak. Ama genel olarak bu sistemler o kadar yaygın hale geldi ki, dayatılan yasaklar, sistemin kendi işlevlerini de önemli ölçüde aksatıyor. O yüzden, uygulanabilir değil.

    Sistemin izinsiz bilgi edinme ve gerektiğinde kısıtlama taleplerinin çözümü, bana kalırsa, ancak yapay zeka ile sağlanabilir.

    Son bulgulara göre ortalama bir insan beyninde yaklaşık 100 milyar sinir hücresi ve her bir sinir hücresinin de binlerce bağlantı kurma kapasitesi var. Bunlardan yola çıkarak ortalama bir insan beyninin saklayabileceği bilgi miktarının bir kaç milyar petabyte düzeyinde olduğu söyleniyor. Bu da gösteriyor ki, uluslararası teknolojik kapasitemizin tümünün tek bir insan beyninin kapasitesiyle kıyaslanması bile hala zor. Buna rağmen, aradaki açık astronomik bir hızla kapanıyor. Nano-teknolojide olağanüstü gelişmeler var. Elektronik devrelerde elektron seviyelerine inildi. Bilgisayarlarımızın hala ikili taban teknolojisine göre çalışıyor olması en büyük kısıtlarımızdan biri. Yakın bir gelecekte bunun da aşılması olası. Yapay zekanın önü de asıl o zaman açılacak.

    Ancak o noktaya gelindiği zaman yapay zeka mekanizmalarının insanlara gereksinimi olup olmadığını tartışmaya başlaması da bir başka kaçınılmaz gerçek. Asimov’un 3 robot yasası bu konuda ne kadar başarılı olur, bilemiyorum.

    Açıkçası, insanoğlunun bir üst varlığa -büyük olasılıkla elektronik temelli / solid state- bir forma dönüşmesi de mümkün. Böyle bir gelişme, yeni bir uygarlığın insanoğlunun biyolojik zayıflıklarından kurtularak uzaya yayılabilmesinin de önünü açabilir.

    Bu konularda fazla karamsar olmamak lazım. Bütün bunların kaçınılmaz olarak yaşanacağını bilmek zorundayız.

    Bütün bu gelişmeler toplumsal genetiğin yapıtaşlarının, yani memlerin denetimindedir ve öyle olmaya devam edecek. Toplumsal evrimleşmenin kural ve koşullarını şimdiki beyin yapımızla kavrayabilmemiz bence mümkün değil. Bu konudaki yorumları ileride, bize kıyasla çok daha gelişmiş durumdaki yeni yaşam formları yapacaklar.

    ahmet aksoy

    Notlar:
    kilo: 1000
    mega: 1000 * kilo
    giga: 1000 * mega
    tera: 1000 * giga
    peta: 1000 * tera
    exa : 1000 * peta

    Kaynaklar:
    http://www.industrytap.com/knowledge-doubling-every-12-months-soon-to-be-every-12-hours/3950
    http://epoq.wikia.com/wiki/Knowledge_doubling
    http://www.glennbeck.com/2014/04/07/will-human-knowledge-soon-have-the-power-to-double-every-12-hours/

    Jan 102014
     
    1,770 views

    Yüz Okuma Bilim midir, Yoksa Safsata mıdır?

    Bazıları, nedenini bile sorgulamadan, “yüz okuma” gibi yöntemlerin birer safsata olduğunu düşünür. Çünkü onlara göre “yüz okuma” gibi yöntemler, sadece falcılar veya üfürükçüler tarafından insanları eğlendirmek veya kandırmak için kullanılan uydurmalardır. Onlara göre, bir insanın gerçek duygularını yüzüne bakarak anlamak mümkün olmaz.

    facial_recognitionOysa yüz okuma, bilimsel yöntemlerle birlikte günlük yaşamımızın içine girmeye başladı bile. Henüz yeterince etkin ve yaygın olarak kullanılmasalar da insan yüzlerini tanıyabilen ve yüz ifadelerini yorumlayarak değerlendirme yapabilen bilgisayar programları hızlı bir gelişim içinde.

    İlk aşamada bu tür programların kriminal olaylarla bağlantılı bir gelişim sergilemesi olağan. Örneğin hareketli otoların plakalarının uzaktan okunabilmesi gibi, bir objektife takılan yüzün kimliği ve hangi ruh yapısında olduğunu çözümlemek, bazı risklerin ortaya çıkmadan çözülmesini sağlayabilir. Bu nedenle, insan yüzlerindeki mikro ifadelerin ve bunların birbiriyle ilişkilerinin hangi ruh haline karşılık geldiği bilgisi istatistiksel olarak saptanmış durumda. Artık yalan makineleri pek fazla kullanılmıyor. Çünkü bir insanın sorgulama sırasında heyecanlanmasının, söylediklerinin mutlaka yalan olmasını gerektirmediği acı tecrübeler sonunda anlaşılmış durumda. Artık daha bilimsel ve güvenilir yöntemler tercih ediliyor.

    Yüz okuma, toplumsal ve kişisel güvenlik açısından önemlidir.

    Örneğin, uçak yolcularının kimliklerinin yanısıra, yüz ifadeleri ve beden dilleri okunarak bunlar arasında tutarsızlıklar olup olmadığının belirlenmesi, uçak korsanlığı girişimlerini peşinen engelleyebilir. Benzer bir programın oto sürücülerinin yüz hareketlerini ve tepki sürelerini değerlendirerek sürüşü sağlıklı bir şekilde sürdürüp sürdüremeyeceklerini saptaması, trafik kazalarının azaltılmasını sağlamada etkili olabilir.

    Canlı bombaların ve intihar saldırılarının tesbiti açısından da yüz okuma etkin bir araç olabilir.

    Bilgisayarların bu tür konularda karar verici konuma gelmesi biraz George Orwell’in 1984 romanındaki karabasana uygun görünüyor olsa da, toplumsal güvenlik açısından çok yararlı bir işleve sahip olabileceğini yadsımak pek mümkün değil.

    Yapay zeka programları henüz her alanda yeterli etkinliğe ulaşamadılar. Çünkü hesaplamaları gereken o kadar fazla değişken var ki, günümüz teknolojosi ile bunları uygun şekilde ve kısa bir sürede çözümlemek kolay olmuyor. Bu nedenle, şimdilik, klasik programlama yöntemlerine uygun tiplemeler yapılmasından başka bir çare yok.

    İşte bu amaçla belli yüz ifadeleri net olarak tanımlanmış zorunda. Bu tanımlamalara uygun binlerce mikro ifadeyle oluşturulmuş çeşitli veritabanları var. Basit bir kaç örnek:

    Üzüntü: Üst göz kapaklarının aşağı sarkması, gözlerde odaklanma kaybı, dudak uçlarının hafifçe aşağı eğilmesi.
    SFp5dmMybDBGc3cx_o_you-cant-lie-to-me-certification-training

    Kızgınlık: Kaşların aşağı inmesi ve birbirine yaklaşması, gözlerde parlama, dudakların birbirine doğru bastırılması.
    lie-to-me (1)

    Korku: Kaşların yukarı kalkması ve birbirine yaklaşması, üst göz kapaklarının yukarı kalkması, alt göz kapağının gerginleşmesi, dudak uçlarının hafifçe kulaklara doğru çekilmesi.
    lie-to-me-fear

    Tiksinme:  Burunda kırışma, üst dudağın yukarı doğru çekilmesi
    lie-to-me-disgust

    Küçümseme:  Dudağın bir ucunun hafifçe kasılarak yukarı kalkması
    lie-to-me contempt

    Henüz bebekken doğal olarak bildiğimiz ve zaman içinde bize unutturulan yüz okumayı yeniden öğrenmeye çalışmamız ne ilginç değil mi?

    Oysa karşımızdakileri doğru bir şekilde anlamanın ve kendimizi anlaşılır şekilde ifade edebilmenin en sağlıklı araçları bunlar. Eğer yüz okuma ve beden dilini bilmiyor veya kullanmaya gerek duymuyorsak, karşımızdakilerin vermek istediği mesajı değil, kendi zihnimizin sözcüklere yüklediği anlamlardan türettiği kendi mesajımızı geçerli saymak zorunda kalırız.

    Birbirimizi yanlış anlamamızdaki en önemli etmenlerden biri bu.

    Kısacası, biriyle konuşurken sadece onu işitmekle yetinmeyin; hem dinleyin, hem de görün! Asıl mesaja o zaman ulaşırsınız.

    Lütfen yazılarımızı paylaşın ve bizi izlemeye devam edin.

    Ahmet Aksoy

    http://www.blurtit.com/q5290719.html
    http://www.askastrologer.com/Physiognomy.html
    http://www.facedetection.com/
    http://electronics.howstuffworks.com/gadgets/high-tech-gadgets/facial-recognition.htm
    http://blog.ted.com/2013/10/17/the-future-of-facial-recognition-7-fascinating-facts/

     

    Jan 312013
     
    1,458 views

    Cheshire-cat

    Kuantum fiziği ile ilgili en somut bilgim, temelinde belirsizlik yasasının bulunmasıdır. Özellikle atomaltı partiküller sözkonusu olduğunda, belirsizlik yasası çok net bir şekilde işliyor.

    Sanıyorum bu yasayı ben biraz farklı şekilde yorumluyorum.

    Örneğin bir elektronun yerini saptamak için kullandığın araç, ölçüm işlemi sırasında o elektonun konumunu değiştirmesine neden oluyorsa, elde edeceğin bilgi net bir koordinat yerine, bir olasılık bulutuna dönüşür. Ama, ölçüm için kullanılan partiküller hedefteki elektron ile etkileşime girmiyor, ya da ihmal edilebilir veya hesaplanabilir etkiler yaratıyorsa, bu belirsizlik ortadan kalkacaktır.

    Birkaç gün önce, şimdi tam anımsayamadığım bir nedenle, “Schroedinger’in kedisi” gündeme geldi. Bu terimi daha önceden biliyordum ama, ilgili olduğu konu hakkında hiç bir fikrim yoktu. İnternette yaptığım küçük araştırma sonunda, bu kedinin sanal olduğunu ve kuantum fiziği ile ilgili çok önemli bir sanal deneyde figüran olarak kullanıldığını öğrendim.

    Sanal deney şöyle: Kapalı bir kutu var. Bu kutunun içinde bir kedi ve kutunun açılması halinde %50 olasılıkla tetiklenecek ölümcül bir düzenek bulunuyor. Bazı açıklamalarda bu düzenek zehirli bir gaz içeriyor, bazılarında ise bir tabancaya bağlı. Sorgulanan durum ise kutunun açılmaması şartıyla, içindeki kedinin ölü veya diri olduğunu bilmenin mümkün olup olmadığı. Kutuyu açarsanız öldürücü düzenek %50 oranla devreye girebilir veya girmeyebilir ve sonuç olarak siz deneyin sonucuna müdahale etmiş olursunuz.

    Bu sanal deney, belirsizlik kuralını örneklemesi açısından, benim aklıma tam yatmıyor. Oysa Alis Harikalar Diyarında kitabında Lewis Carroll tarafından betimlenen Chesire kedisinin, kendi görüntüsünün kaybolup, sırıtmasının görülebilmesi, kuantum fiziğine çok daha denk düşen bir örnek.

    Bazı kaynaklarda, ışık ışınlarının madde-dalga özelliklerinin gözlem yapıp yapmamanızdan etkilendiği öne sürülüyor. Üstelik burada bir enerji aktarımı ve etkileşim de sözkonusu değil. Gözlersem sonucu etkilemiş oluyormuşum!.. Bana bu yaklaşım da anlamsız geliyor.

    Einstein fiziğinin açıklamakta yetersiz kaldığı pek çok konu olduğu muhakkak. Kuantum fiziği, bu konuda bazı kaçış olanakları sağlıyor olmalı. Ama, gözlemlemenin sonucu değiştireceği kuralına kesinlikle katılmıyorum.

    Bana mantıklı gelen asıl açıklama şu: İnsanlar binlerce yıl gözlemledikleri astronomik olayları açıklayabilmek için bir sürü teoriler ve bunlara bağlı araçlar geliştirdiler. Örneğin yıldızların gökyüzünde asılı olduklarını veya dünyanın etrafında döndüklerini düşündüler. Bu konuda işe yarar, pratik takvimler geliştirdiler. Ama yıldızların, gezegenlerin dünyanın etrafında dönmediğinin anlaşılabilmesi için bilgi birikiminin ve teknolojinin belli bir seviyeye gelmesi gerekti.

    Kuantum fiziğinin de şimdi benzer durumda olduğunu düşünüyorum. Halen elimizde pek çok olayın tutarlı açıklamasını yapmamıza yetecek kadar birikim yok. Bu nedenle de, takıldığımız yerleri, sanki bir belirsizlik bulutuyla yumuşatıyoruz.

    Umuyorum ki, o aşamaya geldiğimizde, birileri, e=mc2 gibi olağanüstü basit bir formülasyonla pek çok şeyin düğümünü çözecek.

    O gün gelene kadar, belirsizliğin belirleyiciliğinin bize yol göstermesinde hiç bir mahzur yok. Zaten şimdilik elimizdeki en tutarlı araç bu!

    Son olarak, yukarıda yazdıklarımın, bir uzman görüşü olmadığını, sadece bir zihin jimnastiği olduğunu belirtmeliyim. Sözkonusu kuramların geçerliğini tartışmak haddim değil. Yine de popüler bir düzeyde bu konuları tartışabilir olmak hiç te fena olmuyor.

    Ahmet Aksoy

    Jul 202012
     
    1,295 views

    Amerikada yapılan bir test ile bir model uçak hiç yere inmeden 48 saat boyunca uçuş yaptı. Uçağın batarya sistemi sadece 2 saatlik bir uçuşa izin veriyor. Ancak uçuş sırasında, lazer ışınları ile bataryaların takviye edilmesi sağlandı ve 48 saatlik kesintisiz uçuş sağlandı. Bu yöntem kullanılarak bir uçağın yakıt ikmali için yere inmesine gerek kalmaksızın ömür boyu havada kalması sağlanabilir.

    Orijinal haberin  İngilizce ayrıntılarına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

    http://www.space.com/16608-laser-military-drone-flying.html