?> popüler haber arşivleri - Kişisel Gelişim
Oct 012015
 
2,157 views

Mars’ta sıvı halde tuzlu su bulundu

(Aşağıdaki yazı 29 Eylül 2015 tarihinde http://vaybe.axtelsoft.com/ sitesinde yayınlanmıştır. Yazı bana aittir.)

Mars'ta sıvı halde tuzlu su bulundu

Image Credits: nasa.gov

28 Eylül 2015 tarihli açıklama ile NASA, komşu gezegenimiz Mars’ta kesintili su akışı tespit edildiğini doğruladı.

Sözkonusu (tuzlu) su akışının, ısının -23 derece santigradın üzerine çıktığı sıcak mevsimlerde bazı yamaçlarda koyu izler oluşturduğu, daha soğuk dönemlerde ise bu izlerin görünmez hale geldiği açıklandı.

Bildiğiniz gibi tuzlu suyun donma sıcaklığı (sıfır derecedeki)saf suyun donma sıcaklığından daha düşüktür. Bu nedenle -23 derecede görülen akışın tuzlu su olması öngörülüyor.

Mars gezegeninin kuzey yarıküresinde bundan 4.3 milyon yıl öncesine kadar büyük bir okyanusun bulunduğuna dair önemli bulgular var. (http://gurmezin.com/mars-had-an-ocean-4-3-million-years-ago/) Bu okyanus, şimdiki Kuzey Buz Denizi kadar bir büyüklüğe sahipti ve içerdiği su miktarı, Mars yüzeyinin tamamını 137 metre derinlikte bir su tabakasıyla kaplayacak büyüklükteydi. Bu suyun nereye gittiği konusunda farklı teoriler var. Ancak, Mars toprağının derinliklerinde donmuş vaziyette su bulunduğunu savunan geniş bir kesim bulunuyor. Nasa’nın son açıklamaları bu düşünceleri destekler nitelikte.

(Şimdi bir çöl gezegeni olan Mars’ın, yüzeyindeki suyu kaybetmiş olması, gelecekte Dünya’nın da benzer bir kaderi paylaşıp paylaşmayacağı sorusunu akla getiriyor.)

Mars gezegeninin aslında zengin bir su kaynağına sahip olması, bu gezegenin kolonileştirilmesi açısından büyük bir kolaylık sağlayacak gibi görünüyor. En azından Mars’ı keşfetmeye gidecek insanlar oraya çok fazla su taşımak zorunda kalmayacaklar. Sera tarımı için de su temin etmek oldukça kolaylaşacak demektir.

Bu son bulgular, Mars’a gönderilecek insanlı uzay programları için bir avantaj olabilir. Keşke insanlar silahlanma yarışını bir kenara bırakıp, bu tür projeleri daha fazla destekleyebilseler.

Ahmet Aksoy

Kaynaklar:

Mar 202015
 
2,555 views

Son güneş tutulmasını ne zaman izlediğimi pek te hatırladığımı söyleyemem. Belki de çocukluğumda… O zaman güneşe bakabilmek, tutulmaları izleyebilmek için cam parçalarını ise tutar, öyle bakardık. Artık özel gözlükler, özel teleskoplar var bu tür işler için.

Güneş tutulması

Foto: http://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCne%C5%9F_tutulmas%C4%B1

Bugün Türkiye’den de izlenebilecek bir güneş tutulması olduğu bildiriliyor.

Tutulma 09.40’ta başlayıp, 13.50’de tamamlanıyor. Tutulma, Türkiye’den hilal şeklinde gözlenecek.

Ancak İstanbul’da yaşayanlar bu konuda biraz şanssız. Bugün hava kapalı. Pek açacağa da benzemiyor.

Eğer imkan bulabilirsem, fotoğraf çekmeye çalışacağım. O da olmazsa, başka bölgelerden çekilen fotoğraflarla yetiniriz artık. 🙂

Güneş tutulması, bildiğiniz gibi, ayın güneşle dünya arasına girmesi ve bu sırada gölgesinin dünya üzerine düşmesiyle oluşuyor. Çoğunlukla kısmi, bazan da tam güneş tutulması gözlenebiliyor.

Eskiler güneş tutulması gibi – kavrayamadıkları – doğa olaylarını hep ilahi güçlere bağlamışlar. Bütün toplumlarda bu konuda söylenceler mevcut. Benim çocukluğumda bile güneşi kurtarmak için “teneke çalmak” hala unutulmayan göreneklerden biriydi. Elbette biz işin eğlencesindeydik ama, bu işi hayati derecede önemli bulanların olduğu da muhakkak! Güneşi kurtardıklarında kimbilir ne kadar çok seviniyorlardı! 🙂

Bugünkü tutulma, en iyi, Kuzey Avrupa ülkeleri, Grönland ve İzlanda’dan izlenebilecek. Bu bölgelerde tam tutulma geçekleşecek. Türkiye’den ise sadece kısmi tutulma izlenebilecek.

Uzmanlar, bu tür olayları izlerken çıplak gözle güneşe bakmanın, körlüğe kadar varan hasarlarla sonuçlanabileceği konusunda uyarıyorlar. Tutulmayı kaynak gözlüğü veya bu amaçla üretilmiş özel camların ardından izlemek en doğrusu. Ya da bir ekrana yansıtılmış görüntüsünden…

Birazdan dışarı çıkıp fotoğraf çekme olanağı var mı diye bakacağım. Eğer bulutların inceldiği bir anı yakalayabilirsem, doğal bir filtre kullanarak tutulmayı gözlemiş ve görüntülemiş olacağım.

Bakalım! Umarım bir fırsat çıkar!

Bu arada, basit ama ilginç ve güvenli bir düzenekle güneş tutulmasını izlemek isterseniz, http://www2.eng.cam.ac.uk/~hemh/transit.htm adresine bir bakın.Küçük bir ayna, bant, bir tripod ve penceresi bahçeye bakan loş bir oda bu iş için yeterli.

Şu anda canlı olarak güneş tutulmasını canlı olarak izleyebilirsiniz:

http://new.livestream.com/slooh/events/3807156


Bulutlar, tutulmayı yakalamama izin vermedi. Ben de hiç olmazsa tam görüntüsünü belgeleyeyim dedim. İşte tutulma bittikten sonraki güneşin görüntüsü. Filtre yok. Sadece bulutlar var.

Güneş tutulması sonrası

Güneş tutulması sonrası

Ahmet Aksoy

Kaynaklar:

  • http://shadowandsubstance.com/
  • http://www2.eng.cam.ac.uk/~hemh/transit.htm
  • Mar 052015
     
    2,655 views

    İnsanlığın Kökeni Sanılandan 500 Bin Yıl Eskiye Gidiyor

    İnsanlığın Kökeni

    Fosil araştırmaları insanların sandığımızdan yarım milyon yıl daha yaşlı olabileceğini düşündürmektedir.
    2,8 milyon yıllık çene kemiği bizim soy ağacımızın yeniden düzenlenmesine neden olabilir.

    Etiyopya’da çalışan araştırmacılar bugüne değin bulunan en eski insan fosilini gün ışığına çıkardılar ve bu keşif Homo Genus’un kökenini yarım milyon yıl geriye götürebilir.

    Alt çene fosili bugün Science dergisinde yayınlanan iki eşzamanlı makalede yayınlanmıştır, ve doğu insanlık aleminin Doğu Afrikadaki gizemli kökeninin biraz daha aydınlanmasına yardımcı oluyor. İlk kez 2013 yılında bulunan fosil, önceki Homo fosilinden 400.000 yıl daha yaşlıdır ve yaklaşık 2.8 milyon yıl yaşında olduğu tahmin edilmektedir.

    “Yaklaşık 2,5 milyon ve 3 milyon yıl öncesine ait fosil kayıtları arasında büyük bir boşluk var – bir sürü insanın araştırmasına rağmen bu zaman diliminden gelen Homo öncüllerine ilişkin neredeyse hiçbir şey yok,” Raporun yazarlarından biri olan Nevada Üniversitesi’nden Brian Villmoare, Las Vegas Live Science’tan Charles S. Choi’ya şunları söyledi: “Şimdi elimizde bir Homo fosili var; bu fosil şimdiye kadar bulunan en erken döneme ait.”

    (Tercüme: Amazing.axtelsoft.com)

    Haberin İngilizce orijinali için: http://gurmezin.com/humans-may-be-half-a-million-years-older-than-we-thought/

    Feb 222015
     
    2,499 views

    Rus Bilimadamları Sabit Disklerdeki Amerikan Casusluk Programını Ortaya Çıkardı

    Rus Bilimadamları Amerikan Casusluk Programını Ortaya Çıkardı

    16 Şubat’ta yayınlanan bir Reuters haberine göre Rus bilim adamları Western Digital, Seagate, Toshiba ve bir çok tanınmış marka tarafından üretilen sabit disklerin derinliklerine, US NSA (National Security Agency) tarafından gizli izleme programları yerleştirilmiş olduğunu ortaya çıkardı. Bu durumda dünya üzerindeki bilgisayarların pek çoğunun uzaktan izlenebildiği konu uzmanları tarafından ifade ediliyor.

    İyi gizlenmiş ve çok eskilere kadar uzanan bu durum, Moskova temelli bir güvenlik programı geliştiricisi olan Kaspersky Lab tarafından keşfedildi.

    Kaspersky’nin açıklamalarına göre, 30 ülkedeki bilgisayarlarda en az bir casusluk programı yüklü durumda. Enfeksiyonlar en çok İran’da, daha sonra da sırasıyla Rusya, Pakistan, Afganistan, Çin, Mali, Suriye, Yemen ve Cezayir’de tespit edilmiş. Hedeflerin arasında hükümet, askeri kuruluşlar, elektronik haberleşme firmaları, bankalar, enerji şirketleri, nükleer araştırma kuruluşları, medya ve İslam aktivistleri bulunuyor.

    [Haberin devamı için tıklayın]

    Nov 132014
     
    1,795 views

    (Aşağıdaki yazı Radikal blog’da 13 Kasım 2014 tarihinde yayınlanmıştır: http://blog.radikal.com.tr/bilim-teknoloji/bir-kuyruklu-yildizin-dusundurdukleri-79066 )

    Bir Kuyruklu Yıldızın Düşündürdükleri

    Dün, ESA (European Space Agency) tarafından 10 yıl önce uzaya gönderilen Rosetta uzay aracının 67P/Churyumov-Gerasimenko kod adlı kuyruklu yıldız ile buluşup Philae sonda aracını onun üzerine indirme törenleri vardı. Edindiğimiz bilgilere göre planlanan işlemler, birkaç arıza dışında başarıyla gerçekleştirildi. Araç fotoğraf göndermeye de başladı. Manşetteki fotoğraf, Philae’nin gönderdiği ilk fotoğraftır. (Foto alıntı: earthsky.org)

     

    Bir kuyruklu yıldızın düşündürdükleri

    Foto: earthsky.org Philae tarafından gönderilen ilk görüntü

    Rosetta, 10 yıl boyunca dünya ile arasında 510 milyon kilometrelik bir mesafe yaratacak kadar yol katetmişti. Büyük olasılıkla kendi yörüngesi düz bir hat üzerinde bulunmadığı için asıl yolun uzunluğu çok daha fazla olabilir.

    Dünkü konumundayken Rosetta ve sonda aracı Philae’nin gönderdiği sinyallerin dünyaya erişebilmesi için 28 dakika gerekiyordu. Olayı gözümüzde biraz canlandırabilmek için, güneşten çıkan ışınların dünyaya varışının 8 dakika sürdüğünü hatırlayalım.
    Teknolojik olarak büyük bir başarı elde edildi! İçtenlikle bu işe emek verenleri ve onları destekleyenleri kutluyorum.

    Ancak bu olay bana başka konuları çağrıştırıyor: Örneğin Güney Amerika’nın keşfi.
    Americo Vespuci ve Christophe Colomb gibi kaşifler bu yeni dünyayı keşfetmekle kalmayıp oraları acımasızca, açgözlülükle yağmaladılar ve oralardaki -farklı- medeniyetlerin çöküşüne, mahvolmasına neden oldular.

    Şimdi de bazı güç odakları dünya üzerindeki zenginlikleri tek taraflı yağmalamakla yetinmeyip, gözlerini uzak gezegenlere, uydulara, yıldızlara dikmiş durumda. Yapılan çalışmaların amacının “insanoğlunun merakını gidermesi, bilgi dağarcığını büyütmesi” şeklinde tanımlamak bana fazla iyimser geliyor. Asıl dürtünün askeri ve ticari olduğunu düşünüyorum.

    Bu konu da, arkelolojik çalışma yapan uzmanların buluntulara yeni doğmuş bir bebeğe gösterilen hassas ve şefkatli özeni gösterirken, politikacıların aynı buluntuların üzerinde hoyratça topuklu ayakkabılarla gezinmesinden farklı bir arsızlık değil. Bilim insanlarının büyük olasılıkla yürüttükleri uzay çalışmalarında arkeologların hassasiyetine sahip olduklarına inanıyorum. Ama onlara kaynak sağlayanlar hakkında ne yazık ki aynı düşünceleri besleyemiyorum. Bu konuda yanılıyor olmayı ne kadar büyük bir içtenlikle arzuluyorum bilseniz!…

    Ayın keşfi şimdilik yeterince ticari ve askeri fayda sağlamış görünmüyor. Buna rağmen ayın yüzeyi çoktan parsellendi bile.

    Şu anda asıl ağız sulandıran hedef: Mars!

    Marsa insanlı uzay aracı gönderme ve Mars yüzeyinde koloniler oluşturma projeleri halen devam ediyor. Sadece bu kadar da değil! Mars şartlarına uygun bir bitki örtüsü oluşturup, dünyadakine benzer atmosferik koşullar yaratmayı planlayan çok daha büyük projeler de var.

    İşte bu tür projeler, elinde tuttuğu güçle evreni metalaştırıp kendi malı haline dönüştürmeye çalışan bir anlayışın yansımaları.

    Dileğim o ki, insanlık, evrenin efendisi değil, onun içindeki minicik bir nokta olduğunu bir an önce kavrar ve ona göre davranmayı öğrenir.

    ahmet aksoy

     

    Jun 232014
     
    1,975 views

    Genetik ve Memetik Evrim Süreci

    örtüyor günü
    atlas kadife perde
    yıldız desenli
    (ahmet aksoy)

    İnsanın biyolojik olarak ortaya çıkıp, baskın karakterini belirleyici bir şekilde uygulamaya sokabilmesi milyarlarca yıllık evrimsel bir serüvenin sonucu. Dünyamız dört buçuk milyar yaşında. İlkel mikroorganizmaların ortaya çıkışı, yaşam koşullarının uygun hale dönüşmesine bağlı olarak dört milyar yıl öncesine kadar gidiyor.

    Modern insanın atalarının sahneye çıkışı ise sadece 200 bin yıl önce mümkün olmuş.

    12 Haziran 2014 tarihinde Dwayne Godwin ve Jorge Ham tarafından yayınlanan makalede yer alan grafikte dünya üzerindeki canlıların beyin fonksiyonlarının gelişimi kronolojik olarak gösterilmiş (http://www.scientificamerican.com/article/your-brain-evolved-from-bacteria/ ):

    scientificamericanmind0714-76-I1

    Bu grafik, bakterilerde sinirsel aktivitenin temelini oluşturan iyon geçişlerini kontrol eden zar proteinlerinin gelişimini 3.4 milyar yıl öncesine bağlıyor. Modern insan beyni ise sadece 200 bin yaşında.

    İnsanların bazı bitki ve hayvanları bundan 10 bin yıl öncesinde Mezopotamya bölgesinde ehlileştirmeye başlamasından evvelki tüm biyolojik gelişmeleri denetleyen mekanizma, genetik evrimin ta kendisi. Ama ondan sonra, deneme yanılma yöntemleriyle geliştirilen genetik denetimler sonucunda insanların etkilediği, yaşayıp yaşamamalarına karar verdiği canlıların sayısında ve çeşitliliğinde önemli artışlar oluyor. İnsanın yaşam alanlarının içinde bulunan ve insanlar tarafından yararlı veya en azından zararsız olarak görülen canlıların dışında kalanların neredeyse tamamı büyük bir kıyıma uğratılmış.

    Mem Mekanizmasının Baskın Hale Gelmesi

    Evrim mekanizmasını işler halde tutan faktörler artık sadece genler değil. Memler de işin içinde.

    Bu mekanizmada insanların üretebileceği, tüketebileceği ve kendi yararlarına denetim altında tutabileceği canlılar “mal” haline dönüşüyor. Genler görünmez, hatta çoğu kez nasıl işlediği anlaşılmaz mekanizmalar olarak etkilerini gösterirken; memler insanoğlu tarafından kimi zaman “bilgi”, kimi zaman “yasa”, kimi zaman “gelenek-görenek” ve kimi zaman da “moda” şeklinde ortaya sürülen savlar olarak ortaya çıkıyorlar.

    Artık evrimin yönünü saptayan asıl mekanizma “mem” mekanizmasıdır.

    Çünkü artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu “mem”lerimiz belirliyor. Nelerin korunması, nelerin yok edilmesi gerektiğini “mem”lerimiz tarif ediyor. Sağlık alanındaki memler, genetik olarak “başarısız” bireylerin bile gerektiğinde yaşamlarını sürdürebilmelerine olanak sağlıyor.

    Memlerin Çatışması

    Öte yandan memler de birbiriyle acımasızca rekabet halinde.

    Günümüzde, kendisiyle aynı dini düşünceleri paylaşmayanların öldürülmesi gerektiğini vurgulayan memler de var; doğal dengeyi bozmamak için bir karıncanın bile incitilmemesi gerektiğini savunan memler de. Birbirleriyle tezat oluşturan bu tür memlerden hangilerinin varlığını koruyup, hangilerin ortadan kalkacağını şu an itibariyle söylemek pek kolay değil. Çünkü, gen mekanizmalarında olduğu gibi, mem mekanizmalarında da mantığın bir etkisi yok. Bu mekanizmaların işleyişinde doğru/yanlış veya iyi/kötü gibi değerlendirme kıstasları bulunmuyor. Sadece o dönemin koşullarına en uygun olanlar varlığını ve etkisini sürdürüyorlar.

    Genlerin ve Memlerin Gelişim Süreleri

    Memler ve genlerin gelişimleri arasındaki en önemli farklardan biri de gelişim ve etki süreleridir. Genler açısından bu süre insan ömrüne kıyasla çok uzunken, memlerin ömrü çok kısadır. Buna ilave olarak, memler manüpülasyona çok açık olgulardır. Örneğin moda memi bu konuda belirgin bir örnektir ve tekstil endüstrisi tarafından neredeyse her yıl yeniden şekillendirilir.

    “Hayvansal yağ tüketimi sağlığa zararlıdır”, “beyaz et, kırmızı etten daha sağlıklıdır” gibi memler ise modaya kıyasla biraz daha uzun süreli bir etkiye sahip olabiliyor. Bu tür memlerin belirleyicileri ise besin ve ilaç endüstrisidir.

    Öte yandan “sadece bitkisel ürünlerle beslenmek gerektiği” meminin yavaş ta olsa, giderek daha fazla insan tarafından desteklenmekte olduğunu söyleyebiliriz.

    “Küresel ısınma vardır” memine bir çok gelişmiş ülke yöneticileri neredeyse 50 yıl boyunca politik ve ekonomik nedenlerle karşı çıktı, ama artık hiç kimsenin bu konuya itiraz edebilecek hali kalmadı. Eskiden ılıman ve dengeli bir iklime sahip olan ülkemizde bile, maddi hasara neden olan hortumların oluştuğunu ve giderek daha sık tekrarlandıklarını görüyoruz. Bir kaç gün önce Tuzla’da yaşanan hortum felaketi, bunun çarpıcı bir örneğidir.

    Binlerce, onbinlerce yıllık dönemlerde oluşan ve deneme/yanılma yöntemleri sonucunda yönünü tayin eden mikro genetik değişimler, memler devreye girdikten sonra çok daha hızlı ve makro boyutlu etkiler yaratmaya başladı. Değişimin bu denli hızlı olması, insanlığın geri dönüşü olmayan bir yıkıma doğru gitmesine neden olabilir. Genetik sürecin zamanlamasıyla kıyaslandığında, memlerin etkisi tam bir patlama şeklindedir. Bu patlamanın dumanı dağıldığında ortada nelerin kalacağı ise tam bir bilmecedir.

    Ahmet Aksoy

    Kaynaklar:
    http://www.scientificamerican.com/article/your-brain-evolved-from-bacteria/
    http://en.wikipedia.org/wiki/Meme
    http://benedante.blogspot.com.tr/2013/01/stephen-shennan-genes-memes-and-human.html
    Memelerle İlgili Bilinmeyenler ve Memelerin Önemi

    Aug 072013
     
    2,063 views

    Uzay Koşullarına Dayanabilen Ayılar

    Gözyaşı Damlası, bir çiçek adı.

    Gözyaşı Damlası

    Gözyaşı Damlası

    Eski ofisimizde bir sürü saksıda bu bitkiden vardı.

    Bu bitki, muazzam bir üreme mekanizmasıyla donanmıştı. Dalları, toprağa değdiği yerde hemen kök salıyordu. Sarmaşık gibi uzayıp gidebiliyordu gövdesi. Ayrıca, yapraklarının etrafından, kolayca dökülen ve hemen çimlenebilen tohumlar üretiyordu. Susuzluğa dayanıklıydı. Bakım istemiyordu. Kısacası her ortama ayak uydurabilir gibiydi.

    Dayanıklılığına ve yaratıcı çoğalma yeteneklerine hayrandım.

    Geçen kış başında, küçük bir iç bahçesi olan yeni ofisimize taşındık. Elbette çiçeklerimiz de bizimle birlikte geldi. Onları saksılarıyla birlikte iç bahçemize yerleştirdik. Kışın da hepsini plastik bir örtü altında korumaya aldık.

    Havalar kırılıp, serayı kaldırma zamanı gelince hiç beklemediğimiz bir sürprizle karşılaştık. Tüm diğer çiçekler kışı rahatça atlatmışken, Gözyaşı Damlalarının hepsi ölmüştü. Her koşula uyum gösterebileceğini zannettiğim o bitkilerden, tek bir tane bile kalmamıştı. Yapılabilecek hiç bir şey yoktu.

    Sonra internetten biraz araştırma yaptım. Ülkemizde genellikle “Gözyaşı Damlası” olarak tanınan bu bitkinin ana vatanı Madagaskar. Latince ismi Bryophyllum daigremontianum. İngilizcede Mother of Thousands, Mexican Hat Plant veya Kalanchoe daigremontiana olarak tanınıyor. Susuzluğa dayanıklı, tropik bir bitki. En zayıf yanı ise düşük ısı koşulları ve yapraklarının ıslanmasıymış. Öyle görünüyor ki, onları kışın soğuğundan korumak amacıyla oluşturduğumuz ilkel sera koşulları bu bitkinin ölüm fermanı oldu.

    Her canlının dayanabildiği ve dayanamadığı belli doğa koşulları var.

    Gözyaşı Damlası yüksek ısı ve susuzluk koşullarına çok iyi dayanabilirken; ıs düştüğünde veya nem oranı yükseldiğinde her şey tersine dönüyor.

    Pek çok canlının dayanıklı olduğu “aşırı” koşullar tek taraflı. Ya yüksek ısıya dayanabiliyor, ya da düşük ısıya; ya aşırı suya dirençli, ya da aşırı susuzluğa… Kış uykusuna yatabilen ağaçlar bu konuda biraz daha şanslı.

    “Çok aşırı” koşullara dayanabilen bazı canlılar da var. Örneğin pek çok canlı en fazla 70 derece santigratlık bir ısıya dayanabilirken, bazı krater göllerinde kaynar suyun içinde yaşayan balıklar var. Okyanus tabanında yaşayan ve binlerce atmosferlik basınca dayanabilen canlılar biliyoruz. Yine deniz diplerindeki volkanik bacaların çevresinde, yüksek ısı ve kükürt yoğunluklu ortamda yaşayabilen bazı mikroorganizmalar ve solucanlar var. Toprağın yüzlerce metre derinliklerindeki basınç altında yaşayan organizmalar da keşfedildi.

    Ancak, öyle bir yaratık var ki, dayanabildiği “çok aşırı” doğa koşullarıyla gerçekten parmak ısırtıyor. Bu canlının adı: Su Ayısı. Adında ayı geçse de, bu hayvancıkların boyutları 1 milimetreyi bile bulmuyor.

    Su Ayısı - (Wikipedia)

    Su Ayısı – (Wikipedia)

    Su Ayısı yada tardigrade isimli bu yaratıklar hem suda, hem de karada yaşayabiliyor. Hatta suyun hiç olmadığı ortamlarda bile. -200 C (-328 F) seviyesindeki düşük ısıya dayanabiliyor. Onları öldürmeden +150 C (+300 F) kadar ısıtabiliyorsunuz. Normal atmosfer basıncının 6000 (6 bin) katına ve insanlar için ölümcül olan radyasyonun binlerce katına dayanabiliyorlar.

    2007 yılında yapılan bir deneyde dış uzay boşluğunda, vakum ve güneş radyasyonuna 10 gün boyunca açık bırakılan deneklerden %68’i canlı kaldı ve bunların bir kısmından da sağlıklı yavrular üredi.

    Aşağıdaki videoda bu ilginç yaratıklar tanıtılıyor (ingilizce).

    Açıkçası, biz insanlar, keyfi davranışlarımız sonucunda dünyamızı yaşanmaz hale getiriyor olsak ta, evrimin yaşamla ilgili pek çok B planı olduğunu görmekle biraz teselli buluyorum.

    Demek ki, biz kendi gezegenimizi havaya uçurup milyarlarca parçaya ayırarak uzay boşluğuna savursak bile, uygun zaman ve koşulları bekleyen sayısız yaşam tohumu o koşullarda bile varlığını koruyabilecek.

    Ahmet Aksoy

    Kaynaklar:
    http://www.drought-smart-plants.com/spotted-leaves-with-tiny-baby-plants.html#.UgIHAo17IVk
    http://homeguides.sfgate.com/care-bryophyllum-daigremontianum-plant-22308.html
    http://blogs.smithsonianmag.com/science/2012/09/how-does-the-tiny-waterbear-survive-in-outer-space/
    http://www.youtube.com/watch?v=7W194GQ6fHI
    http://en.wikipedia.org/wiki/Tardigrade
    http://serc.carleton.edu/microbelife/topics/tardigrade/index.html
    http://sun.iwu.edu/~tardisdp/tardigrade_facts.html

    Feb 212013
     
    3,155 views

    Gaia

    Gaia (Kaya), Biz ve Bakteriler

    James Lovelock, William Golding’in önerisiyle Kaya (Gaia) adını verdiği hipotezinde dünyanın başlı başına bir organizma olduğunu ileri sürüyor. Avatar isimli bilimkurgu filminde işlenen temel konulardan biri de bu. Eywa, gezegenin yaşayan ruhudur ve gezegendeki tüm canlılarla bir iletişim ağı oluşturur.

    Benzer yaklaşımı güneş sistemleri, galaksiler ve makrokozmosun diğer yapıları için de kurgulamamız mümkün.

    Aynı durum, mikrokozmos için de geçerli.

    Vücudumuzda istenen ya da istenmeyen konuklar olarak pek çok bakteri çeşidinin, virüslerin ve başka mikro organizmaların bulunduğunu bilmek hiç te yadırgatıcı değil. Ancak bu bakteri ve virüslerin pek çoğunun aslında konuk değil de, biyolojik varlığımızın temel yapıtaşlarından olduğunu öğrendiğimde açıkçası şoke oldum! Bu şaşkınlığımın nedeni böyle bir şeyin olanaksız olduğuna inandığım için değil, tam tersine, böyle bir düşüncenin daha önce nasıl olup ta aklıma gelmemiş olmasıydı!

    Bu durumda bizler de, tıpkı Gaia gibi, ya da Eywa gibi, pek çok farklı organizmanın oluşturduğu bir ekosistemden başka bir şey değiliz.

    Yani bizim sahip olduğumuz zeka da aslında bir tür toplumsal zekadan ibaret. Çünkü bizler, zannettiğimiz kadar yekpare birer organizma değil, daha çok birer mikroorganizmalar topluluğuyuz.

    Tıp uzmanları, artık olur-olmaz antibiyotik kullanmaya sıcak bakmıyor. Çünkü bu tür ilaçlar, zararlı mikroorganizmaların yanısıra, ekosistemimizin içindeki yararlı mikroorganizmaları da etkiliyor. Dolayısıyla, kendimize zarar vermiş oluyoruz.

    İster Gaia’yı, ister kendimizi ele alalım, varlığımızın temelinde farklı organizmalar arasındaki denge var. Bu dengenin herhangi bir nedenle tek taraflı bozulması, tüm ekosistemin iç dengelerini altüst edecektir. Halen insanlar olarak Gaia’nın dengesini olağandışı bir hızla bozuyoruz. Bu durumda Gaia’nın kendi varlığını koruyabilmesi için kendine özgü bazı mekanizmaları devreye sokması gerekir. Eğer bunu yapamazsa, kaçınılmaz sonla yüzleşmek zorunda kalacaktır.

    Elimizde bu konuda yeterli bulgular olmasa da, dünya üzerinde insanoğlundan önce de insanoğlununkine benzer zekaya sahip canlıların yaşamış olması mümkündür. Eğer onlar da kendi hırslarını yenememişler ve içinde yer aldıkları ekosistemi tek yanlı olarak tahrip edip bozmuşlarsa, büyük bir olasılıkla, sonunda kendi sonlarını hazırlamışlardır.

    Gaia, bu konuda tecrübeli olabilir. Eğer öyleyse, bize, gereken yanıtı vermekte gecikmeyecektir. Eğer gecikirse, zaten yeterli tecrübeye sahip değil demektir.

    Eğer Gaia, böyle bir durumla ilk kez karşılaşıyorsa, önündeki çetin sınavı nasıl atlatacağı önemlidir. Ya kaderine razı olacak, ya da ne tür önlemler alması gerektiğini deneye yanıla öğrenecektir. Varlığını sürdürebilmesi buna bağlıdır.

    Kendimizle ilgili şöyle bir öykü yazalım.
    Vücudumuzdaki bazı bakteriler, giderek, baskın organizmalar haline dönüştüler. Kendi sınırlarını belirlediler. Aralarında organları paylaştılar. Zaman zaman birbirlerinin üzerinde yaşadığı organlara göz dikip savaşlara giriştiler. Aynı ekosistemi paylaştıkları diğer mikroorganizmaları hor görmeye başladılar. Teknolojilerini geliştirdiler ve enerji kaynaklarını kendi arzularına göre kullanmaya başladılar. Kendi aralarında yaptıkları değerlendirmelerde, teknolojik olarak ne kadar gelişmiş olduklarını vurgulayıp, böbürlendiler. Üzerlerinde yaşadıkları şekilsiz insan bedenini istedikleri gibi kullanabileceklerine inandılar ve uygulamaya geçtiler. Etraflarındaki hücreleri ve diğer yapıları tamamiyle kendi istedikleri gibi kullanmaya başladılar. İçlerinden bazıları bu konuda dikkatli olunması gerektiğini söylese de gülüp geçtiler. Yüksek sesle itiraz etmeye kalkanları susturdular…

    Oysa dışarıdan yapılan gözlemlere göre durum vahimdi. O bakterilerin üzerinde yaşadıkları insan vücudunun ateşi iyice yükselmiş durumdaydı. Kan dengeleri iyice bozulmuştu ve acilen önlem alınması gerekiyordu.

    Eğer o insan isimli ekosistem gerekli önlemleri alamazsa, hem kendisi, hem de onunla birlikte yaşayan tüm bakteri topluluklarının sonu gelmiş demekti.

    Şu ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerek: sözkonusu bakteriler ile üzerinde yaşadıkları insanın birbirleriyle anlaşmaları pek sözkonusu değil. Tek yapmaları gereken şey, birbirlerinin sınırlarını ve dengelerini dikkate alarak anlayış göstermeleri.

    İnsanlar ve Gaia için de aynı şey sözkonusu.

    İnsanlar olarak Gaia ile konuşmamız, onunla tartışmamız mümkün değil. Ama haddimizi bilebilir, ona ve diğer organizmalara gereken saygıyı gösterebiliriz. Hepimiz için gerekli dengeleri gözetebilir ve koruyabiliriz. Eğer bu konuda neler yaşanabileceğini görmezden gelmeye devam edersek, ya Gaia’nın önlemiyle tanışacak, ya da birlikte aynı sonu paylaşacağız.

    Ben, kendi çıkarımız için bile olsa, sonunda onu anlayabileceğimizi umuyorum.

    Ahmet Aksoy

    Jan 312013
     
    1,873 views

    Cheshire-cat

    Kuantum fiziği ile ilgili en somut bilgim, temelinde belirsizlik yasasının bulunmasıdır. Özellikle atomaltı partiküller sözkonusu olduğunda, belirsizlik yasası çok net bir şekilde işliyor.

    Sanıyorum bu yasayı ben biraz farklı şekilde yorumluyorum.

    Örneğin bir elektronun yerini saptamak için kullandığın araç, ölçüm işlemi sırasında o elektonun konumunu değiştirmesine neden oluyorsa, elde edeceğin bilgi net bir koordinat yerine, bir olasılık bulutuna dönüşür. Ama, ölçüm için kullanılan partiküller hedefteki elektron ile etkileşime girmiyor, ya da ihmal edilebilir veya hesaplanabilir etkiler yaratıyorsa, bu belirsizlik ortadan kalkacaktır.

    Birkaç gün önce, şimdi tam anımsayamadığım bir nedenle, “Schroedinger’in kedisi” gündeme geldi. Bu terimi daha önceden biliyordum ama, ilgili olduğu konu hakkında hiç bir fikrim yoktu. İnternette yaptığım küçük araştırma sonunda, bu kedinin sanal olduğunu ve kuantum fiziği ile ilgili çok önemli bir sanal deneyde figüran olarak kullanıldığını öğrendim.

    Sanal deney şöyle: Kapalı bir kutu var. Bu kutunun içinde bir kedi ve kutunun açılması halinde %50 olasılıkla tetiklenecek ölümcül bir düzenek bulunuyor. Bazı açıklamalarda bu düzenek zehirli bir gaz içeriyor, bazılarında ise bir tabancaya bağlı. Sorgulanan durum ise kutunun açılmaması şartıyla, içindeki kedinin ölü veya diri olduğunu bilmenin mümkün olup olmadığı. Kutuyu açarsanız öldürücü düzenek %50 oranla devreye girebilir veya girmeyebilir ve sonuç olarak siz deneyin sonucuna müdahale etmiş olursunuz.

    Bu sanal deney, belirsizlik kuralını örneklemesi açısından, benim aklıma tam yatmıyor. Oysa Alis Harikalar Diyarında kitabında Lewis Carroll tarafından betimlenen Chesire kedisinin, kendi görüntüsünün kaybolup, sırıtmasının görülebilmesi, kuantum fiziğine çok daha denk düşen bir örnek.

    Bazı kaynaklarda, ışık ışınlarının madde-dalga özelliklerinin gözlem yapıp yapmamanızdan etkilendiği öne sürülüyor. Üstelik burada bir enerji aktarımı ve etkileşim de sözkonusu değil. Gözlersem sonucu etkilemiş oluyormuşum!.. Bana bu yaklaşım da anlamsız geliyor.

    Einstein fiziğinin açıklamakta yetersiz kaldığı pek çok konu olduğu muhakkak. Kuantum fiziği, bu konuda bazı kaçış olanakları sağlıyor olmalı. Ama, gözlemlemenin sonucu değiştireceği kuralına kesinlikle katılmıyorum.

    Bana mantıklı gelen asıl açıklama şu: İnsanlar binlerce yıl gözlemledikleri astronomik olayları açıklayabilmek için bir sürü teoriler ve bunlara bağlı araçlar geliştirdiler. Örneğin yıldızların gökyüzünde asılı olduklarını veya dünyanın etrafında döndüklerini düşündüler. Bu konuda işe yarar, pratik takvimler geliştirdiler. Ama yıldızların, gezegenlerin dünyanın etrafında dönmediğinin anlaşılabilmesi için bilgi birikiminin ve teknolojinin belli bir seviyeye gelmesi gerekti.

    Kuantum fiziğinin de şimdi benzer durumda olduğunu düşünüyorum. Halen elimizde pek çok olayın tutarlı açıklamasını yapmamıza yetecek kadar birikim yok. Bu nedenle de, takıldığımız yerleri, sanki bir belirsizlik bulutuyla yumuşatıyoruz.

    Umuyorum ki, o aşamaya geldiğimizde, birileri, e=mc2 gibi olağanüstü basit bir formülasyonla pek çok şeyin düğümünü çözecek.

    O gün gelene kadar, belirsizliğin belirleyiciliğinin bize yol göstermesinde hiç bir mahzur yok. Zaten şimdilik elimizdeki en tutarlı araç bu!

    Son olarak, yukarıda yazdıklarımın, bir uzman görüşü olmadığını, sadece bir zihin jimnastiği olduğunu belirtmeliyim. Sözkonusu kuramların geçerliğini tartışmak haddim değil. Yine de popüler bir düzeyde bu konuları tartışabilir olmak hiç te fena olmuyor.

    Ahmet Aksoy

    Nov 112012
     
    3,103 views

    (Aşağıdaki yazı Sn Aysu Azak tarafından gönderilmiştir.)

    Yunuslar

    -Yunusların (deniz memelileri) insanlardan sonra en parlak beyne sahip olduğu belirlendi.

    Daily Mail’in haberine göre, yapılan yeni bir araştırma, yunusların beyinlerinin yüksek zekayla bağlantılı birçok özelliğe sahip olduğunu gösterdi.

    Atlanta’daki Emory Üniversitesi’nden zoolog Lori Marino tarafından yapılan araştırmada, yunus balıklarının beyin haritasını çıkararak bunları primatlarınkiyle karşılaştırmak için MR tekniği kullanıldı.

    Şişe burunlu yunusların beynindeki serebral korteks ile neokonteksin çok büyük olduğunu belirten Marino “Yunusların birçoğunun beyni bizimkinden daha büyük ve kütle olarak insan beyninden sonra ikinci geliyor” dedi.

    Yunuslar uzun zamandır zekalarıyla tanınıyor, ancak üç yaşındaki bir çocuğun zeka seviyesine sahip olabilen şempanzelerin, yunuslardan daha zeki olduğu zannediliyordu. Bu son araştırmayla şempanzeler üçüncü sıraya düştü.

    Yunusların belirgin bir kişilikleri olduğu, kendilerinin farkında oldukları ve gelecek hakkında düşünebildikleri belirtildi.

    -Eğlence parklarında kullanım zalimlik

    Bu durumda yunuslara insanlarla aynı statünün verilmesini isteyen uzmanlar, böylesine zeki hayvanların eğlence parklarında kullanılmalarının ve etleri için öldürülmelerinin zalimlik olduğunu belirtti.

    Yunuslar ve balinalar, çok mutsuz olduklarında soluk almayı kesip intihar edebiliyor.

    -Yunus zekası mahpusluğa karşı

    Teknenin yanında sizinle yarışa tutuşan, havuzda tutulan çemberin içinden estetik bir sıçrayışla geçen, akvaryumda zeki gözlerle bizleri süzen yunusları hallerinden memnun, insanları eğlendirmekten hoşlanan canlılar olarak biliriz.

    Oysa, ABD’nin Emory Üniversitesi’nden sinirbilimci (nörolog) Lori Marino’ya göre gerçek durum, göründüğünden çok uzak.

    Yunus ve balinaların nöroanatomisi konusunda uzman olan Marino’ya göre birçok yunus türünün beyinleri insanlarınkinden hayli büyük ve vücuda oranlandığında da beyinleri insandan sonra ikinci en büyük kütleye sahip.

    Araştırmacı ayrıca çoğu yunusun beyninde, insandakinden daha büyük yüzey alanına ve hacme sahip bir neokorteks (üst kabuk) geniş insula ve singula bölgeleri ve büyük ölçüde farklılaşmış hücre bölgeleri gibi karmaşık bir zekayla ilgili alanlar bulunduğuna dikkat çekiyor.

    Marino’nun 2001 yılında katıldığı bir araştırma, yunusların aynada kendilerini tanıdıklarını ortaya koymuştu. Bu yetenek daha önce yalnızca şempanze ve fillerde gözlenmişti.

    Yunuslar gelişkin, benlik duygusuna sahip, her birinin kendi özel kişiliği olan, bireyci, özgürlüğüne düşkün ve karmaşık iç dünyalara sahiptirler” diyen Marino, bu hayvanların yoğun acı ve psikolojik travma yaşayabildiklerine işaret etti.

    Araştırmacıya göre yunus beyninin karmaşıklığı ve taşıdığı zeka, yakalanıp hünerlerinden yararlanmak için eğlence parklarına ya da turistlerle yüzmeleri için kapalı plajlara hapsedilmelerinin bu hayvanlarda ağır psikolojik sorunlar yaratabileceğini gösteriyor.

    -Yunuslar ölümlü olduklarının farkındalar mı?

    Yunanistan’da yapılan bir çalışma, yunusların ölüm olayına karşı değişik tepkilerinin olabileceğini öne sürüyor.

    Doğada ölümü gözlemleyen bilim insanı sayısı yok denecek kadar az. Hayvanların ölen sürü mensuplarının arkasından gösterdikleri davranışları yorumlamak gerçekten
    çok zor olsa gerek.

    Çünkü bu davranışları ve tepkileri yorumlarken ister istemez kendi duygularımızı da işin içine katarız. Yapılan araştırmalarda goril, şempanze, fil, balina ve yunusların ölen bireylerin arkasından insanların yas tutmasına benzer davranışlar sergiledikleri görülmüş.

    Yunus ve balina gibi memeli deniz hayvanlarının beyinlerinde bulunan birtakım sinir hücrelerinin empati ve sezgi yetenekleriyle bağlantılı olduğu günümüzde biliniyor. Özellikle yunusların ve balinaların da sahip oldukları “von Economo sinir hücreleri”nin, insanlarda duyulan acı ile bağlantılı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış.

    Bilim Teknik dergisinden Özlem Kılıç Ekici’nin haberine göre, Yunanistan’da yapılan bir çalışma, yunusların ölüm olayına karşı değişik tepkilerinin olabileceğini öne sürüyor. Yunuslar zekâları, beyinlerinin büyüklüğü, güçlü sosyal yapıları ve belirgin kişilikleri nedeniyle diğer deniz hayvanlarından daha farklı ve özel bir konumdalar. Bu nedenle, geçtiğimiz yıl içinde bir grup bilim insanı, yunusları “insan olmayan şahıslar” olarak sınıflandırmayı uygun gördüler.

    Bir yandan yunusların çıkardığı ıslık benzeri tiz seslerin anlamını çözmeye ve yunuslarla iletişim kurmaya çalışan uzmanlar, diğer bir yandan da farklı bir çalışmada, bu zeki deniz memelilerinin ölümün anlamını gerçekten bilip bilmediğini anlamaya çalışıyorlar. Yunusların sürüdeki ölü bireylere, ölümün çeşidine göre (ani ölümler ya da uzun bir hastalık sonrası beklenen ölümler) farklı tepki gösterdikleri gözlemlendi. Yunanistan’da bir körfezde 2006 yılından beri uzun burunlu yunusların (Tursiops truncatus) popülasyon davranışları üzerinde yapılan incelemeler sırasında bir anne yunusun ölü yavrusuyla olan iletişim çabası dikkati çekti.

    -Günlerce yas tuttu

    Ölü yavrunun alt çenesinde belirgin morluklar vardı, belli ki doğduktan kısa bir süre sonra aldığı bir darbe sonucu aniden ölmüştü. Anne yunus günler boyunca ölü yavrusunu defalarca su yüzeyine çıkararak onun nefes almasını sağlamaya çalıştı. Anne yunusun ölü yavrusunun yanından hiç ayrılmadığı, birtakım sesler çıkartarak, burnuyla ve göğüs yüzgeçleriyle sürekli ona dokunduğu gözlemlendi. Uzmanlar, anne yunusun yavrusunun ani ölümünü kabullenemediğini ve yas tuttuğunu öne sürdüler.

    Gene aynı körfezde yapılan bir başka inceleme sırasında, sürüdeki yunusların ölen bir yavruya davranışları dikkat çekti. Yunus sürüsü 2-3 aylık bir yavrunun etrafını sarmıştı. Yavrunun vücudunda yaralar vardı ve hasta olduğu için yüzmekte zorlanıyordu. Yavrunun etrafındaki yunusların stresli oldukları ve düzensizce yüzdükleri görülüyordu. Anne yunus ve öteki yetişkin yunuslar dönüşümlü olarak yavruyu su yüzeyinde tutmaya çalışıyorlardı fakat hasta yavru sürekli batıyordu. Yaklaşık bir saat sonra hasta yavru öldü. Daha önceki gözlemlerine dayanarak uzmanlar anne yunusun yavruyu yalnız bırakmayacağını düşündüler, ancak öyle olmadı.

    Bunun yerine, anne ve sürü dibe doğru batan ölü yavruyla ilgilenmeyerek anında başka yöne doğru yüzmeye başladılar. Hasta yavruyu ölene kadar yalnız bırakmayarak ona destek olan yunuslar sorumluluklarını ve görevlerini yerine getirmişlerdi. Bu olayda belki de ölümün yaklaşmakta olduğunun farkındaydılar ve bu nedenle, beklenen bu ölümü kabullenmek onlar için kolay olmuştu. Bunun gibi başka örnekler de zaman zaman gözlemlendi. Uzmanlar, yunusların tepkilerinin ani ölüm ve beklenen ölümde farklılıklar gösterdiğini öne sürüyorlar. Ancak kesin sonuca ulaşmak için daha başka çalışmaların yapılması ve benzer örneklerin sayısının artması gerektiğini de belirtiyorlar.

    -Tokyo Üniversitesi’nde bilim insanları, yunusların çıkardığı sesleri anlayıp onlarla iletişim kurmamız için özel bir teknoloji geliştirdiler.

    Bugüne kadar yunusların seslerini kaydeden çok fazla araştırma yapıldı. Yunusların 20 kHz’den 200 kHz’e kadar olan frekanslardaki sesleri duyabildikleri ve bu frekanslarda iletişim kurabildikleri biliniyordu. Bu frekanslar insan kulağının algılayabileceği frekanslar değil. Yunuslar, bunun dışında aynı anda birden fazla frekansta ses üretebiliyorlar.

    Tokyo Üniversitesi’ndeki bilim insanları onlarla iletişim kurabilmek için “yunus hoparlörü” ürettiler. Şu anda prototip halinde. Çok yakın zamanda sualtında da denenecek. Eğer başarıya ulaşabilirse, bu küçük alet, “yunus dilini” insanların anlayabilmesine hizmet edecek.

    -Yunuslarla konuşmayı ilk deneyen Dr. John C. Lilly aynı zamanda Fringe tv dizisinde sıkça kullanıldığına tanık olduğunuz “Samadhi-İzolasyon Tankı”nın mucitidir.

    -Yunuslarda ve diğer hayvanlarda iletişim

    Filler üzerinde yapılan araştırmalar fillerin çok uzak mesafedeki fillerle iletişim kurduklarına dair birçok veriyi ortaya koymaktadır.

    İletişim konusundaki araştırmacıların en çok ilgisini çeken canlıların başında yunuslar gelmektedir. Yunuslar ıslık, ciyaklama, klikleme gibi sesler çıkartarak birbirleriyle konuşurlar. Yunuslar kullandıkları sonar sistemiyle belli frekanslarda tıklamalar yollar.

    Yunusların kullandıkları sonar sistemi, karanlık sularda objeleri tanımlamalarını, mesafeleri bilmelerini sağlar. Yunuslar 0.25 kHz’den 200 kHz’ye kadar ses frekanslarını kullanır. Bu aralığın yüksek frekans kısımlarını yer tayininde, düşük frekansları ise iletişimde, oryantasyonda kullanır.

    Deniz altına yerleştirilen mikrofonlarla, insanlar tarafından yunusların önüne konan suni engellerle, yunusların kendi aralarındaki iletişimini tespit etmek için deneyler tasarlanmıştır.

    Bu deneylerin sonucunda yunusların kendi aralarında konuşup, iletişim kurduğu belirlenmiştir, fakat yunusların çıkardığı seslerin tam olarak neye karşılık geldiğinin tespiti mümkün olamamıştır. (Dr. Dreher’in, Dr. Evans’ın ve Dr. John C.Lilly’in deneyleri bunlara örnektir.)

    Dr. John C. Lilly
    -Kâinatı dinliyordu

    Türler arası iletişim ve insan bilincinin doğası hakkında öncü çalışmalar yapan Amerikalı John C. Lilly, insan zihninin sınırını arıyordu.

    Deli mi dâhi mi olduğu hep tartışılan Dr. John C. Lilly Türler arası iletişimi araştırıyor ve yunusları ‘duyduğunu’ iddia ediyordu

    Dr. John Cunningham Lilly, 86 yaşında öldü. Yazar, araştırmacı ve mucit Lilly, evini sık sık ziyaret eden Ram Daas, Werner Erdhard ve Timothy Leary gibi isimlerle birlikte türler arası iletişimi bilimsel araştırma konusu olarak ele almıştı.

    -İzolasyon tankları

    Uzun yıllar boyunca Lilly ile birlikte çalışan Jennifer Yankee Caulfield, “Bazıları onun çok parlak olduğuna inanıyordu, bazılarıysa tümden çıldırmış olduğuna. Bence her iki görüş de doğruydu” diyor. Caulfield ve Lilly, 1980’li yılların başında yunuslara bilgisayarda üretilen yapay bir dili öğretmeye çalışmıştı. Ama Lilly’ye asıl ün kazandıran 1950 yılında geliştirdiği ‘izolasyon tankı’ oldu. Lilly, ‘insan bilinci’nin gerçek yapısını çözmek için izolasyon tankı içinde dışarıdan gelen tek bir uyaran bile olmadan oturmayı gerektiren birtakım deneyler yapmıştı. Bu deneyler hakkındaki notlarından birinde şöyle yazmış:

    “Yunuslarla dolu havuzun üzerinde, buraya yerleştirilmiş bir izolasyon tankının içinde oturuyordum. Birdenbire yunusların konuşmasına katıldım. Çıldıracak gibi oldum, çok şey söylüyorlardı ve çok hızlı anlaşıyorlardı…”

    Dr. John C. Lilly, yunuslarla ilgili deneyimlerini, ‘İnsan ve Yunus’, ‘Yunus’un Zihni’ de dahil 19 kitapta topladı.

    Kızı Cynthia Lilly Cantwell, babasının çalışmaları hakkında “Araştırmaları sadece insanlardan ibaret olmayan bir evrenin varlığını gösterdi” diyor.

    -Algının Kapıları

    LSD gibi halüsinasyon yaratan ilaçlara ilgi duyan Lilly’nin çalışmaları elbette Hollywood’a esin kaynağı oldu: Teorileri iki filmde kullanıldı: Mike Nichols’un yönettiği ve başrolünü George C. Scott’un üstlendiği 1973 yapımı ‘The Day of the Dolphin’ (Yunusun Günü). Ken Russell’ın yönettiği ve başrolünü William Hurt’un üstlendiği 1980 yapımı ‘Altered States’ (Algının Kapıları).

    6 Ocak 1915’te, ABD’nin Minnesota eyaletindeki St. Paul kentinde doğan Lilly, Kaliforniya Teknik Enstitüsü’nden mezun oldu. Daha sonra Dartmouth Tıp Okulu ve Pennsylvania Üniversitesi’ne devam etti ve doktor oldu.

    İkinci Dünya Savaşı sırasında bir yandan yüksek irtifanın insan üzerindeki etkileriyle ilgili araştırmalar yaparken bir yandan da psikanaliz üzerine çalıştı.

    1950’li yıllarda şişeburunlu yunusların ‘dil’lerini araştırmak için Virgin Adası’nda ve San Francisco’da merkezler açtı. 10 yıl sonra, yine insan bilincinin yapısıyla ilgili araştırmalar doğrultusunda, LSD dahil, halüsinasyon yaratan ilaçlar üzerinde çalışmaya başladı.

    Son olarak ‘Simulations of God/Science of Belief’ (Tanrı’nın Simulasyonu/ İnancın Bilimi) adlı bir kitap hazırlayan Lilly çalışmalarını www.johnclilly.com adresinde tanıtıyordu.

    Derlenmiştir
    Kaynak: http://lovepeaceandharmony.org/profiles/blogs/yunuslar?xg_source=msg_mes_network

    http://universumcorpusnostrum.blogspot.com/2012/10/yunuslar.html?ut…