?> öykü arşivleri - Kişisel Gelişim
Dec 032013
 
1,674 views

Büyükadanın Kargaları

Büyükadanın kargalarıBu öyküyü ikinci elden, çok yakın bir dostumuzdan dinledim.

Daha önceden bilmezdim ama, meğer Büyükadanın kargaları epeyce namlıymış. Hem zeki, biraz da gaddar. Adadaki kedilerin pek çoğu bu kuşlar yüzünden tek gözlüymüşler. Çünkü ada sakinleri tarafından kedilere verilen yiyecekleri hemen bu kargalar sahiplenir, itiraz etmeye kalkan kedilerin de bir gözlerini sakat bırakırlarmış.

Dostumuzun bir yakını Büyükadadanın yerlisi. Evlerinin terasında kendi kullandıkları masanın yanında bir başka masaları daha varmış. Bu masanın üzerine çevredeki kuşların yemesi için yiyecekler bırakırlarmış.

Müdavimlerden bazıları da çevredeki kargalarmış.

Bir gün terasta yaralı bir karga bulmuşlar. Hayvan uçamıyormuş. Dikkatle yakalayıp veterinere götürmüşler. Karganın kanadının kırık olduğu anlaşılmış. Tedavi edilip bakımı yapılan kargayı tekrar uçacak hale gelene kadar terasın bir köşesinde beslemişler.

Bu arada, bizim karganın eşi dostu da çevre çatılardan ve ağaçlardan sürekli olarak bu yapılanları gözlüyormuş.

Zaten kargaların birbirine düşkün oldukları, birbirlerini sonuna kadar savunup korudukları bilinir. Hele bir kargaya zarar vermeye kalkın, ne demek istediğimi hemen anlarsınız…

Derken bizim yaralı karga iyileşmiş ve uçup gitmiş.

Bikaç gün sonra, kargasever dostlarımız terastaki kendi masalarının üzerinde bir kangal sucuk bulmuşlar. Sucuk kendilerine ait değil. Sonunda, bir kuşun, o sucuğu yuvasına taşımaya çalışırken oraya düşürdüğünde karar kılmışlar.

Aradan bir kaç gün geçmiş. Bu sefer, aynı masanın üzerinde poşetiyle birlikte bir kutu baklava…

Ara sıra masanın üzerinde çeşitli meyveler ve benzer yiyeceklerle karşılaşmaları yinelenmiş. Bu işin failinin de iyileştirdikleri karga olduğu konusunda kesin bir yargıya varmışlar.

Ama iş bu kadarla kalsa iyi!

Bir kaç gün sonra, aynı masanın üzerinde hane halkına ait olmayan Rolex marka bir saat bulmuşlar. Çevrelerinde soruşturmuşlar ve saatin değerinin en az 10 beş bin lira olduğunu öğrenmişler. Karga bu sefer işi abartmış…

Dostlarımız apar topar karakola gidip, bir saat hırsızlığının rapor edilip edilmediğini sormuşlar. Yokmuş. Saati karakola teslim etmeye yanaşmamış ve çevredeki evleri tek tek dolaşmaya başlamışlar.

Sonunda, tahmin ettikleri gibi, saatini kaybettiğini söyleyen bir komşuya ulaşmışlar. Ondan, saatin kendisine ait olduğunu belgelemesini istediklerinde adam bir fotoğrafını göstermiş. Kolundaki saat, o saat. Böylece saati sahibine teslim etmişler.

Öykünün devamını bilmiyorum. Sürpriz hediyeler devam etti mi, yoksa kesildi mi?..

Ancak, o karganın minnettarlığını ifade ediş şekli inanılır gibi değil!.. Kendince önemli şeyler getirmiş olmasını anlamak bir derece mümkün. Ancak bu kuşun getirdikleri, insanların değer verip kullandıkları nesneler. Bunun ayırdında.

“Kuş kadar aklı var” türü özdeyişlerin en azından kargaları kapsamaması lazım. Bu hayvanlar hem zeki, hem de duygusal yetkinliğe sahip.

Ceviz, kestane gibi sert kabuklu meyveleri arabaların geçtikleri yere bırakıp kırılmasını bekledikleri, arabalar geçip gittikten sonra da kabuğu kırılan meyvelerin içini yediklerine belki siz de şahit olmuşsunuzdur.

Kısacası, karga deyip geçmemek lazım. Fırsat bulduğunuzda siz de çevrenizdeki kargaları gözleyin. Emin olun ki, çok ilginç ayrıntılar yakalayacaksınız.

Ahmet Aksoy

Feb 212013
 
2,666 views

Gaia

Gaia (Kaya), Biz ve Bakteriler

James Lovelock, William Golding’in önerisiyle Kaya (Gaia) adını verdiği hipotezinde dünyanın başlı başına bir organizma olduğunu ileri sürüyor. Avatar isimli bilimkurgu filminde işlenen temel konulardan biri de bu. Eywa, gezegenin yaşayan ruhudur ve gezegendeki tüm canlılarla bir iletişim ağı oluşturur.

Benzer yaklaşımı güneş sistemleri, galaksiler ve makrokozmosun diğer yapıları için de kurgulamamız mümkün.

Aynı durum, mikrokozmos için de geçerli.

Vücudumuzda istenen ya da istenmeyen konuklar olarak pek çok bakteri çeşidinin, virüslerin ve başka mikro organizmaların bulunduğunu bilmek hiç te yadırgatıcı değil. Ancak bu bakteri ve virüslerin pek çoğunun aslında konuk değil de, biyolojik varlığımızın temel yapıtaşlarından olduğunu öğrendiğimde açıkçası şoke oldum! Bu şaşkınlığımın nedeni böyle bir şeyin olanaksız olduğuna inandığım için değil, tam tersine, böyle bir düşüncenin daha önce nasıl olup ta aklıma gelmemiş olmasıydı!

Bu durumda bizler de, tıpkı Gaia gibi, ya da Eywa gibi, pek çok farklı organizmanın oluşturduğu bir ekosistemden başka bir şey değiliz.

Yani bizim sahip olduğumuz zeka da aslında bir tür toplumsal zekadan ibaret. Çünkü bizler, zannettiğimiz kadar yekpare birer organizma değil, daha çok birer mikroorganizmalar topluluğuyuz.

Tıp uzmanları, artık olur-olmaz antibiyotik kullanmaya sıcak bakmıyor. Çünkü bu tür ilaçlar, zararlı mikroorganizmaların yanısıra, ekosistemimizin içindeki yararlı mikroorganizmaları da etkiliyor. Dolayısıyla, kendimize zarar vermiş oluyoruz.

İster Gaia’yı, ister kendimizi ele alalım, varlığımızın temelinde farklı organizmalar arasındaki denge var. Bu dengenin herhangi bir nedenle tek taraflı bozulması, tüm ekosistemin iç dengelerini altüst edecektir. Halen insanlar olarak Gaia’nın dengesini olağandışı bir hızla bozuyoruz. Bu durumda Gaia’nın kendi varlığını koruyabilmesi için kendine özgü bazı mekanizmaları devreye sokması gerekir. Eğer bunu yapamazsa, kaçınılmaz sonla yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Elimizde bu konuda yeterli bulgular olmasa da, dünya üzerinde insanoğlundan önce de insanoğlununkine benzer zekaya sahip canlıların yaşamış olması mümkündür. Eğer onlar da kendi hırslarını yenememişler ve içinde yer aldıkları ekosistemi tek yanlı olarak tahrip edip bozmuşlarsa, büyük bir olasılıkla, sonunda kendi sonlarını hazırlamışlardır.

Gaia, bu konuda tecrübeli olabilir. Eğer öyleyse, bize, gereken yanıtı vermekte gecikmeyecektir. Eğer gecikirse, zaten yeterli tecrübeye sahip değil demektir.

Eğer Gaia, böyle bir durumla ilk kez karşılaşıyorsa, önündeki çetin sınavı nasıl atlatacağı önemlidir. Ya kaderine razı olacak, ya da ne tür önlemler alması gerektiğini deneye yanıla öğrenecektir. Varlığını sürdürebilmesi buna bağlıdır.

Kendimizle ilgili şöyle bir öykü yazalım.
Vücudumuzdaki bazı bakteriler, giderek, baskın organizmalar haline dönüştüler. Kendi sınırlarını belirlediler. Aralarında organları paylaştılar. Zaman zaman birbirlerinin üzerinde yaşadığı organlara göz dikip savaşlara giriştiler. Aynı ekosistemi paylaştıkları diğer mikroorganizmaları hor görmeye başladılar. Teknolojilerini geliştirdiler ve enerji kaynaklarını kendi arzularına göre kullanmaya başladılar. Kendi aralarında yaptıkları değerlendirmelerde, teknolojik olarak ne kadar gelişmiş olduklarını vurgulayıp, böbürlendiler. Üzerlerinde yaşadıkları şekilsiz insan bedenini istedikleri gibi kullanabileceklerine inandılar ve uygulamaya geçtiler. Etraflarındaki hücreleri ve diğer yapıları tamamiyle kendi istedikleri gibi kullanmaya başladılar. İçlerinden bazıları bu konuda dikkatli olunması gerektiğini söylese de gülüp geçtiler. Yüksek sesle itiraz etmeye kalkanları susturdular…

Oysa dışarıdan yapılan gözlemlere göre durum vahimdi. O bakterilerin üzerinde yaşadıkları insan vücudunun ateşi iyice yükselmiş durumdaydı. Kan dengeleri iyice bozulmuştu ve acilen önlem alınması gerekiyordu.

Eğer o insan isimli ekosistem gerekli önlemleri alamazsa, hem kendisi, hem de onunla birlikte yaşayan tüm bakteri topluluklarının sonu gelmiş demekti.

Şu ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerek: sözkonusu bakteriler ile üzerinde yaşadıkları insanın birbirleriyle anlaşmaları pek sözkonusu değil. Tek yapmaları gereken şey, birbirlerinin sınırlarını ve dengelerini dikkate alarak anlayış göstermeleri.

İnsanlar ve Gaia için de aynı şey sözkonusu.

İnsanlar olarak Gaia ile konuşmamız, onunla tartışmamız mümkün değil. Ama haddimizi bilebilir, ona ve diğer organizmalara gereken saygıyı gösterebiliriz. Hepimiz için gerekli dengeleri gözetebilir ve koruyabiliriz. Eğer bu konuda neler yaşanabileceğini görmezden gelmeye devam edersek, ya Gaia’nın önlemiyle tanışacak, ya da birlikte aynı sonu paylaşacağız.

Ben, kendi çıkarımız için bile olsa, sonunda onu anlayabileceğimizi umuyorum.

Ahmet Aksoy

Oct 032012
 
1,958 views

Kartal ve Yeniden Doğuş

Kartal ve Yeniden Doğuş

Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıl kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir karar vermek zorundadır. Kartalın yaşı 40’a vardığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma  gelir. Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır. Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır:

– Ya ölümü seçecektir,

– Ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.

Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürer. Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde, yuvasında kalır. Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.

Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız. Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlarından tam olarak yararlanabiliriz.

Kıssadan Hisse: Yukarıdaki çarpıcı öykü, internette pek çok kaynakta yer almaktadır. Öykünün İngilizce aslı 2007 yılının Mayıs ayında bir slayt-gösterisi olarak internette dağıtılmaya başlanmıştır. Ama asıl önemlisi, bu öykünün tamamiyle kurgu olmasıdır. Çünkü bilimsel olarak kartalların hiç bir türünde böyle bir davranışa rastlanmadığı bilinmektedir. Öykü, güzel bir “internet efsanesi” yaratmıştır ve bize, internette gördüğümüz herşeye körü körüne inanmamamız gerektiğinin önemini vurgulamaktadır.
Kaynağı belli olmayan bu tür öyküler, tıpkı “göz yanılmaları” gibi, eksik bilgiden kaynaklanan “beyin yanılmaları” yaratır ve dikkatli olmamızı gerektirir. Yukarıdaki öykü aslında güzel bir konuyu alıp, yararlı bir şekilde işliyor. Bu nedenle bu öyküyü doğru kabul edip ona inanmak belki tehlikeli sonuçlar doğurmayacaktır. Fakat ne yazık ki hep böyle olmuyor! Bazan öyle düzmece öykülerle karşılaşıyoruz ki, tüm yaşamımızı çok yanlış bir yöne kanalize edebiliyor.
Her şeye rağmen bunlara inanıp inanmamak bizim seçimimizdir ve yaptığımız her seçimin sorumluluğu tamamen bize aittir.

Sep 082012
 
1,240 views

Berber, dükkana giren çocuğu göstererek müşterisinin kulağına fısıldar: “Şu gördüğün dünyanın en aptal çocuğudur. Bak şimdi sana da göstereyim!”

Berber cebinden bir kağıt beş lira, iki de metal birer lira çıkarır. Bir avucuna beş lirayı, diğer avucuna da iki tek lirayı koyar. Sonra çocuğa doğru ellerini uzatarak seslenir: “Gel bakayım oğlum! Bunlardan hangisini seçersin?”
Çocuk, berberin her iki avucundakileri inceler ve sonra metal iki lirayı alıp, dükkandan çıkar.

“Sana demedim mi?” diye güler berber. “Bu çocuk hangi paranın daha büyük olduğunu hiç bir zaman öğrenemeyecek!”

İşi bittiğinde berber dükkanından çıkan müşteri, yolda elindeki dondurmayı yalamakta olan çocuğu görüp seslenir: “Baksana oğlum! Sana bir şey soracağım.”
“Niye beş lira yerine iki lirayı aldın? Daha önce de hep aynı şeyi yapmışsın. Beş liranın daha büyük olduğunu bilmiyor musun?”

Çocuk belli belirsiz gülümseyerek dondurmasını tekrar yalamış: “İyi ama, beş lirayı alırsam, oyun biter!..”

Kıssadan hisse: Karşınızdakine aptalmış gibi davranmak, aslında, sizi o duruma düşürebilir.
Kim olursa olsun, karşınızdakini küçümsemeyin!

Aug 182012
 
1,710 views

Yaşlı Bilgenin Atı

(Bu öykü, Haftalık Kitap Postası Dergisinin 6. sayısında yayınlanmıştır.)

Beyaz AtÖykümüz ünlü Çin düşünürü, Taoizm’in iki kurucusundan biri olan Lao Çu’nun (Lao Tzu) devrinde geçer. Lao Çu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış.

Efendim köyde yaşlı bir adam varmış. Çok fakir. Ama imparator bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan beyaz bir atı varmış ki!.. İmparator at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş, ama adam satmaya yanaşmamış. “Bu at, bir at değil benim için. Bir dost. İnsan dostunu satar mı?” dermiş hep…
Bir sabah kalkmışlar ki, at yok!
Köylüler ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak! Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. İmparatora satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler.

İhtiyar, “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. Sadece ‘at kayıp’ deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”

Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan iki hafta geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş.. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi başına. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.

Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.. “Babalık” demişler.. “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var!”

“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin ilk kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?..”

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden “Bu herif sahiden salak” diye düşünmüşler.

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve bacağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.

Köylüler gene gelmişler ihtiyara.

“Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun uzun süre yürüyemeyecek. Sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın!”

İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru? Hayat böyle küçük parçalar halinde ilerler ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile ülkeye saldırmış. İmparator son bir umutla eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yok gibiymiş. Giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes içten içe biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler..

“Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil, şansmış meğer!”

“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar.. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde.. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin talihsizlik olduğunu sadece Allah biliyor.”

Bir yol biter, yenisi başlar.

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış: “Acele karar vermeyin. O zaman sizin de hiç kimseden farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
Karar, aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa yolculuk asla sona ermez. Bir yol biterken, yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, bir başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.

Hayat çetrefil bir yolculuktur. Güzergahı kimse bilmez. Acele karar vermek, ecele karar vermektir.