?> farkındalık arşivleri - Page 2 of 5 - Kişisel Gelişim
Apr 012014
 
1,291 views

Haiku Ne ki?

Geçen yıl biri bana haiku ile ilgili herhangi bir soru sorsaydı, ilk tepki olarak “Haiku ne ki?” diyeceğimi biliyorum.

Oysa şimdi haiku benim için “yararlı” bir virüs gibi. Her yerde var. Her şeye bulaşıyor. Çok hızlı ürüyor ve bir yandan da olağanüstü hızla evrimleşiyor.

Benim açımdam haiku -en azından şimdilik-, klasik haikunun temel 5+7+5 dize yapısını koruyan ve olabildiğince doğadan esinlenen bir yapı. Kendi açımdan henüz tam bir şiir formu değil. Çünkü henüz haikunun müzikalitesini yakalayabilmiş değilim. Ama eminim ki, o da olacak.

Şimdi size kısaca “haiku”nun ne olup olmadığını özetlemeye çalışayım.

Haiku nedir?
Haiku 3 satırlık bir şiir. İlk ve üçüncü satırları beş heceden, ortadaki satır ise yedi heceden oluşuyor. Geleneksel bir Japon şiiri formu. Konusunu daha çok doğadan alıyor ve yalın bir dille görselleştiriyor. Aynı formu kullanan ama hiciv ögeleri içeren benzer formlar da var. Daha fazla ayrıntı isterseniz, internette çok sayıda kaynak var.

http://jikad.org.tr/cocukhaikuyarismasi/wp-content/uploads/2013/10/Haiku-Nas%C4%B1l-Yaz%C4%B1l%C4%B1r.pdf adresinden indirebileceğiniz pdf dokümanda pek çok ayrıntı ve örnek bulabilirsiniz.

Şu anda haiku benim için sözcüklerle görselleşen bir fotoğraf karesi. O anda ne denk gelirse. Bir stüdyo çalışması değil. Işığı, fonu, duruşu ben tanımlamıyorum. Kendiliğinden. Anlık. Spontane.

“resmini çizer
renkleri boyar haiku
bir an doğadan”

İşte bu nedenle -şimdilik- haiku benim açımdan bir sanatsal obje değil. O bir “farkındalık” aracı. Haiku, yaşama buruk tadını veren minik ayrıntıların farkına varmamızı sağlayan tılsımlı bir gözlük.

Haikunun farkına varışım geçen yıl oldu. Her gün en az bir haiku yazmaya karar verişimin tarihi ise 20 Şubat 2014. Bu tarihin anlamlı bir özelliği yok. Sadece aldığım kararı uygulamaya başladığım tarih. Ve o günden bu yana, ödün vermeksizin uyguluyorum. Bazan günde bir tane yazıyorum, bazan da 5-6 tane birden. Nasıl denk gelirse. Spontane.

Haiku yazmak için özel bir zaman ayırmam gerekmiyor. Bu aralar en verimli haiku atölyem, sabahları ofise gelirken bindiğim Acıbadem-Kadıköy dolmuşu. Günlük haiku kotamın neredeyse tamamını bu 20-25 dakikalık yolculukta dolduruyorum. Baktığım her yerde bir haiku var. Yağmur yağarken dolmuşun camlarında oluşturduğu desenler bir haiku. Ya da bulutlar. Kaldırımda yürüyen, yüzünü görmediğim kadın. Çiçeklerini salkım saçak sergileyen bir badem ağacı… Bunların hepsi birer haiku. Bunların hepsi yaşamımızdan bir an, bir anı. Dolaysız, dolambaçsız.

Bazan da rıhtıma gidiyorum. Deniz, martılar, insanlar… Tıpkı fotoğraf çeker gibi. Bakmayı, görmeyi aşıp, farkına varmayı öğreniyorsunuz.

Haiku, benim farkındalığımı tetikledi. O ayrıntıları görmediğimden değil. Ama o anları sözcüklerle ifade etmeyi kendime bir görev edindiğimden beri, farkındalığımın daha fazla farkına varıyorum. Bu sayede artık daha kolay gülümsüyorum. Çünkü o minik ayrıntılardaki güzelliği içime daha fazla sindirmem mümkün oluyor.

Badem ağaçlarının çiçek açtığını görmemeniz mümkün mü? Aklınızdan, farkında bile olmaksızın “Badem ağacı çiçek açmış.” derken, kuyruktaki binlerce diğer düşünce onu daha sahneye çıkma fırsatı bulamadan gerilere itekleyiveriyor. Badem ağacı çiçek açtığıyla kalıp, bir anda sıradanlaşıyor zihninizde. Belki bir cümle haline bile dönüşemeden. Oysa haiku ile fotoğraf çekmeye karar verdiğinizde, badem ağacını kadraja oturtup ışığını, rengini, dokusunu görmeye başlıyorsunuz. Öyle uzun uzun da değil. En fazla 1-2 dakika içinde. Yaşam akıp gidiyor. Çevrenizdeki herşey de öyle. Zamanı durdurup o anların resmini uzun uzun boyamanız mümkün olmuyor. Sadece bir düğmeye basma fırsatınız var. Ve fotoğraf filminiz sadece 3 kısacık satırdan ibaret.

Haiku, yaşamdan minik kesitler alıyor. Ve size, bu anları dolu dolu yaşama; onların verdiği doyumsuz hazların farkına ve tadına varma fırsatı tanıyor. Haikuyla gülümsemeniz kolaylaşıyor.

Haiku, olağanüstü bir terapidir.

Haiku, reddettiğimiz, sıradanlaştırdığımız günlük yaşamın üzerindeki tozları silkelemektir.

Haiku, gündelik yaşamımızdaki tılsımlı taşı yakalamaktır.

Eğer siz de benimkine benzer deneyimleri bizzat yaşamak istiyorsanız, hemen haiku yazmaya başlayın. Hemen. Ve eğer yardıma ihtiyacınız olursa, benim hep burada olduğumu da unutmayın.

Ahmet Aksoy

Jan 242014
 
1,375 views

Zaman Yönetimi ve Planlama

SaatAtölye Süresi: 8 saat (Teorik bilgiler ve takım projesi)
Tarih: 2 Şubat 2014 – 10.00-18.00
Yer: Çeltikçi Sokak No:3 Yalı Apartmanı Giriş Kat Kadıköy – İstanbul
Atölye Danışmanı: Ahmet Aksoy
İletişim: 0216 450 5784 – 0533 472 7723 – 0533 339 0959
Eposta: gelisim@gamet.com.tr
Web: http://www.gamet.com.tr

Bu atölyeye Kimler Katılmalı?
(Boşa tükettikleri zamanı dentleyebilmek ve zamana bağımlı ilişkilerini yönetmek isteyen)
1- Öğrenciler
2- Eğitimciler
3- İşverenler
4- Yöneticiler
5- Çalışanlar

Atölye Kapsamı:
1- Zaman Nedir? Yönetilebilir mi?
2- Zaman Yönetimi nedir?
3- Farkındalık
4- Öncelikleri Belirlemek
5- Hedef Koyma (SMART/ZAFER)
6- Zaman Tuzakları
7- Zaman Kazandırıcılar
8- Planlama
9- Kişisel Gelişimin Zaman Yönetimine katkısı

Dec 232013
 
1,301 views

Kadıköyün Duvarları Yeniden Canlanıyor

Kadıköy Belediyesinin de desteğiyle son bir kaç yıldır semt duvarlarında rengarenk duvar resimleri boy göstermeye başladı. Bunların yanısıra daha küçük boyutlu  graffitiler de var.

Duvar resimleri ve graffitiler özellikle Rasimpaşa Mahallesinde yoğunlaşıyor. Bu bölgedeki bina sahiplerinin bu girişimlere olumlu bakması, hiç olmazsa karşı çıkmaması önemli bir etken olabilir.

Rasimpaşa Mahallesindeki duvar resimlerini topluca izlemeniz mümkün:  http://graffiti.axtelsoft.com/rasimpasa-mahallesi-sokaklarindan-graffiti-ornekleri/

Rasimpaşa Graffitileri

Donkişot evi graffitilerini şu adreste topladık: http://graffiti.axtelsoft.com/donkisot-evi-graffitileri/

Duvar resimlerinin yoğun olduğu bir başka bölge Moda caddesi. Moda caddesinden alınan fotoğraflara toplu olarak erişmek isterseniz: http://graffiti.axtelsoft.com/moda-caddesinden-graffiti-ornekleri/

Avustralya’nın Melbourne şehri duvar resimleri açısından devasa bir açık sanatevi olarak tanınıyor. Belki ileride Kadıköy de benzer sıfatları hakeder.

Fırsat buldukça ve yerlerini tesbit edebildikçe Kadıköy’deki duvar resimleri ve graffitileri fotoğraflamaya çalışıyorum. Bu fotoğrafları da http://graffiti.axtelsoft.com/ sitesinde sergiliyorum. Sitede dünyanın çeşitli yerlerinden derlenmiş duvar resimleri de mevcut. Özellikle Melbourne’dan çok sayıda duvar resmini burada bulabilirsiniz. http://graffiti.axtelsoft.com/avustralya-fitzrock-brunswick-caddesinden-duvar-resimleri/

Özellikle Kadıköy bölgesinde olmak üzere, çevrenizde bulunan ve sitemizde bulunmayan duvar resimleri ve graffitilere ulaşabilmemiz için bize adreslerini bildirebilirseniz, arşivimizi geliştirmemize yardımcı olursunuz. Eğer mümkünse siz kendiniz de onları fotoğraflayıp bir kopyasını  gelisim@gamet.com.tr  adresi üzerinden bize gönderebilirsiniz.

Bizi izlemeye devam edin.

Ahmet Aksoy

 

 

Dec 062013
 
1,409 views

Savaşın İnsan Yüzlerine İşlediği Nakışlar

Lalage Snow bir İngiliz bayan fotoğrafçı. Aynı zamanda bir haberci ve film yapımcısı.

Lalage, 2002 yılında Bristol Üniversitesi, Antik Çağ Tarihi (Ancient History) bölümünden mezun olmuş. Çeşitli yerel ve uluslararası yayın kurumlarında çalışmış. 2007 yılında London College of Communication’da Fotohabercilik ve Dokümanter Fotoğrafçılık alanında master yapmış.

Çalışmalarını Agence France Press adına yerel muhabir olarak sürdüren sanatçı, özellikle Ortadoğu, Avrupa, Merkez ve Güney Doğu Asya bölgelerinde faaliyet göstermiş. 2010 yılında Kabil’e giden Lalage Snow, 2 yılını aktif savaşın sürdüğü Afganistan’da geçirmiş.

Sanatçı, halen Londra’da yaşıyor.

Aşağıda örneklerini verdiğim fotoğraflar bu döneme ait. Lalage Snow, Afganistan’da görev yapan çeşitli kademelerdeki İngiliz askerlerinin savaş öncesi, savaş sırası ve savaş sonrasındaki fotoğraflarından üçlemeler oluşturmuş. İlk ve son fotoğraflar arasında geçen süre, yaklaşık sekiz ay.

Yorumu sizlere bırakıyorum. Ancak, özellikle gözlerdeki ifadelere, oradaki duygu yoğunluğuna, o bakışlardaki çığlıklara, o bakışlardaki fırtınalara dikkat etmenizi öneriyorum.

lalagesnowwearethenotdead1

Savaşın tahrip edici izlerinin insan yüzlerine kısa sürede nasıl bir oyma, bir nakış gibi işlendiğini görmek çarpıcı. Benzer izler, travma yaşayan insanların hemen hemen hepsi için geçerli. Bu bir trafik kazası, bir yangın, bir deprem veya sevilen bir yakının kaybı olabilir. Her ne olursa olsun, yaşam, tüm bu yaşananlar için yüzümüze birer çentik atmayı ihmal etmiyor.

Özellikle yaşımız ilerledikçe yüzümüzdeki sık yinelenen mimikler, birer trafik işareti gibi kalıcı, kolay görünen izler haline dönüşüyor. Yüz okuma bilimi, işte bu işaretleri algılamamızı ve sistemli bir şekilde okuyabilmemizi sağlıyor.

Sabahları, ya da ne zaman olursa olsun, aynada yüzünüze bakarken göz uçlarınızda kırışık olup olmadığına dikkat edin. Eğer dışarı doğru bir kaz ayağı gibi açılan minik çizgiler varsa, yaşadıklarınız her ne olursa olsun, gülmeye de fırsat yaratıyorsunuz demektir. Ne mutlu size!…

Bir de dudak uçlarınıza dikkat edin. Eğer dudak uçlarınız hep aşağı doğru bakıyorlarsa, artık silkinip kendinizi toparlamanın vakti geldiği açıktır. Çünkü yaşam, herşeye rağmen, güzel! İçiniz kan ağlasa da gülümseyin. Çünkü gülümseme, sizde gülümseme oluşturan anılar için bir çağrışım etkisi yaratır. Geçmişte kalan kötü anıların sizi daha fazla etkilemesine, sırtınıza yüklenmiş duygusal bir kambur haline dönüşmesine izin vermeyin. Sorun varsa, çözümü de mutlaka vardır. Yeter ki siz soruna odaklanmayı bırakıp, çözüme odaklanın.

Aslında hiç kimseyi kandıramadığımızın farkında olun.

İnsanlar, karşılarındaki kişilerin yüzlerini ve beden dilini sezgisel olarak zaten okur. Eğer bunu daha bilinçli bir şekilde yapabilirsek, hem kendimizle hem de çevremizdekilerle daha kolay ve sağlıklı iletişim kurmamız mümkün olur. Deneyin, siz de göreceksiniz.

Lütfen yazılarımızı paylaşın ve bizi izlemeye devam edin.

Ahmet Aksoy

Not: Benzer çalışmalar Claire Felicie tarafından donanma mensupları için yapılmış. Aşağıdaki linkte Felice’nin çalışmalarından örnekler yer alıyor.

Linkler:
http://www.mymodernmet.com/profiles/blogs/lalage-snow-we-are-the-not-dead
http://lalagesnow.com/
http://www.mymodernmet.com/profiles/blogs/portraits-of-marines-before-during-and-after-war
http://clairefelicie.com/

 

Dec 032013
 
1,674 views

Büyükadanın Kargaları

Büyükadanın kargalarıBu öyküyü ikinci elden, çok yakın bir dostumuzdan dinledim.

Daha önceden bilmezdim ama, meğer Büyükadanın kargaları epeyce namlıymış. Hem zeki, biraz da gaddar. Adadaki kedilerin pek çoğu bu kuşlar yüzünden tek gözlüymüşler. Çünkü ada sakinleri tarafından kedilere verilen yiyecekleri hemen bu kargalar sahiplenir, itiraz etmeye kalkan kedilerin de bir gözlerini sakat bırakırlarmış.

Dostumuzun bir yakını Büyükadadanın yerlisi. Evlerinin terasında kendi kullandıkları masanın yanında bir başka masaları daha varmış. Bu masanın üzerine çevredeki kuşların yemesi için yiyecekler bırakırlarmış.

Müdavimlerden bazıları da çevredeki kargalarmış.

Bir gün terasta yaralı bir karga bulmuşlar. Hayvan uçamıyormuş. Dikkatle yakalayıp veterinere götürmüşler. Karganın kanadının kırık olduğu anlaşılmış. Tedavi edilip bakımı yapılan kargayı tekrar uçacak hale gelene kadar terasın bir köşesinde beslemişler.

Bu arada, bizim karganın eşi dostu da çevre çatılardan ve ağaçlardan sürekli olarak bu yapılanları gözlüyormuş.

Zaten kargaların birbirine düşkün oldukları, birbirlerini sonuna kadar savunup korudukları bilinir. Hele bir kargaya zarar vermeye kalkın, ne demek istediğimi hemen anlarsınız…

Derken bizim yaralı karga iyileşmiş ve uçup gitmiş.

Bikaç gün sonra, kargasever dostlarımız terastaki kendi masalarının üzerinde bir kangal sucuk bulmuşlar. Sucuk kendilerine ait değil. Sonunda, bir kuşun, o sucuğu yuvasına taşımaya çalışırken oraya düşürdüğünde karar kılmışlar.

Aradan bir kaç gün geçmiş. Bu sefer, aynı masanın üzerinde poşetiyle birlikte bir kutu baklava…

Ara sıra masanın üzerinde çeşitli meyveler ve benzer yiyeceklerle karşılaşmaları yinelenmiş. Bu işin failinin de iyileştirdikleri karga olduğu konusunda kesin bir yargıya varmışlar.

Ama iş bu kadarla kalsa iyi!

Bir kaç gün sonra, aynı masanın üzerinde hane halkına ait olmayan Rolex marka bir saat bulmuşlar. Çevrelerinde soruşturmuşlar ve saatin değerinin en az 10 beş bin lira olduğunu öğrenmişler. Karga bu sefer işi abartmış…

Dostlarımız apar topar karakola gidip, bir saat hırsızlığının rapor edilip edilmediğini sormuşlar. Yokmuş. Saati karakola teslim etmeye yanaşmamış ve çevredeki evleri tek tek dolaşmaya başlamışlar.

Sonunda, tahmin ettikleri gibi, saatini kaybettiğini söyleyen bir komşuya ulaşmışlar. Ondan, saatin kendisine ait olduğunu belgelemesini istediklerinde adam bir fotoğrafını göstermiş. Kolundaki saat, o saat. Böylece saati sahibine teslim etmişler.

Öykünün devamını bilmiyorum. Sürpriz hediyeler devam etti mi, yoksa kesildi mi?..

Ancak, o karganın minnettarlığını ifade ediş şekli inanılır gibi değil!.. Kendince önemli şeyler getirmiş olmasını anlamak bir derece mümkün. Ancak bu kuşun getirdikleri, insanların değer verip kullandıkları nesneler. Bunun ayırdında.

“Kuş kadar aklı var” türü özdeyişlerin en azından kargaları kapsamaması lazım. Bu hayvanlar hem zeki, hem de duygusal yetkinliğe sahip.

Ceviz, kestane gibi sert kabuklu meyveleri arabaların geçtikleri yere bırakıp kırılmasını bekledikleri, arabalar geçip gittikten sonra da kabuğu kırılan meyvelerin içini yediklerine belki siz de şahit olmuşsunuzdur.

Kısacası, karga deyip geçmemek lazım. Fırsat bulduğunuzda siz de çevrenizdeki kargaları gözleyin. Emin olun ki, çok ilginç ayrıntılar yakalayacaksınız.

Ahmet Aksoy

Sep 142013
 
632 views

Hızlı Okuma Atölyesi Katılım Sertifikalarımız Sahiplerini Buldu

Hızlı Okuma Sertifika Töreni

Hızlı Okuma Sertifika Töreni

Bu yaz döneminde peş peşe iki  Hızlı Okuma Atölyesi düzenledik.

Her iki atölyenin katılımcılarına sertifikalarını vermek üzere bugün yeniden bir araya geldik. Küçük bir kutlamanın ardından sertifikaları dağıttık.

Yeni atölyelerde ve sertifika törenlerinde buluşabilmek üzere, en kısa zamanda yeni atölye programlarımızı sizlerle paylaşacağız.

Daha önceki yazı ve duyurularımızda belirttiğimiz gibi, bundan böyle uzun süreli atölyeler yerine, daha kısa süreli ve aşamalandırılmış hedeflere sahip çalışmalar yapacağız.

Yeni çalışmalarımızda, Alfatrans desteğine  giderek daha fazla yer vereceğiz.

Diyafram nefesi ve göz sağlığı yine en çok önem verdiğimiz konuların başında yer alacak.

Tüm katılımcılarımızı kutluyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Ahmet Aksoy – Nilüfer Aksoy

Gamet Gelişim

 

 

Aug 252013
 
1,260 views

Hızlı Okumada Zaferin 5 Kriteri

Aşağıdaki yazı, 19 Ağustos günü başlattığımız “40 saatlik Hızlı Okuma ve Etkin Öğrenme” atölyesinde işlediğimiz konulardan biridir. Yazıda, ders sırasında yaptığımız konuşmanın çözümlemesi esas alınmıştır.

Hızlı Okuma ve Zaferin 5 KriteriBu konu aslında sürekli karşılaştığımız, ama üzerinde yeterince durmadığımız bir konu. İngilizcede SMART (akıllı, zeki anlamını taşıyan) kelimesinin içerdiği harflerle başlayan açıklamaların özetlediği 5 bölümlü bir yapı var. Buna “SMART kriterleri” deniyor. Aynı yapıyı biz Türkçeleştirmeyi tercih ettik. Çünkü herkes İngilizce bilmek zorunda değil ve İngilizce bilmeyen biri için SMART sözcüğü hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Bu nedenle biz de aynı yapıyı, ZAFER sözcüğü ile tanımladık. (Aslında zafer de yabancı kökenli bir sözcük. Ne var ki yaygın olarak kullanıyoruz.)

Bir isteğin, bir arzunun hayal aleminden çıkıp somut, gerçekçi ve erişilebilir bir hedef haline dönüşebilmesi için ZAFER kriterlerinin hepsine uyması gerekiyor.

Şimdi ZAFER kriterlerini kısaca ele alalım.

Z harfinin karşılığı Zamandır. Eğer diğer bütün koşulları yerine getiriyor bile olsa, bir tasarı, bir hayal zaman kavramını çözümlemediyse; yani ne zaman başlayıp, ne zaman biteceği netleşmemişse hayal düzeyinde kalmaya devam eder. Dolayısıyla bu kriterlerden birincisi, -en önemlisi demek biraz abartılı olabilir, çünkü hepsi lazım – birinci kriterimiz: zaman.

Yani bir hedefin gerçekçi, ulaşılabilir hale gelmesi ve anlam kazanabilmesi için zaman faktörünün tanımlanmış olması gerekir.

A harfinin karşılığı Amaçtır. Amacımızın net olması lazım. Hedefimizi saptarken niçin o hedefe yöneldik? Niçin oraya ulaşmaya çalışıyoruz? Amacımız ne? Bunun yanıtını vermemiz gerekli. “İşte öylesine…” diyorsanız, o bir hedef değildir. Ya da “bir yakınım istedi, bir arkadaşım istedi” diyorsanız, o hedef onun hedefi olabilir ama, sizin hedefiniz değildir. Amacınızın çok net belli olması lazım. Bu amac doğrudan sizin yararınıza olmayabilir. Belki başka birilerine yararlı olması için yapmak istiyorsunuz. Gerekçesi ne olursa olsun, kendi amacınızı belirlemiş olmanız lazım.

F harfi ise Fark ve Farkındalıktır. Hedefinizin benzerlerinden farkını bilmeniz lazım. Nasıl gerçekleştirilebilir, ne tür aşamalar gerekli olabilir, bütün bunların farkında olmanız lazım. Yani farkındalığın farkı da burada çok büyük bir önem taşıyor.

E harfi, eskisiyle kıyaslanabilir olma koşuludur. Çünkü bir hedefin ölçülebilme niteliği yoksa, o hedefe ulaşıp ulaşamadığınızı anlamanız bile mümkün olmaz. Oysa “biz hedefimizin yüzde onuna ulaştık, hedefimizin yüzde ellisini hallettik” diyebilmek için onu ölçülebilir hale getirmemiz lazım. Bu ölçü, mutlaka metre, kilogram gibi standart bir ölçü olmak zorunda değildir. Herhangi bir ölçek olabilir. Ancak, şu anki konumuyla, daha önceki veya gelecekteki bir konumuyla kıyaslama yapma olanağını bize sağlaması gerekir. Birazdan örnekler vererek bunları açıklayacağım.

R harfinin karşılığı ise realist, gerçekçi olma özelliğidir. Yani, diğer koşulları yerine getirsek te, realist olmayan bir hedef, ulaşılabilir bir hedef olamayacaktır.

Şimdi, Zafer Kriterlerini kendi konumuzla nasıl bağlayabiliriz? Yani buraya ne amaçla geldik? Yani A harfinin karşılığı ne?
Katılımcı yanıtları:
– Daha hızlı okumak için.
– Zaman kazanmak için.

Peki zaman konusundaki düşünceniz ne olabilir? Atölyenin yapısı gereği başlangıcı-bitişi belli. Hangi günler yapılacağı ve ne kadar süreceği de belli. Dolayısıyla Zaman konusu tanımlı. Sapmalar olursa, ona da bir çözüm üretebiliriz. Örneğin Cumartesi günü için ek bir çalışma koymak gibi… Yani zamanla ilgili tanımsız bir konu bırakmıyoruz.

Peki, hızlı okumak bize ne kazandıracak, bizde ne fark yaratacak?
Katılımcı yanıtları:
– Daha hızlı okuyacağız.
– Ben gelmeden böyle bir çalışmanın yapılacağının farkında değildim…

Ben bir de şunu eklemek istiyorum: Hedefimizi belirledik diyelim. Bu hedef statik olmak zorunda değildir. Hedefler dinamiktir. Örneğin çok büyük bir hedefimiz olabilir. Fakat o hedefe doğru giderken yolda öyle gelişmeler olabilir ki, o hedefimiz anlamını yitirebilir. Ya da o hedefin aslında istediğimizden küçük olduğunun, asıl büyük hedefimizin daha başka bir yerde olduğunun farkına varabiliriz. Ya da bakarız ki, hedefimiz o günün şartlarına göre gerçekçi olmaktan uzaklaştı; daha küçük, daha mütevazi bir hedef bizim için yeterlidir. Kısacası, saptadığımız bir hedefe katı bir şekilde, bir saplantı gibi yaklaşmamalıyız. Kendi kendimize hayali zorluklar yaratmanın bize bir faydası olmaz.

Gerekli koşulları sağlayarak hedefimizi her zaman revize edebilmeliyiz, etmeliyiz.

Örneğin, diyelim ki bu atölyenin sonunda dakikada 500 kelime okumak şeklinde bir hedef koyduk. Ancak atölye çalışmaları devam ederken yeni kazandığımız bilgi ve becerileri de dikkate alarak hedefimizi belki 800’e, ya da 1000’e revize edebiliriz.

Ya da bu çalışmalar sırasında işimizle, okulumuzla, ya da ailemizle ilgili bir takım sorunlar ortaya çıktı ve bizim atölye çalışmalarını istemeden aksatmamıza neden oldu. Bu durumda, 500’lük hedefimizi 400’e de çekebiliriz. Önemli olan, ZAFER kriterlerini tutarlı bir şekilde devrede tutabilmektir. Önemli olan, kendimizi geliştirmektir.

Eskisiyle kıyaslanabilirlik, bu hızlı okuma çalışmalarında ne anlama gelir?

“Bir dakikada okunan kelime sayısı”. Çok net bir ölçeğimiz var. Buna ileride, “ne kadar anlıyoruz”u da katacağız. Ancak biraz farklı bir yaklaşımımız olacak. Çünkü pek çok Hızlı Okuma Eğitmeni, anlama düzeyini belirlemek üzere sınav yapar. Biz buna sıcak bakmıyoruz. Gerekçemiz de şu: stres bu tür çalışmalarda en zararlı etkenlerden birisidir. Yani biz kendimize güvenmiyorsak, kime güveneceğiz? Bu yüzden biz bu çalışmalarımızda diyoruz ki, herkes kendini tartmakla yükümlüdür. Kişiler, kendi zihinlerinde ne olup bittiğini, gelişip gelişmediklerini kendileri farketmeli, anlamlandırmalıdır. Bunu yapamıyorlarsa, zaten farkındalık düzeyleri gerekli seviyeye ulaşmamıştır. Yani böyle bir durumda, hızlı okuma eğitiminin onlara çok büyük bir yarar sağlamaması olasılığı da var. Bu yüzden biz herkese, yani gönüllü olarak bu işe kalkışmış olan herkese gönülden inanıyor ve güveniyoruz. Ve onların da kendilerine güvenmelerini bekliyoruz. Bu yüzden, “Anladın mı? Anlamadın mı?” gibi testler uygulanmasını doğru bulmuyoruz. Aslında, zaten bunlar da yoruma çok açık konular. Okuduğumuz bir konu ile ilgili 10 sorudan tesadüfen birkaç tanesine uygun yanıt verdiğimiz zaman konuyu ne kadar anlayıp anlamadığımızı ölçmek çok gerçekçi değil. Biz bu değerlendirmeyi, kendimize güvenimizi sarsmadan hayata geçireceğiz.

Realist tarafı da zaten açık. Günümüzde artık bir sürü hızlı okuyabilen insan var. Hızlı okuma yeni icat edilmiş bir araç değil. “Böyle bir şey yapılabilir mi? Yoksa bu bir hayal midir?” gibi sorulara artık gerek kalmıyor.

Kısacası, ben genel olarak bu ZAFER kriterlerinin sadece hızlı okuma için değil, hayatın her alanında, irili ufaklı her türlü hedefe uygulanabileceğini, hatta uygulanması gerektiğini düşünüyorum ve bunu sizlere de öneriyorum. Bu kriterleri uyguladığınızda, yaptığınız çalışmaların eskisine kıyasla çok daha sağlıklı ve verimli geliştiğini farkedeceksiniz.

Zafer, zafer kriterlerini uygulayanlarındır.

Ahmet Aksoy

Aug 072013
 
1,648 views

Uzay Koşullarına Dayanabilen Ayılar

Gözyaşı Damlası, bir çiçek adı.

Gözyaşı Damlası

Gözyaşı Damlası

Eski ofisimizde bir sürü saksıda bu bitkiden vardı.

Bu bitki, muazzam bir üreme mekanizmasıyla donanmıştı. Dalları, toprağa değdiği yerde hemen kök salıyordu. Sarmaşık gibi uzayıp gidebiliyordu gövdesi. Ayrıca, yapraklarının etrafından, kolayca dökülen ve hemen çimlenebilen tohumlar üretiyordu. Susuzluğa dayanıklıydı. Bakım istemiyordu. Kısacası her ortama ayak uydurabilir gibiydi.

Dayanıklılığına ve yaratıcı çoğalma yeteneklerine hayrandım.

Geçen kış başında, küçük bir iç bahçesi olan yeni ofisimize taşındık. Elbette çiçeklerimiz de bizimle birlikte geldi. Onları saksılarıyla birlikte iç bahçemize yerleştirdik. Kışın da hepsini plastik bir örtü altında korumaya aldık.

Havalar kırılıp, serayı kaldırma zamanı gelince hiç beklemediğimiz bir sürprizle karşılaştık. Tüm diğer çiçekler kışı rahatça atlatmışken, Gözyaşı Damlalarının hepsi ölmüştü. Her koşula uyum gösterebileceğini zannettiğim o bitkilerden, tek bir tane bile kalmamıştı. Yapılabilecek hiç bir şey yoktu.

Sonra internetten biraz araştırma yaptım. Ülkemizde genellikle “Gözyaşı Damlası” olarak tanınan bu bitkinin ana vatanı Madagaskar. Latince ismi Bryophyllum daigremontianum. İngilizcede Mother of Thousands, Mexican Hat Plant veya Kalanchoe daigremontiana olarak tanınıyor. Susuzluğa dayanıklı, tropik bir bitki. En zayıf yanı ise düşük ısı koşulları ve yapraklarının ıslanmasıymış. Öyle görünüyor ki, onları kışın soğuğundan korumak amacıyla oluşturduğumuz ilkel sera koşulları bu bitkinin ölüm fermanı oldu.

Her canlının dayanabildiği ve dayanamadığı belli doğa koşulları var.

Gözyaşı Damlası yüksek ısı ve susuzluk koşullarına çok iyi dayanabilirken; ıs düştüğünde veya nem oranı yükseldiğinde her şey tersine dönüyor.

Pek çok canlının dayanıklı olduğu “aşırı” koşullar tek taraflı. Ya yüksek ısıya dayanabiliyor, ya da düşük ısıya; ya aşırı suya dirençli, ya da aşırı susuzluğa… Kış uykusuna yatabilen ağaçlar bu konuda biraz daha şanslı.

“Çok aşırı” koşullara dayanabilen bazı canlılar da var. Örneğin pek çok canlı en fazla 70 derece santigratlık bir ısıya dayanabilirken, bazı krater göllerinde kaynar suyun içinde yaşayan balıklar var. Okyanus tabanında yaşayan ve binlerce atmosferlik basınca dayanabilen canlılar biliyoruz. Yine deniz diplerindeki volkanik bacaların çevresinde, yüksek ısı ve kükürt yoğunluklu ortamda yaşayabilen bazı mikroorganizmalar ve solucanlar var. Toprağın yüzlerce metre derinliklerindeki basınç altında yaşayan organizmalar da keşfedildi.

Ancak, öyle bir yaratık var ki, dayanabildiği “çok aşırı” doğa koşullarıyla gerçekten parmak ısırtıyor. Bu canlının adı: Su Ayısı. Adında ayı geçse de, bu hayvancıkların boyutları 1 milimetreyi bile bulmuyor.

Su Ayısı - (Wikipedia)

Su Ayısı – (Wikipedia)

Su Ayısı yada tardigrade isimli bu yaratıklar hem suda, hem de karada yaşayabiliyor. Hatta suyun hiç olmadığı ortamlarda bile. -200 C (-328 F) seviyesindeki düşük ısıya dayanabiliyor. Onları öldürmeden +150 C (+300 F) kadar ısıtabiliyorsunuz. Normal atmosfer basıncının 6000 (6 bin) katına ve insanlar için ölümcül olan radyasyonun binlerce katına dayanabiliyorlar.

2007 yılında yapılan bir deneyde dış uzay boşluğunda, vakum ve güneş radyasyonuna 10 gün boyunca açık bırakılan deneklerden %68’i canlı kaldı ve bunların bir kısmından da sağlıklı yavrular üredi.

Aşağıdaki videoda bu ilginç yaratıklar tanıtılıyor (ingilizce).

Açıkçası, biz insanlar, keyfi davranışlarımız sonucunda dünyamızı yaşanmaz hale getiriyor olsak ta, evrimin yaşamla ilgili pek çok B planı olduğunu görmekle biraz teselli buluyorum.

Demek ki, biz kendi gezegenimizi havaya uçurup milyarlarca parçaya ayırarak uzay boşluğuna savursak bile, uygun zaman ve koşulları bekleyen sayısız yaşam tohumu o koşullarda bile varlığını koruyabilecek.

Ahmet Aksoy

Kaynaklar:
http://www.drought-smart-plants.com/spotted-leaves-with-tiny-baby-plants.html#.UgIHAo17IVk
http://homeguides.sfgate.com/care-bryophyllum-daigremontianum-plant-22308.html
http://blogs.smithsonianmag.com/science/2012/09/how-does-the-tiny-waterbear-survive-in-outer-space/
http://www.youtube.com/watch?v=7W194GQ6fHI
http://en.wikipedia.org/wiki/Tardigrade
http://serc.carleton.edu/microbelife/topics/tardigrade/index.html
http://sun.iwu.edu/~tardisdp/tardigrade_facts.html

Aug 032013
 
1,714 views

Eski Yazı Türleri

İnsanlık tarihi boyunca, çeşitli uygarlıklar tarafından pek çok yazı sistemi geliştirilip kullanılmış.

Bunlardan bazıları tamamiyle yok olmuş.

Bazılarına ait ufak tefek örnekler var ama, hala çözülememiş. (Girit Hiyeroglifleri, Olmec Yazıları, vb)

Crete_-_Phaistos_disk_-_side_A

Girit Phaistos Diski A yüzeyi

Bilinen yazı sistemlerinin çoğu balmumu veya kil tabletler, taşlar, ağaç kabukları, bitkiler, hayvan derileri, hayvan kabukları gibi nesnelerin üzerine işlenmiş. Buna karşın, İnkalarınki gibi iplikler ve düğümlerle gerçekleştirilmiş yazı sistemleri de var. Bunların dışında, tamamiyle ortadan kaybolan ve dayanıklı malzemeler kullanmadıkları için geriye kalıcı izler bırakmayan uygarlıklar da olabilir.

Yazıları oluşturan işaretler bazan kabartmalar halinde, bazan oyma yapılarak oluşturulmuş. Bazan da boya veya mürekkep kullanılarak, fırça veya özel kalemlerle uygulanmış.

Öyle görünüyor ki, ilk yazılı kayıtlar ağırlıklı olarak sahip olunan ya da bir başka yere veya kişilere aktarılan arazi, hayvan, tahıl gibi malların sayımlarını içeriyor. El ve ayak parmaklarının toplamından daha fazla miktarların ortaya çıkışı, bu kayıt sistemlerini de zorunlu hale getirmiş olmalı.

Bütün bu gelişmelerin yerleşik düzene geçişten sonra ortaya çıkmış olması da çok mantıklı. Avcılık ve toplayıcılıkla geçinen toplumlarda kayıt tutma gibi gereksinimlerin önemli bir zorunluluk haline dönüşmesi gerekmemiş olabilir. Ancak yerleşik düzene geçtikten ve çiftçiliğe ve hayvan üretimine başladıktan sonra bu konu birdenbire çok önem kazanmış olmalı. İhtiyaç fazlası ürünlerin saklanması ve giderek meta haline dönüşmesi de önemli.

Bilinen en eski balmumu tablet 1986 yılında Kaş yakınlarındaki Uluburun’da bir gemi batığından çıkarılmış. Ait olduğu dönem MÖ 1400.

397px-Linear_B_Musée_archéologique_de_Mycènes

Balmumu Tablet -Linear_B_Musée_archéologique_de_Mycènes

Sümerler MÖ 3000 yıllarında kil tabletlerin üzerine piktogramlarla yazı yazmaya başladılar. Bu yazı biçimi zamanla çivi yazısına dönüştü.

Eski Mısırlıların kullandığı hiyeroglif yazısı da bir tür piktogramdır. Hiyeroglifler taş oymacılığının yanısıra papirüsler üzerine uygulandı.

İnkaların iplik-düğüm sistemi kipu hala gizemini koruyor. Sayısal kayıtlar çoğunlukla çözülmüş olsa da, farklı bilgiler içerdiği düşünülen ve hala çözülememiş olan kipu örnekleri de var. Bu sisteme ait sayısız kaynağın İspanyol sömürgeciler tarafından “kutsal bilgiler içerdiği” gerekçesiyle imha edildiği belirtiliyor.

Hiyeroglif örneği

Mısır Hiyeroglif Yazısı

İnka Kipu

İnka Kipu

Bir sonraki yazımda modern alfabenin ortaya çıkış serüvenini ele almaya çalışacağım.

Ahmet Aksoy

Dipnot: Paranın ortaya çıkışı, yazıdan daha önce olmalı diye düşünmüştüm. Oysa, öyle değilmiş. Para yerine geçen küçük salyangoz kabukları ilk kez Çin’de kullanılmaya başlanmış (MÖ 1600). Bu tür kabukların Afrika’da kullanımı 20. yüzyıla kadar devam etmiş. Akdeniz ve Ortadoğu bölgelerinde ise buğday, arpa ve sığır para yerine kullanılmış. Bildiğimiz altın ve gümüş paralar ise MÖ 600 yıllarında Efes civarında ortaya çıkmış.

Kaynakça:

http://mentalfloss.com/article/12884/7-ancient-writing-systems-havent-been-deciphered-yet
http://www.jamesrobertson.com – History of Money
http://en.wikipedia.org/wiki/Wax_tablet
http://en.wikipedia.org/wiki/Quipu
https://en.wikipedia.org/wiki/Hieroglyph
(526 kez okundu)

Jul 302013
 
2,821 views

Dunning-Kruger Sendromu yada Cahil Cesareti Sendromu

Dunning-Kruger Sendromu

Dunning-Kruger Sendromu

David Dunning ve Justin Kruger, 2000 yılında Psikoloji dalında Nobel Ödülü kazanan iki psikologun isimleri. Bu psikologlar New York Stern School of Business’ta görevli. Yaptıkları deneysel çalışma, Journal of Personality and Social Psychology dergisinin 1999 Aralık sayısında yayınlanmış.

Özetle şunu bulmuşlar: İnsanların kişisel güvenini bilgi değil, asıl bilgisizlik arttırıyor.

İşte bu büyük çelişki, “Dunning-Kruger Sendromu” olarak adlandırılıyor.

Aslında çok yeni bir bulgu değil. Türkçede buna “cahil cesareti” diyoruz.

Charles Darwin aynı durumu kibar bir dille “Cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok özgüvene sebep olur.” diyerek açıklamış.

Bertrand Russell ise bu gözlemi çok daha acımasız bir dille somutlaştırmış: “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.

Dunning ve Kruger’in vardığı sonuçlar şunlar:

Belli bir konuda yetersiz olan kişiler:

  1. Kendi niteliklerini abartma eğilimindedirler
  2. Başkalarının o konuda sahip olduğu yetenekleri kavrayamazlar
  3. Kendi yetersizliklerinin farkında değillerdir
  4. Eğer bu konuda eğitim görürlerse, eski yetersizlik ve bilgisizliklerinin farkına varırlar

Dunning ve Kruger, Cornell Üniversitesinde 45 öğrenciden oluşan bir gruba çeşitli sorular içeren bir test uyguladılar. Testten sonra da aynı öğrencilere test sonuçlarından nasıl bir başarı beklediklerini sordular.

Testteki başarı oranı en düşük (%10 ve altı) grupta yer alanlar, kendi başarı oranlarını %60 olarak tahmin ettiler. Bu gruptan bazıları, aslında başarı oranlarının %70’lere kadar çıkabileceğini de söyledi.

Öte yandan test sonuçları en yüksek olan (%90 ve üzeri başarı gösteren) diğer gruptaki öğrenciler ise, başarı oranlarını sadece %70 olarak tahmin ettiler.

Bu durumu günlük yaşamda, çevrenizde, hatta kendinizde gözlemlediğiniz zamanlar mutlaka olmuştur.

Bir konuda uzmanlaştıkça, aslında bilginizin ne kadar eksik olduğunu daha çok farkedersiniz. Oysa sizin uzmanlık alanınızla ilgili bilgi düzeyi çok zayıf olan bir çok kişi, sizin konularınızla ilgili ahkam kesmekten çekinmezler.

“Bilgi olmadan fikir sahibi olan” bu kişileri kendi bilgilerinizle altetmeniz mümkün değildir. Çünkü gerçek durumun farkında değillerdir. Sadece içinde bulundukları yetersiz bilgi ve beceri düzeyi nedeniyle, kendilerini sizden daha yetkin görme eğilimindedirler.

İzleyicilerin futbolculardan, hastaların doktorlardan daha kolay hüküm verebilmeleri de bundan kaynaklanır.

İş yaşamında bilgi ve beceri yoksunu yetkililerin varlığı bu kişilerin kendilerine duyduğu aşırı güvene dayanır. Asıl bilgi ve beceri sahibi olanların gereksiz yere geride durması, meydanı bu insanlar lehine boşaltmaktadır.

Bu ikilemi çözmenin tek yolu, tüm insanların her konuda bilgi düzeyini arttırmak gibi görünüyor olabilir. Ancak, yaşadığımız bilgi çağında bunu gerçekleştirebilmek artık bir hayalden başka bir şey değildir. Kısacası, çözüm, gerçek bilgi sahiplerinin bu ikilemin farkında olarak davranmaları, kendi bilgi ve becerilerinden şüphe etmeyi bir kenara bırakmalarıdır.

Uzmanlaştığımız konulardaki özgüven eksikliğini gidermek için EFT ve hipnoz gibi bilinçaltına yönelik araçlardan yararlanmak mümkün olabilir. Çünkü konuyu mantıksal olarak çözümlemek yeterli değildir. Asıl bilinçaltının ikna edilmesi ve koruyucu duygusal tepkilerinin yumuşatılması gerekir. Bu yaklaşım mevcut ikilemi gidermese de, bilgi ve beceri sahibi kişilerin kendilerinden daha hoşnut olmasına ve gündelik gerçekleri kabullenmelerine yardımcı olur. Bu durumun farkında olmak, sorunun çözümü için gereken en kritik bilgidir.

Bilgi ve beceri artışının getirdiği bu ikilemi, karanlık bir gecede, elimizdeki fenerle etrafı aydınlatmaya benzetebiliriz. Fenerin aydınlatma gücü arttıkça, karanlığın büyüklüğünün daha fazla farkına varırız. Ancak, bu farkındalığın bir korku, bir çaresizlik, bir değersizlik duygusuna dönüşmesine asla fırsat vermemeliyiz.

Kişisel Gelişim bu açıdan büyük önem taşır. Çünkü bize öğretildiği gibi bardağın sadece boş tarafıyla ilgilendiğimiz sürece, mutsuzluk, eksiklik ve çaresizlik peşimizi bırakmayacaktır. Kendimize güvenmeyi, kendimizi tanımayı ve kendimizi olduğumuz gibi kabullenmeyi başarmak zorundayız.

Ahmet Aksoy

Kaynaklar:

http://en.wikipedia.org/wiki/Dunning%E2%80%93Kruger_effect

http://xa.yimg.com/kq/groups/21587583/1002473080/name/Dunning.pdf

http://www.psychologytoday.com/blog/evolved-primate/201006/when-ignorance-begets-confidence-the-classic-dunning-kruger-effect

http://krugman.blogs.nytimes.com/2013/03/19/the-dunning-kruger-madoff-effect/?_r=0