?> denemeler arşivleri - Page 2 of 3 - Kişisel Gelişim
Feb 142014
 
1,765 views

Memelerle İlgili Bilinmeyenler ve Memelerin Önemi

lambaÜzgünüm ama, sözünü ettiğim “meme”lerin, büyük olasılıkla, sizin ilk aklınıza gelen “meme”lerle bir ilgisi yok! Yandaki fotoğraf ta sadece bir lambaya ait.  Bu tür örnekler, zihnimizin çok basit araçlar kullanılarak, kolayca yönlendirilmeye açık olduğunu gösteriyor.  İster açıkça, ister kamufle edilerek yapılsın, sonuç pek fazla değişmiyor. Biz de affınıza sığınarak hem başlığı, hem de görüntüyü önemli bir konuya, bilinmeyen bir kavrama dikkatinizi çekmek için bu şekilde düzenledik.

Başlıkta sözünü ettiğimiz “meme” sözcüğünün aslı İngilizce. Okunuşu “mîm” şeklinde ve Türkçeye “mem” olarak girmiş. (TDK güncel sözlüğünde yer almıyor olsa da, wikipedia, uludağ sözlük, vb kaynaklarda mevcut.)

Bu kavramı ilk kez Richard Dawkins 1976 yılında yayınlanan “Gen Bencildir” (The Selfish Gene) adlı kitabında ortaya atmış.

Wikipedia bu sözcüğü “bir kültür içinde kişiden kişiye yayılan fikir, davranış veya stil” olarak betimliyor.

Ezgiler, düşünceler, sloganlar, moda, mimari, mem örnekleridir. Genlerin sperm ya da yumurtalar yoluyla bir bedenden diğerine atlayarak gen havuzunda çoğalmaları gibi, memler de, geniş anlamda taklit (etkileşim) denebilecek bir süreç yoluyla, bir beyinden diğerine sıçrayarak kendilerini çoğaltırlar.

Rasgele vereceğimiz bazı mem örnekleri şunlar olabilir:
Ezgiler
Düşünceler
Sloganlar
Moda
Mimari
Çömlekçilik
Ölümden sonraki yaşama inanmak
Şiirler
Romanlar
Öyküler
Fıkralar
Resimler
Karikatürler
Duvar resimleri
Graffitiler
Kaya resimleri
Yazılar
Hızlı Okuma
Yoga
Şehir efsaneleri
Argo

Nasreddin Hoca, Karagöz ve Hacivat ta birer mem odağıdır.

Memler, genlerin karşı karşıya kaldığı biyolojik evrimleşmeye benzer şekilde seçilime uğrar ve zaman içinde gelişerek olgunlaşır. Ya da kaybolup gider.

Susan Blackmore, Dawkins’in önermelerini daha karmaşık mem yapılarına uygulayan mempleks kavramını ortaya atmıştır. Mempleks, bir araya gelmiş ve birbiriyle güçlü bir şekilde etkileşen memlerden oluşur. Bu bakış açısıyla din ve bilim birer memplekstir. Oysa Dawkins dini “zihnin virüsü” olarak görmüştür.

Mem kavramı, pazarlama alanında “Memetic Marketing” biçiminde etkin bir şekilde yerini buluyor. “Viral Marketing” de aslında bir tür “Memetic Marketing” olarak tanımlanabilir.

Memlerin başarısı, genler gibi üç temel unsura bağlı görülüyor:
1- Uzun ömürlülük,
2- Doğurganlık,
3- Kopyalama sadakati (fidelity)

Son yıllarda ülkemizde yaşanan ahlaki değişim; “dürüstlük”, “hakkaniyet” gibi niteliklerin yerine “dayısı olmak”, “kazanç uğruna herşeyi mübah görmek”, “benim memurum işini bilir” gibi yeni memlerin devreye girmesiyle gerçekleşti. Bu memlerin toplumsal bütünselliği çürüterek, sonunda bir toplumsal çöküşe yol açması kaçınılmaz gibi görünüyor. (Yine de bu çöküşün, Anka Kuşunun kendi küllerinden yeniden doğması gibi yeni ve daha sağlıklı bir toplumsal yapılanmaya dönüşmesi mümkün.)

Eğer çok geç kalmadan memetik bir çıkış yolu bulunamazsa, tarihin çöplüğüne doğru hızlanarak gitmeye devam edeceğiz demektir.

Ahmet Aksoy

Kaynaklar:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mem
http://en.wikipedia.org/wiki/Meme
Gen Bencildir, Richard Dawkins
The Selfish Gene, Richard Dawkins
http://www.uludagsozluk.com/k/mem/
http://www.bisav.org.tr/yayinlar.aspx?module=makale&yayinid=183&menuID=3_3&yayintipid=3&makaleid=1086
http://www.tevfikuyar.com/2011/acik-bilim-radyo-programi/acik-bilim-radyo-programi-10-bolum-memetik.html
http://pazarlamabitanedir.blogspot.com/2010/04/memetic-marketing-memetik-mimetik.html

Jan 292014
 
1,892 views

Kuantum Sıçraması ve Paralel Evrenler

Burt Goldman ismini duydunuz mu? Ya “Kuantum Sıçraması” (Quantum Jumping) kavramını?

Kaynak: wiredcosmos.com

Kaynak: wiredcosmos.com

Bu görüş, tıpkı bir elektronun yer aldığı yörüngedeki konumunun belirsizliği gibi, düşünsel yapımızın da paralel evrenlerin bir bileşkesi olduğunu ileri sürüyor. Goldman bu durumu bir adım daha ileri götürüp, zihnimizin, bu paralel düşünsel evrenlerle iletişim kurabileceğini ve bilgi alış verişinde bulunabileceğini söylüyor.

Tez şu: sonsuz sayıdaki paralel evrenlerden birinde mutlaka istediğimiz bilgi ve beceriye sahip bir ikizimiz (doppelganger) mevcuttur. Eğer bu ikizimizle zihinsel bağlantı kurarsak, ondan gereksinim duyduğumuz bilgi ve becerileri alıp, kendi evrenimizde yararlanabiliriz.

Goldman, bu konuda kendisinden örnek veriyor. Daha önce hiç fotoğrafçılık deneyimi olmadığı halde; fotoğraf ustası olan bir paralel evren ikiziyle bağlantı kurarak fotoğraf çekmeye başlıyor ve kısa bir süre sonra o kadar başarılı oluyor ki, çektiği fotoğraflar özel sergi salonları ve seçkin müzeler tarafından kabul görüyor.

Benzer uygulamaları resim ve müzik alanlarında da tekrarlıyor ve büyük başarılara imza atıyor.

Goldman’ın “Quantum Sıçraması” olarak adlandırdığı bu yöntem bir giz değil. Aslında bunu, basit bir oto-hipnoz tekniği olarak ta tanımlayabiliriz. Şahsen bu konuda bütün iyi niyetli denemelerime rağmen bir türlü başarılı olamadım. Genel başarı oranı nedir, o konuda da pek bir bilgim yok.

Ancak, bu konuya biraz farklı bir açıdan bakmak istiyorum.

Teorik olarak sonsuz sayıda evrenden bahsetmek elbette mümkün. Ancak zihnimizin bu evrenler arasında geçişi sağlayabilen bir araç olduğunu kabullenmek doğrusu bana pek fazla mantıklı gelmiyor. Olanaksız olduğunu da söylemiyorum ama, doğru olduğunu söylemek için gerekli en ufak bir ipucuna sahip değilim.

Oysa bu iletişimi, paralel evrenler arasındaki ikizlerimizle değil, zihnimizin farklı katmanları arasında yaptığımızı varsaymak çok daha tutarlı olabilir. Hafif hipnoz altındayken zihnimizin özel konulardaki birikimlerini bilinçli zihnimizin kullanımına sunması mümkün. Daha önce o konuda bilinçli bir çalışmamız ve akademik bir birikimimiz olmasa bile, bilinçaltımızın yaratıcı güçlerini yönlendirerek bir tür beyin fırtınası sonrasında bilinçli zihnimizi donatması pek ala mümkün. Hele bunu büyük bir özgüvenle pekiştirirsek…

Bu durumu, belki de eskilerin “ilham” adını verdikleri zihinsel düzeyi hipnotik bir etkileşim altında ortaya çıkarmakla tanımlayabiliriz.

Bu koşullarda paralel evrenlerin sadece zihnimizde varolduğunu söylemek hiç te çelişkili olmaz. İletişim kurduğumuz da başka paralel evrenler değil, sadece kendi paralel düşünce katmanlarımızdır.

Sonuç olarak, “Quantum Jumping” yönteminin etkili olabileceğini, ancak bunun sadece zihinsel yetenek ve becerilerimize bağlı olduğunu söyleyeceğim.

Belki de bu tekniğin adına da “Kuantum Sıçraması – Quantum Jumping” yerine “Kuantum Zihin – Quantum Mind” demek daha doğru olacak.

Ahmet Aksoy

Jan 122014
 
1,236 views

Komşu Sitelerde Neler Var?

0204686
Zaman Gezginleri

vaybe.axtelsoft.com  sitesinde yayınlanmaya başlayan, bilimkurgu filmleri hakkında kısa görüşler ve linkler. Bilimkurgu meraklıları için.

Dünyada Ekonomik Kırılma

Süper Kampanya 8 saatlik Hızlı Okuma ve Etkin Öğrenme Atölyesi

Süper Kampanya 8 saatlik Hızlı Okuma ve Etkin Öğrenme Atölyesi

8 saatlik Hızlı Okuma ve Etkin Öğrenme Atölyesi Hızlı Okuma, pek çoklarının zannettiği gibi 100 metre yarışlarına benzemez. O bir maratondur. Tempolu bir süreklilik ve dayanıklılık gerektirir. Uzun solukludur. Sunduğu çözümler anlık değil, süreklidir. Size sadece zaman kazandırmakla kalmaz; kişisel ve çevresel farkındalığınızı da geliştirir. Hızlı Okuma sayesinde hem okuduklarınızı, hem de yaşamın kendisini daha []

 

Jan 062014
 
1,717 views

Beynimizin Kapasitesi Niçin Bu Kadar Büyük?

beyinOrtalama bir insan beyninde 100 milyar sinir hücresi, 900 milyar da glial hücre var. Bu, toplam bir trilyon hücre birbirleri ile çeşitli bağlantılar yapıyor. Yani, muazzam bir kapasite söz konusu. (Bildiğimiz evrende var olduğu hesaplanan yıldız sayısı kadar sinirsel bağlantı.)

Homo sapiens beyninin yaklaşık 50 bin yıl önce ortaya çıktığı ve o zamandan bu yana pek bir değişiklik gözlenmediği biliniyor. Tam bir tarih vermek mümkün olmasa bile, modern insanın beyin yapısı ile 50 bin yıl önceki ilkel insanın beyin yapısının aşağı yukarı aynı olduğunu söyleyebiliriz. (Aslında bu süreçte beyin kütlesinin 1500 gramdan 1350 grama düştüğü ve bunun doğal vahşi yaşamın zorluklarından uzaklaşmayla açıklanabileceği belirtiliyor.)

Eğer ilkel insanın beyin kapasitesi gerçek ihtiyacının çok üzerindeyse, bunun mutlaka mantıklı bir açıklaması olmalıdır. Çünkü evrim bu kadar büyük sıçramalar yapmaz.

Belki de, aslında beyin kapasitemizin sandığımız kadar da büyük olmadığını, hatta ilkel dönemde hayatta kalabilmek için atalarımızın bu kapasiteye gerçekten de ihtiyacı olduğunu söylememiz gerekir.

Bu konuda hala çok net bir görüşe sahip değilim.

Belki de insanlık tarihi bildiklerimizden çok daha farklı bir yönde gelişti.

Küçük bir olasılık, dünya dışı gelişmiş canlıların dünya üzerindeki ilkel gelişime bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde müdahale etmiş olmaları. Böyle bir durumda, henüz kullanılmayan bir kapasitenin varlığı mantıklı hale geliyor.

Bir diğer olasılık, insan neslinin bundan önce de belli uygarlık seviyelerine ulaştığı; daha sonra bu uygarlığın ya da uygarlıkların ortadan kalktığı olasılığı. Üstelik bu döngü birden çok kez yinelenmiş bile olabilir. Yani insanın ortaya çıkışı, bildiğimiz tarihlerden çok daha eskilere uzanmaktadır. Bu tezi savunanlar da var.

Üçüncü olasılık ise, beyin kapasitemizin aslında zannettiğimiz kadar büyük olmadığıdır. Bilim adamları henüz beynimizin tüm gizemlerini çözebilmiş değil.

Özellikle dünyanın bir çok yerinde bulunan megalitik yapılar insanın kafasını karıştırıyor. Örneğin, farklı coğrafik bölgelerde bulunan piramitlerin yapısal benzerlikleri çok şaşırtıcı. Bunun da ötesinde hayal gücümüzü zorlayan ve yüzlerce tonluk kaya blokları kullanılarak inşa edilmiş yapılar sözkonusu. Bu yapıların bir çoğu, bugünün teknolojisiyle bile başarılması güç bir hassasiyetle birbirine kenetlenmiş dev bloklardan oluşuyor. Bütün bunlar, dünya tarihinde bizden çok daha önce gelişmiş ve ileri teknolojiye sahip toplumların yaşadığı; sonra da sadece efsanelerde adı geçecek şekilde yitip gittiklerine ilişkin olasılıkları güçlendiriyor.

Mısır piramitleri, insan gücüyle ve ağaç kütükleri üzerinde çekilerek taşınan kaya bloklarının tabakalar halinde yerleştirilmesinden sonra çevresinin kumla doldurulması ve yeni blokların bir üst seviyeye taşınmasının kolaylaştırılması yöntemiyle inşa edilmiş olabilir. Bu çalışmalarda bazı kaldıraç sistemlerinden yararlanılmış olması da mümkün.

Ancak, yüksek dağ tepelerinde benzeri yapıların (Aztek ve Maya uygarlıkları gibi) nasıl inşa edildiğine dair elimizde hiç bir ipucu yok.

Bu konudaki tezlerden biri, bu tür yapıların gelişmiş bir dünya uygarlığı döneminde yapıldıklarını ileri sürüyor. Ancak böyle bir uygarlığın piramitlerden veya devasa kaya bloklarından oluşan yapılardan başka hiç bir iz bırakmamış olması da ilginç.

Eğer insanlık tarihinin DNA sarmallarımıza kodlanmış olabileceği tezi doğruysa, bu tür bulmacaların çözümüne epeyce yaklaştık demektir.

Bekleyip görelim bakalım!…

Ahmet Aksoy

Not: İnsanlığın gelişimindeki asıl patlamayı sağlayan unsurun bireysel beyin özelliklerimizden çok, ortak toplumsal ve örgütlü zekaya bağlı olduğunu düşünüyorum. Nedeni ne olursa olsun ortak dil, kültür, sanat ve bilimsel alanda sinerjiyi kaybeden toplumlar, geçmişlerindeki tüm başarılara rağmen yitip gidiyor. Acaba insanoğlunun asıl gücü memlerde ve sağladığı bilgi birikiminde mi?

Kaynaklar:
http://www.kigem.com/beynin-kuculmesi-uygarlik-isareti.html
http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=what-is-the-memory-capacity
The Antiquity of Man: Artifactual, Fossil and Gene Records Explored, Michael Brass
Earths Forbidden Secrets Part I Searching for The Past, Maxwell Igan

Nov 122013
 
1,395 views

Bir Dijital Kıyamet Senaryosu

Son dönemlerde, insanoğlunun yeryüzünde -ya da evrende- ne denli kalıcı olabileceği sorusu aklıma daha sık takılır oldu.

İnsanlığın geçmişine yönelik araştırmalardaki temel bulgularımız taş, kemik ve benzeri dayanıklı malzemelerle bağlantılı.

Belki de insanoğlunun geçmişinde teknolojik olarak geliştirilmiş ve bildiklerimizin ötesinde dayanıklı malzemeler yok. Geçmişten bize miras kalanlar sadece büyük kütleli taş yapılar ve taşlara işlenmiş bilgiler. Üstelik bu devasa yapılardan bir çoğu tonlarca ağırlıktaki kaya bloklarından oluşuyor. Ancak bu blokların yerlerine hassas bir şekilde nasıl oturtulduğuna ilişkin yeterince sağlıklı bilgilere sahip değiliz.

Tablet, papirüs, kağıt ve benzeri ortamların üzerine kaydedilmiş yazılı bilgiler ise hem çok yeni, hem de dayanıksız.

Günümüzde tüm kayıtlar elektronik ortama odaklanmış durumda. Yeni kayıtlar oluşturma ve mevcutları çoğaltma konusunda çok fazla esnekliğe sahibiz. Buna rağmen, bir enerji kaosu, mevcut dijital bilgilerimizin çok büyük oranda yitirilmesine neden olabilir.

Bu konuda daha önce yapılmış bir girişim var mı bilmiyorum ama, insanoğlunun teknolojik birikimlerinden en azından temel nitelikte olanlarının elektronik ortam dışında da kayda geçirilerek korumaya alınması, çok önemli ve yararlı olabilir.

Manyetik meteorlar nedeniyle oluşan teknolojik krizlere ilişkin bazı bilimkurgu öyküleri/ filmleri var. Ancak bildiklerimde, kriz eninde sonunda atlatılıyor.
Ya atlatılamayacak büyüklükte veya çok uzun sürebilecek bir durumla karşılaşılırsa ne olur?

Yani elektrik şebekeleri, elektrikli ve elektronik araçlar, haberleşme ve bilgiişlem sistemleri kullanılamaz hale gelirse ne olur?

Önce kendi halimi düşünüyorum: Yazmış olduğum yüzlerce yazı bir anda kaybolacak. Çünkü neredeyse tamamı internet üzerinde veya bilgisayarımda kayıtlı. Elle not tuttuğum sadece bir kaç not defteri mevcut. Bunlara yazdıklarım ise sadece kısa notlar, bazı algoritmalar ve sorular. Yani sadece bir bulmaca derlemesi.

Peki ne yapabilirim?
Tüm yazılarımı kağıda bastırıp arşivlesem, onları nasıl ve nerede koruma altına alabilirim? Eninde sonunda hepsi kağıt.
Ya da yazılarımın hepsini DVD disklerine aktarsam. Bilgisayarlar çalışmasa bile, bu kayıtlar laser ışınlarıyla çentik atılarak oluşturulduğuna göre manyetik alanlardan çok fazla etkilenmeyebilir. Ama bildiğim kadarıyla bu disklerin raf ömrü de 30-40 yıl ile sınırlı.
Teyp bantları ve sabit diskler manyetik esaslı oldukları için, onlara zaten hiç güven olmayacak.
Acaba irice bir kaya bulup hiç olmazsa bazı yazılarımı eski çağlardaki gibi kaya yüzeylerine mi oysam?
En dayanıklısı herhalde bu sonuncusu olacaktır. Manyetik, kozmik ve termal etkilere en fazla dayanabilecek ortam o gibi. Ama ne yazık ki uygulama potansiyeli çok düşük.

Şöyle bir yönteme ne dersiniz?

Dünyanın pek fazla kullanılmayan ama dayanıklı bazı bölgelerinde yer altına bazı üsler yapılır. (Mevcut bitkilerin DNAlarını korumak üzere kurulmuş üsler gibi)
Kayıt ortamı olarak betondan (veya daha dayanıklı başka malzemelerden) yapılmış tabletler hazırlanır ve daha malzeme yumuşak durumdayken bunların yüzeyine önemli bilgiler işlenir. Sertleştirme işleminden sonra bu tabletler sistematik bir şekilde depolanır.
Elbette bu depodaki bilgilerin nasıl kullanılabileceğine dair kayıtlar da bırakılır.
Bu tür depoların mümkün olduğu kadar çok olması, bilgilerin korunma olasılığını arttıracaktır.

Henüz erken olsa da, ileride kullanılabilecek bir başka yöntem daha var: Bilgileri canlı organizmaların DNA sarmallarına işlemek. Hele bu bilgileri insan DNA’sına işleyebilirsek, insanoğlu tamamiyle evrenden silinmedikçe, bu bilgiler otomatikman korunmuş olacaktır.

Ya bütün bunlar zaten yapılmışsa?…

Ahmet Aksoy

Jul 302013
 
2,894 views

Dunning-Kruger Sendromu yada Cahil Cesareti Sendromu

Dunning-Kruger Sendromu

Dunning-Kruger Sendromu

David Dunning ve Justin Kruger, 2000 yılında Psikoloji dalında Nobel Ödülü kazanan iki psikologun isimleri. Bu psikologlar New York Stern School of Business’ta görevli. Yaptıkları deneysel çalışma, Journal of Personality and Social Psychology dergisinin 1999 Aralık sayısında yayınlanmış.

Özetle şunu bulmuşlar: İnsanların kişisel güvenini bilgi değil, asıl bilgisizlik arttırıyor.

İşte bu büyük çelişki, “Dunning-Kruger Sendromu” olarak adlandırılıyor.

Aslında çok yeni bir bulgu değil. Türkçede buna “cahil cesareti” diyoruz.

Charles Darwin aynı durumu kibar bir dille “Cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok özgüvene sebep olur.” diyerek açıklamış.

Bertrand Russell ise bu gözlemi çok daha acımasız bir dille somutlaştırmış: “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.

Dunning ve Kruger’in vardığı sonuçlar şunlar:

Belli bir konuda yetersiz olan kişiler:

  1. Kendi niteliklerini abartma eğilimindedirler
  2. Başkalarının o konuda sahip olduğu yetenekleri kavrayamazlar
  3. Kendi yetersizliklerinin farkında değillerdir
  4. Eğer bu konuda eğitim görürlerse, eski yetersizlik ve bilgisizliklerinin farkına varırlar

Dunning ve Kruger, Cornell Üniversitesinde 45 öğrenciden oluşan bir gruba çeşitli sorular içeren bir test uyguladılar. Testten sonra da aynı öğrencilere test sonuçlarından nasıl bir başarı beklediklerini sordular.

Testteki başarı oranı en düşük (%10 ve altı) grupta yer alanlar, kendi başarı oranlarını %60 olarak tahmin ettiler. Bu gruptan bazıları, aslında başarı oranlarının %70’lere kadar çıkabileceğini de söyledi.

Öte yandan test sonuçları en yüksek olan (%90 ve üzeri başarı gösteren) diğer gruptaki öğrenciler ise, başarı oranlarını sadece %70 olarak tahmin ettiler.

Bu durumu günlük yaşamda, çevrenizde, hatta kendinizde gözlemlediğiniz zamanlar mutlaka olmuştur.

Bir konuda uzmanlaştıkça, aslında bilginizin ne kadar eksik olduğunu daha çok farkedersiniz. Oysa sizin uzmanlık alanınızla ilgili bilgi düzeyi çok zayıf olan bir çok kişi, sizin konularınızla ilgili ahkam kesmekten çekinmezler.

“Bilgi olmadan fikir sahibi olan” bu kişileri kendi bilgilerinizle altetmeniz mümkün değildir. Çünkü gerçek durumun farkında değillerdir. Sadece içinde bulundukları yetersiz bilgi ve beceri düzeyi nedeniyle, kendilerini sizden daha yetkin görme eğilimindedirler.

İzleyicilerin futbolculardan, hastaların doktorlardan daha kolay hüküm verebilmeleri de bundan kaynaklanır.

İş yaşamında bilgi ve beceri yoksunu yetkililerin varlığı bu kişilerin kendilerine duyduğu aşırı güvene dayanır. Asıl bilgi ve beceri sahibi olanların gereksiz yere geride durması, meydanı bu insanlar lehine boşaltmaktadır.

Bu ikilemi çözmenin tek yolu, tüm insanların her konuda bilgi düzeyini arttırmak gibi görünüyor olabilir. Ancak, yaşadığımız bilgi çağında bunu gerçekleştirebilmek artık bir hayalden başka bir şey değildir. Kısacası, çözüm, gerçek bilgi sahiplerinin bu ikilemin farkında olarak davranmaları, kendi bilgi ve becerilerinden şüphe etmeyi bir kenara bırakmalarıdır.

Uzmanlaştığımız konulardaki özgüven eksikliğini gidermek için EFT ve hipnoz gibi bilinçaltına yönelik araçlardan yararlanmak mümkün olabilir. Çünkü konuyu mantıksal olarak çözümlemek yeterli değildir. Asıl bilinçaltının ikna edilmesi ve koruyucu duygusal tepkilerinin yumuşatılması gerekir. Bu yaklaşım mevcut ikilemi gidermese de, bilgi ve beceri sahibi kişilerin kendilerinden daha hoşnut olmasına ve gündelik gerçekleri kabullenmelerine yardımcı olur. Bu durumun farkında olmak, sorunun çözümü için gereken en kritik bilgidir.

Bilgi ve beceri artışının getirdiği bu ikilemi, karanlık bir gecede, elimizdeki fenerle etrafı aydınlatmaya benzetebiliriz. Fenerin aydınlatma gücü arttıkça, karanlığın büyüklüğünün daha fazla farkına varırız. Ancak, bu farkındalığın bir korku, bir çaresizlik, bir değersizlik duygusuna dönüşmesine asla fırsat vermemeliyiz.

Kişisel Gelişim bu açıdan büyük önem taşır. Çünkü bize öğretildiği gibi bardağın sadece boş tarafıyla ilgilendiğimiz sürece, mutsuzluk, eksiklik ve çaresizlik peşimizi bırakmayacaktır. Kendimize güvenmeyi, kendimizi tanımayı ve kendimizi olduğumuz gibi kabullenmeyi başarmak zorundayız.

Ahmet Aksoy

Kaynaklar:

http://en.wikipedia.org/wiki/Dunning%E2%80%93Kruger_effect

http://xa.yimg.com/kq/groups/21587583/1002473080/name/Dunning.pdf

http://www.psychologytoday.com/blog/evolved-primate/201006/when-ignorance-begets-confidence-the-classic-dunning-kruger-effect

http://krugman.blogs.nytimes.com/2013/03/19/the-dunning-kruger-madoff-effect/?_r=0

 

Jun 302013
 
6,091 views

Kaç Tane Paralel Evren Var?

Paralel Evrenler

Hoş ve ilginç bir konu bu!

Sonsuz olasılıklar söz konusu olduğunda her türlü sonlu yapının sonsuz sayıda tekrarlanması kaçınılmaz görünüyor. Bu nedenle, tıpatıp benzer evrenler olduğu gibi; birazcık farklı, çok farklı ve taban tabana zıt evrenler de olmak zorunda.

Tıpatıp benzer ve çok benzer evrenlerin birbirini etkiliyor olması da söz konusu. Diyapozonların rezonansa girmesi gibi tıpatıp benzer evrenlerin de birbiriyle rezonansa girmesi olasılık dahilinde.

Paralel evrenlerin rezonansa girmesi nasıl olur?

Maddeleşmeyi, üst üste çakışan çok benzer evrenler meydana getiriyor olabilir mi? Bir tür durağan dalga gibi…

Fiziksel evrenimiz de belki ışık gibi hem dalga hem de parçacık özellikleri gösteriyordur. Ama böyle bir şeyi saptamaya kalktığımızda, hatta bunu düşündüğümüzde olayın gizi ortadan kalkmayacak mı? Schrodinger’in kedisi bunu anlatmıyor mu?

Paralel evrenlerde sonsuz sayıda kopyalarımızın olması mümkün. Bu paralel evrenlerden bazıları uzayda bizimle hemen hemen aynı yeri paylaşıyor olabilir. Bizim kopyalarımızın da bizimle aynı fiziksel uzayı kullanıyor olmaları bile mümkün. Bu durumda bizim düşünce ve davranışlarımızın aynısı paralel evrenlerdeki diğer kopyalarımız tarafından birebir tekrarlanabilir. Bu demektir ki, aslında biz de başka “ben”lerin birer kopyasından başka bir şey değiliz.

Bu durumda, telepati denen kavramın da, paralel evrenler arasında gerçekleşme olasılığı oldukça fazla. Yani bize ait olduğunu zannettiğimiz düşünceler aslında diğer paralel evrenlerde bizden önce hayat bulmuş olabilir. Ve nereden çıktığını anlayamadığımız düşünsel parazitlerin de benzer şekilde oluşmaları mümkün.

Demek ki, kendimizi ne olmaya, neler yaşamaya hazırlıyorsak, onu olmamız ve onu yaşamamız büyük bir olasılık olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik bu durumu kavramamız bile şart değil. İster bilinçli olarak, ister istem dışı hangi koşulların devreye gireceğini kendi seçimlerimiz belirleyebilir. Üstelik bu seçimleri tamamiyle bir kabullenme haline getirebileceğimiz gibi, sürekli bir başkaldırıya dönüştürmemiz de mümkün.

Paralel evrenlerin varolma olasılığı, bize, hem düşleyebileceğimiz en mükemmel yaşamı; hem de aynı şekilde en dayanılmaz cehennemi yaratabilir. Çünkü tüm olasılıklar aynı anda ve içiçe de geçerli. Bu durumda yapabileceğimiz tek şey diğer olasılıkları hiç kurcalamaya kalkışmadan, yaşadığımız “an”ın getirdiği en yakın olanakları değerlendirmek olabilir mi? Yoksa bu da mı boş?

Çünkü şu anda bir başka evrende halen yazmakta olduğum yazıyı tıpatıp aynen yazan sonsuz sayıda ben olduğu gibi; tüm yazıda sadece tek bir işaret ya da tek bir sözcüğü farklı yazan sonsuz sayıda ben de var… Bu sonsuz sayıdaki benlerden hangisinin gerçek ben olduğunu belirlemeninse hiç bir yolu yok!

Tek çözüm şu görünüyor: Sonsuz sayıda olasılıklarla uğraşmayı bir tarafa bırakıp; sonlu sayıda ve farklılıkları algılanabilen ve paylaşmaya açık benliklerimizin bir bileşkesi olmayı kabullenmek.

Zaten fiziksel, kimyasal ve biyolojik olarak onca devingenliğine rağmen kendi varlığımızı “ben” diye tanımladığımızda da benzer bir yaklaşım sergiliyoruz. Her nefes alış verişimizde vücudumuzdaki milyarlarca atom ve molekül yer değiştiriyor. Bizler durağan varlıklar değiliz. Aksi olsaydı, zaten, yaşamıyor olurduk.

Bu yazıyı tıpatıp aynı yazmış olan sonsuz sayıdaki tıpatıp aynı paralel evrendeki tıpatıp aynı benlerle birlikte tıpatıp aynı anda tıpatıp aynı son noktayı koyuyor ve sonlu ve farklı evrenimize dönüyorum.

Tekrar görüşmek üzere…

Ahmet Aksoy

May 112013
 
2,662 views

Küresel Isınma – Dünyanın Sonu mu Geliyor?

Küresel Isınma

Düzenli televizyon izlemem. Buna rağmen son günlerde bir kac kez “buzullardaki erime” konulu programa rastladım. Bir fotoğraf ekibi -James Maloc (*)- dünyanın çeşitli yerlerindeki buzulların değişimini saat başı çekilen fotoğraflarla belgeliyor. Bu fotoğraflar birer film karesi olarak bir araya getirilince yaşanmakta olan devasa değişimi daha iyi kavramak mümkün oluyor.

“Küresel Isınma” kavramını genel olarak mantıklı bulurum. Çünkü son yüz küsur yıldır ve hızlanan bir tempo ile fosil yakıtları hoyratça tüketiyoruz. Oysa bu yakıtlar, milyonlarca yıllık bir süreçte biriktirilmiş güneş enerjisinden başka bir şey değil. Ve biz bu yakıtın fitilini ateşledik.

Günlük yaşantımızda, aslında neler yaptığımızın pek te farkında değiliz. Pek çok şeyi “gelişme” diye algılıyor, ya da kendimizi böyle kandırmaya çalışıyoruz. Kendimiz için giderek daha konforlu bir yaşam tarzı geliştiriyoruz. Ama bunun karşılığında doğal dengeler üzerinde oluşturduğumuz yıkımı görmezden geliyoruz.

Oysa biz, ancak, doğal çevremizle birlikte varız. Ve çevremizdeki herşeyi tahrip ediyoruz. Bazı toplumları ve insanları da… Bir çok biyolojik tür kaybolup gidiyor.
Ve her yitirilen tür mevcut biyolojik döngü piramidinin temellerini biraz daha zayıflatıyor.

“Brezilya’da bir kelebeğin kanat çırpması, Teksas’ta bir kasırga yaratır” demiş Philip Merilees… Neden olmasın!.. Kaos teorisinin özü bu cümlede yatıyor. Zaten bir çığ da, minik bir kar yumağıyla tetiklenmiyor mu?

Oysa biz, milyonlarca yılda oluşmuş fosil yakıt rezervlerini kısacık bir zaman diliminde tüketiyoruz. Bize öyle görünmese bile, bu bir patlamadır! Zamanın, onbinlerce kez hızlandırılmış halidir bu yaptıklarımız.

Şimdi buzullar eriyor. Hem de dünya tarihinde daha önce hiç görülmemiş bir hızla. Atmosferdeki CO2 oranı, doğal değerlerin çok üzerinde ve dikleşerek tırmanmaya devam eden bir grafik çiziyor. Atmosferin ortalama sıcaklığı artıyor. Bu artış, beraberinde, atmosferik hareketliliği getiriyor. Kasırgaların tahrip gücü büyüyor. Artık ülkemizde bile hortumlar görülmeye başladı. Ara mevsimleri, baharları yitirdik. Ya kış yaşıyoruz, ya da yaz… Tüm atmosferik dengeler bozuldu.

Bu yüzden, önümüzdeki onyıllarda en önemli meta belki de temiz su kaynakları olacak. Doğal su kaynaklarını besleyen dağ buzulları ortadan kalktığında yaşanacak felaketin boyutunu kavramak hiç te kolay değil.

Daha 50 yıl önce, şişelenmiş suların ticari bir mal haline gelmesi anlamsız gibi görünüyordu. Oysa şimdi doğal olarak erişebileceğimiz neredeyse hiç bir su kaynağı kalmadı. Ülkemizin pek çok yöresinde en küçük derelerin bile “enerji üretimi” bahanesiyle özel şirketlere pazarlanması, aslında “su savaşları” senaryosunun sahneye konması için pek fazla beklememize gerek kalmayacağını gösteriyor.

Peki, hala umut var mı?

Elbette var! Ancak bunun, 8-10 milyarlık nüfusa sahip bir dünya için geçerli olduğunu sanmıyorum. Yakın bir gelecekte, dünya üzerindeki insan popülasyonu azalmak zorunda kalacak. Çünkü sağlıklı su ve besin kaynaklarının maliyeti çok fazla artacak gibi görünüyor.

Öte yandan bir başka olasılık daha var. GDOlu ürünlere, kirli su kaynaklarına, karbondioksit oranı yüksek atmosfere dayanıklı nesillerin ortaya çıkması… Çünkü çok büyük bir olasılıkla bu tür insanlar şimdi bile dünya üzerinde yaşıyorlar. Şartlar biraz daha kötüleştiğinde sıradan insanlar için dünyamız bir cehenneme dönecek. Oysa daha dayanıklı olanlar bu durumdan, özel bir şeyler yapmaya gerek duymaksızın karlı çıkacaklar.

Bir diğer grubun ise zayıf bünyelerine rağmen, ellerindeki ekonomik güçten yararlanarak steril(!) ortamlarda yaşamaları mümkün olabilir. Üstelik bu kesim, eğer işe yarar, üretim yapabilen bir robot teknolojisi geliştirmeleri mümkün olursa, bünyesi güçlü insanların varlığına bile ihtiyaç duymayabilirler.

En son senaryo ise, kendi kendilerini geliştirip üretebilen robot teknolojisinin baskın hale gelmesi ve kendilerini dünyanın değişen koşullarına uyumlu hale getirmeleridir. Yapay zeka ile donatılan bu robotların biyolojik ve zayıf insanlara ihtiyacı olmayacaktır. Bu robotlar olağanüstü zor doğa şartlarına dayanabilecek bir yapıda olabilir. Basınçsız ortamlarda veya binlerce atmosferlik basınç altında varlıklarını sürdürebilirler. Çok düşük veya çok yüksek ısıya dayanabilirler. Enerji elde etmek için biyolojik kökenli başka canlılara gereksinimleri olmaz. Daha güçlü ve daha dayanıklı enerji kaynaklarından yararlanabilirler. Bu robotlar insanlara kıyasla çok daha uzun yaşam sürelerine sahip olabilirler. Derledikleri bilgileri birbirleriyle ve daha merkezi birimlerle kolayca paylaşabilirler. Bir robotun tüm bilgi birikimi kolaylıkla bir başka robota aktarılabilir. Bu robotlar uzay şartlarına dayanıklı hale dönüşebilir ve ivme sınırlamalarıyla karşılaşmak zorunda kalmadan uzay yolculuklarına çıkabilirler.

Kısacası, biz, insanlar olarak aklımızı başımıza devşirip, bu akılsızca gidişe dur demediğimiz taktirde Gaia devreye girecek ve gerekenleri yapacaktır.

Dünyanın bir ekosistem olarak, Gaia olarak varoluşunu sürdürmesi için insanoğluna ihtiyacı yoktur. O, bizden önce de vardı, bizden sonra da varlığını sürdürebilir.

Giderek yaygınlaşan bencil tüketim toplumları aslında kendi sonlarını inşa ediyor. Onların başka düşmanlara ihtiyacı yok.

Ahmet Aksoy

(*) Aşağıdaki yaklaşık 14 dakika süren video global ısınma ile ilgili pek çok gerçeği yeniden gözler önüne seriyor:

(*) Aşağıdaki video James Maloc tarafından verilen bir TED konferansını içeriyor: (Bu video ilgili youtube hesabı sonlandırıldığı için artık izlenemiyor. )

Mar 152013
 
1,534 views

Kişisel Gelişim ve Bilimsel Gerçeklik Kişisel Gelişim konusunu, bir çok kişinin bir tür “zırvalar silsilesi” olarak gördüğünü düşünüyorum. Açıkçası, üç-beş yıl öncesine kadar ben de benzer şekilde düşünüyordum.

Ancak, 1990′lardan bu yana bilimsel bilgilerimizde pek çok depremler yaşadık. Yaşamaya da devam ediyoruz.

Örneğin insan beyni ile ilgili temel bilgilerimizden pek çoğu değişti. Bunları sıradan bir vatandaşın gözlemleri olarak yazıyorum. Bize öğrettiklerine göre, ya da daha doğrusu benim aklımda kalanlara göre, insan beynindeki hücreler çocukluk yıllarında tamamlanan çoğalma aşamasından sonra, sadece azalmaya mahkumdu. Ayrıca beynimizdeki bölgelerin yerleşimine bağlı olarak herhangi bir nedenle yitirilen hücreler nedeniyle ilgili fonksiyonlar da zarar görür ve bunu onarmak mümkün olmazdı.

Oysa şimdi “neuro-plasticity” kavramının pek çok örnekle desteklenen işlevlerine baktığımızda; beyin hücrelerinin sürekli yenilendiğini, işlev değiştirdiğini, gerektiğinde başka fonksiyonları üstlenmek üzere başkalaşım geçirebildiğini gösteriyor.

Genetik bilgilerimiz de benzer durumda değil mi? Nöroplastisite kavramının beyin hücrelerimize tanıdığı esneklik, epigenetik kavramlarıyla tüm genetik sisteme de taşınmış durumda. İki artı ikinin kaç edeceği artık sadece genetik kodlarla değil, çevresel koşullar da dikkate alarak belirleniyor.

Benzer değişiklikler bilimin başka alanlarında da yaşanmıyor mu?

İşte bütün bunlar, bilimsel katılığın, yerini daha toleranslı bir bakış açısına terketmesi gerektiğini gösteriyor. Bu esneklik bilimsel doğrulardan vazgeçerek, onlardan ödün vererek değil; bakış ve değerlendirme perspektifimizi biraz daha genişleterek, esneterek yapılmalıdır.

Henüz bilimsel olarak kanıtlanmamış olguları reddetmek yerine, onları bu genişletilmiş perspektife göre değerlendirmek çok daha sağlıklı olmaz mı?

Örneğin eski Çin uygulamaları olan akupunktur veya akupressure sistemleri, insan vücudunda enerji meridyenleri bulunduğunu varsayar.  Ama, bu meridyenlerin varlığı bu güne kadar bilimsel olarak kanıtlanabilmiş değil. Yaygın bilimsel görüş, kanıtlanamayan önerilerin reddedilmesiyle sonuçlanıyor.  Bilimsel olarak kanıtlanamıyorsa reddedelim!

O zaman akla şu soru geliyor: Newton’dan önce yerçekimi yok muydu? Çekim yasalarının işlevini gösterebilmesi için onların yasalaştırılması şart mıdır?

1960′lı yıllarda Kuzey koreli bir profesör olan Kim Bong Han tarafından keşfedilen ve kendi adıyla “bonghan channels, bonghan ducts” olarak anılmakta olan bazı organların enerji meridyenlerinin yer aldığı düşünülen bölgelerde yoğunlaştığı ve akupunktur noktaları üzerinden dış dünyayla alışverişte bulunduğu söyleniyor. Hatta bu organların oluşturduğu ağın kan ve lenf dolaşımı gibi üçüncü bir dolaşım sistemi olabileceği belirtiliyor.

Bu bilgiler, benim uzmanlık alanımın dışında olduğu için net ve kesin bir değerlendirmede bulunmam mümkün değil. Fakat ben şunu yapmanın daha gerçekçi olacağını düşünüyorum: Bilimsel bir açıklaması yapılamasa da benzer koşullarda tekrarlandığında benzer sonuçlar veren uygulamalar gerçeği yansıtır. Burada önemli olan girdilerle çıktıların uyumudur.

Örneğin EFT (Emotional Freedom Techniques) sistemi, bazı akupunktur noktalarına parmak uçlarıyla vurarak uygulanıyor. Ben bu yöntemi kendi üzerimde yüzlerce kez uyguladım ve beklediğim sonuçları aldım. Aynı yöntemi başkalarına da uyguladım ve yine beklenen sonuçlara eriştim. Bu durumda, insan vücudunda enerji meridyenlerinin bulununup bulunmadığı, ya da Bonghan korpüsküllerinin uyarılmasının bilinmeyen bir dolaşım sistemini harekete geçirip geçirmediği beni çok fazla ilgilendirmiyor. Sadece, yaptığım uygulamanın sonucunda beklediğim sonuçları alıp almadığım önemli.

Bırakılan taşın yere düşmesi gibi, parmak uçlarıyla insan vücudundaki bazı noktalara yapılan vuruşlar fiziksel, zihinsel veya duygusal bazı sorunların üzerimizdeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırabiliyorsa ve bundan insanlar yararlanabiliyorsa, yapılan iş doğrudur. Zamanı geldiğinde, birileri de bunun bilimsel nedenlerini araştırır, bulur.

Yapılan istatistikler, EFT ile elde edilen olumlu sonuçların %85-%97 arasında olduğunu gösteriyor. EFT’nin sadece placebo etkisi yaratıyor olabileceği savı da bu nedenle gerçekçi değil. Çünkü placebo etkisinin maksimum olumlu değeri ancak %60′lar düzeyine erişebiliyor.

Kişisel Gelişim konusuna “Dene ve Gör” yöntemiyle bakıyorum.

Önce Hızlı Okuma ile başladım. Sonuçlarını aldım. Üstelik bir yan etki(!) olarak yakın gözlüklerimden de kurtuldum.

Şimdiyse EFT (biz buna Tepeleme diyoruz) ile uğraşıyorum ve bu yöntemi herkesin öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ve benzeri konulardaki araştırmalarımı ve denemelerimi sürdürüyor ve önümdeki yolun beni nereye taşıyacağını heyecanlı bir merakla bekliyorum.

Ahmet Aksoy

Feb 212013
 
2,757 views

Gaia

Gaia (Kaya), Biz ve Bakteriler

James Lovelock, William Golding’in önerisiyle Kaya (Gaia) adını verdiği hipotezinde dünyanın başlı başına bir organizma olduğunu ileri sürüyor. Avatar isimli bilimkurgu filminde işlenen temel konulardan biri de bu. Eywa, gezegenin yaşayan ruhudur ve gezegendeki tüm canlılarla bir iletişim ağı oluşturur.

Benzer yaklaşımı güneş sistemleri, galaksiler ve makrokozmosun diğer yapıları için de kurgulamamız mümkün.

Aynı durum, mikrokozmos için de geçerli.

Vücudumuzda istenen ya da istenmeyen konuklar olarak pek çok bakteri çeşidinin, virüslerin ve başka mikro organizmaların bulunduğunu bilmek hiç te yadırgatıcı değil. Ancak bu bakteri ve virüslerin pek çoğunun aslında konuk değil de, biyolojik varlığımızın temel yapıtaşlarından olduğunu öğrendiğimde açıkçası şoke oldum! Bu şaşkınlığımın nedeni böyle bir şeyin olanaksız olduğuna inandığım için değil, tam tersine, böyle bir düşüncenin daha önce nasıl olup ta aklıma gelmemiş olmasıydı!

Bu durumda bizler de, tıpkı Gaia gibi, ya da Eywa gibi, pek çok farklı organizmanın oluşturduğu bir ekosistemden başka bir şey değiliz.

Yani bizim sahip olduğumuz zeka da aslında bir tür toplumsal zekadan ibaret. Çünkü bizler, zannettiğimiz kadar yekpare birer organizma değil, daha çok birer mikroorganizmalar topluluğuyuz.

Tıp uzmanları, artık olur-olmaz antibiyotik kullanmaya sıcak bakmıyor. Çünkü bu tür ilaçlar, zararlı mikroorganizmaların yanısıra, ekosistemimizin içindeki yararlı mikroorganizmaları da etkiliyor. Dolayısıyla, kendimize zarar vermiş oluyoruz.

İster Gaia’yı, ister kendimizi ele alalım, varlığımızın temelinde farklı organizmalar arasındaki denge var. Bu dengenin herhangi bir nedenle tek taraflı bozulması, tüm ekosistemin iç dengelerini altüst edecektir. Halen insanlar olarak Gaia’nın dengesini olağandışı bir hızla bozuyoruz. Bu durumda Gaia’nın kendi varlığını koruyabilmesi için kendine özgü bazı mekanizmaları devreye sokması gerekir. Eğer bunu yapamazsa, kaçınılmaz sonla yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Elimizde bu konuda yeterli bulgular olmasa da, dünya üzerinde insanoğlundan önce de insanoğlununkine benzer zekaya sahip canlıların yaşamış olması mümkündür. Eğer onlar da kendi hırslarını yenememişler ve içinde yer aldıkları ekosistemi tek yanlı olarak tahrip edip bozmuşlarsa, büyük bir olasılıkla, sonunda kendi sonlarını hazırlamışlardır.

Gaia, bu konuda tecrübeli olabilir. Eğer öyleyse, bize, gereken yanıtı vermekte gecikmeyecektir. Eğer gecikirse, zaten yeterli tecrübeye sahip değil demektir.

Eğer Gaia, böyle bir durumla ilk kez karşılaşıyorsa, önündeki çetin sınavı nasıl atlatacağı önemlidir. Ya kaderine razı olacak, ya da ne tür önlemler alması gerektiğini deneye yanıla öğrenecektir. Varlığını sürdürebilmesi buna bağlıdır.

Kendimizle ilgili şöyle bir öykü yazalım.
Vücudumuzdaki bazı bakteriler, giderek, baskın organizmalar haline dönüştüler. Kendi sınırlarını belirlediler. Aralarında organları paylaştılar. Zaman zaman birbirlerinin üzerinde yaşadığı organlara göz dikip savaşlara giriştiler. Aynı ekosistemi paylaştıkları diğer mikroorganizmaları hor görmeye başladılar. Teknolojilerini geliştirdiler ve enerji kaynaklarını kendi arzularına göre kullanmaya başladılar. Kendi aralarında yaptıkları değerlendirmelerde, teknolojik olarak ne kadar gelişmiş olduklarını vurgulayıp, böbürlendiler. Üzerlerinde yaşadıkları şekilsiz insan bedenini istedikleri gibi kullanabileceklerine inandılar ve uygulamaya geçtiler. Etraflarındaki hücreleri ve diğer yapıları tamamiyle kendi istedikleri gibi kullanmaya başladılar. İçlerinden bazıları bu konuda dikkatli olunması gerektiğini söylese de gülüp geçtiler. Yüksek sesle itiraz etmeye kalkanları susturdular…

Oysa dışarıdan yapılan gözlemlere göre durum vahimdi. O bakterilerin üzerinde yaşadıkları insan vücudunun ateşi iyice yükselmiş durumdaydı. Kan dengeleri iyice bozulmuştu ve acilen önlem alınması gerekiyordu.

Eğer o insan isimli ekosistem gerekli önlemleri alamazsa, hem kendisi, hem de onunla birlikte yaşayan tüm bakteri topluluklarının sonu gelmiş demekti.

Şu ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerek: sözkonusu bakteriler ile üzerinde yaşadıkları insanın birbirleriyle anlaşmaları pek sözkonusu değil. Tek yapmaları gereken şey, birbirlerinin sınırlarını ve dengelerini dikkate alarak anlayış göstermeleri.

İnsanlar ve Gaia için de aynı şey sözkonusu.

İnsanlar olarak Gaia ile konuşmamız, onunla tartışmamız mümkün değil. Ama haddimizi bilebilir, ona ve diğer organizmalara gereken saygıyı gösterebiliriz. Hepimiz için gerekli dengeleri gözetebilir ve koruyabiliriz. Eğer bu konuda neler yaşanabileceğini görmezden gelmeye devam edersek, ya Gaia’nın önlemiyle tanışacak, ya da birlikte aynı sonu paylaşacağız.

Ben, kendi çıkarımız için bile olsa, sonunda onu anlayabileceğimizi umuyorum.

Ahmet Aksoy