?> denemeler arşivleri - Kişisel Gelişim
May 082015
 
1,695 views

İnsanoğlu Kendi Sonunu mu Hazırlıyor?

İnsan Kendi Sonunu mu Hazırlıyor?

Milyarlarca yıl süren doğal biyolojik evrim, son bir kaç bin yıl içinde insanoğlunun bilinçli müdahaleleri yüzünden hızlanmaya başladı. Toplayıcılıktan yerleşik tarıma geçiş aynı zamanda ürünlerin seçilimiyle onların evrimine insan eliyle müdahale uygulamasına dönüştü. Aynı seçilim uygulamaları hayvanlara da uygulandı. Örneğin bazı kurtlar insanın tercihlerine uygun olanların beslenip diğerlerinin öldürülmesiyle giderek insana bağımlı köpekler haline dönüştüler.

Doğal seçilimin insan eliyle yapay olarak gerçekleştirilme süresi toplam süre ile karşılaştırıldığında çok kısa. Tıpkı bir anlık patlama gibi…

İnsanın doğaya müdahale edişi hep benzer şekilde olmuş. Doğal kaynakları tüketilmesi de öyle. Önce kömür, sonra petrol… Bu fosil yakıtların tüketilmesi de tıpkı bir patlama gibi etki yaratıyor. Küresel ısınma ağırlıklı olarak bu davranışlara dayanıyor.

Son yıllarda DNA sistemlerine bir mühendislik yaklaşımıyla müdahale edilmesi, pervasızca atomaltı deneyler yapılması, nanoteknoloji, robotbilim ve yapay zeka çalışmaları bu olağanüstü hızın bile artık yetersiz kaldığını gösteriyor.

İnsanoğlu çılgınlar gibi yeni teknolojiler üretiyor ve hızla tüketiyor. Pek çok alandaki gelişmeler artık denetlenemez aşamaya gelmiştir.

Sonuçta bütün bunların, mantık sınırlarını zorlayan bir hız tutkusuna dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz. Aşırı hızlar, denetlenemez koşullar altında felaketlere dönüşme eğilimindedir.

İnsanoğlu, farkına bile varmaksızın kendi sonunu hazırlıyor olabilir.

Bütün bu olasılıkları sadece başlıklar halinde basit bir liste haline getirdim. Yorumlamayı kolayca yapacağınızdan eminim:

  • Biyolojik savaş / Biyomühendislik esri dünya çapında salgın
  • Nano-teknoloji
  • Robot bilim ve yapay zeka
  • Ekolojik felaketler
  • Nükleer savaş
  • Atomaltı deneyler
  • Küresel sistem çöküşü
  • Süper volkanlar
  • Meteor çarpması
  • Bilinmeyen olgular
  • Bu listedeki ilk yedi eleman insan kaynaklıdır. Sadece son üç kalem doğal nedenlere dayanır. Kısacası, insanın büyük ölçüde kendi sonunu hazırlamakta olduğunu söylemek hiç te şaşırtıcı olmayacaktır.

    ahmet aksoy

  • http://theconversation.com/the-five-biggest-threats-to-human-existence-27053
  • http://globalchallenges.org/wp-content/uploads/12-Risks-with-infinite-impact-full-report-1.pdf
  • http://motherboard.vice.com/read/super-intelligent-ai-could-wipe-out-humanity-if-were-not-ready-for-it
  • http://www.alternet.org/10-biggest-threats-human-existence
  • http://www.commondreams.org/news/2015/02/15/how-world-ends-twelve-risks-threaten-human-existence
  • Jul 292014
     
    1,052 views

    Aynadaki öküz – Özsaygısızlık sürecine ayak uydurmak 2

    İkinci Bölüm

    ÖküzPeki kötü nedir? İyi ve kötü arasında hangi kıstaslara göre ayrım yaparız? Bu, binlerce yıllık geçmişi olan felsefe biliminin çağlar boyunca cevabını aradığı, üstelik yeni sorulara kaynak olması bakımından eşine az rastlanır bir soru. Ne bu yazı, ne de bu yazar böyle bir soruya cevap verme kabiliyetinde olduğunu iddia etmemekte. Dolayısıyla iyi ve kötü’yü içinde bulunduğumuz şartlara (döneme vs.) göre değerlendirmeye çalışmak elimizden gelenin en iyisini yapmak olacaktır. Öncelikle iyi ve kötü’nün topluluklara göre değiştiğini kabul edelim. Ülkemde bir grubun (sosyal/ekonomik/…) kendi kültürel varlığını sürdürmek için önşart olarak kabul ettiği bir durumu, başka bir grup sapkınlık olarak görebilmekte. Örneklemeye gerek yok, en yakınlarımızdan biraz uzağa baktığımızda bunun pek çok örneğini görebiliyoruz. Dolayısıyla bir grubun, hayatının gereği ve şahsi özgürlüğünün uzantısı olarak sürdürdüğü bir eylem sebebiyle başka bir grup tarafından “bunu yapanlar kötüdür” değerlendirmesine maruz bırakılması mümkün hale geliyor. Mümkün hale gelmek ne demek, bu durum hayatımızın olağan bir parçası haline gelmiş durumda. Üstelik hayatından memnun olmayan kişilerin (kim memnun ki?) hayatlarındaki olumsuzlukları kendilerine bu bağlamda benzemeyen gruplara yüklemesi ile sıklıkla karşılaşıyoruz. Sanıyorum bu durum, hatalarımızın sorumluluğunu üstlenmek istemememizden, daha yaygın tabirle kendimize toz konduramamızdan kaynaklanıyor. Sonuçta biz her koşulda “iyi” olduğumuz için, o bize benzemeyen başkalarının “kötü” oldukları, ve bizim onları algılamayacağımız koşullarda bulunurlarsa (başka bir yerde yaşarlarsa, ölürlerse, ya da kendi şahsi görüşlerini tamamen kenara bırakıp bizim görüşlerimizi benimserlerse) hayatımızın daha iyi olacağı yanılgısına düşmek kolaylaşıyor. Bu ayrımcılık mekanizmasının toplumun kültürel olarak az gelişmiş kesimine özgü olduğunu düşünmek de hata olur. Şahsi tecrübelerimle söyleyebilirim ki, karşılıklı güvensizlik ve doğal olarak özsaygı eksikliğiyle toplumun etkileşime girdiğim her kesiminde karşılaşmaktayım. Sokak şarkıcısından fabrika işçisine, akademisyenden girişimcisine kadar her grupta/kastta bu “yabancı düşmanlığı” eğilimi bulunmakta.

    Yani biz de pek sütten çıkmış ak kaşık değiliz aslında. Her toplumun kendince bir “sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma” anlayışı vardır. Bizimki gibi özsaygısı düşük toplumlarda bu durum, kültür seviyesinden bağımsız olarak, “sana yapılmasını istemediğini başkasına yaparken yakalanma” haline dönüşmekte. İkinci dünya savaşını yaşamış kuşağın “uzun süre, sıkı çalış, yavaş yavaş biriktir” felsefesi yerini “bugün sana sayısal çıksa ne yaparsın?” sorusuna bırakmış durumda. Kazanmadan önce harcamanın hayalini kurma eğilimi hala hakim olmadıysa da giderek kuvvetlenmekte. Modern teknoloji de bu algıyı kuvvetlendirecek şekilde gelişmekte. Yanlış anlaşılmasın, teknolojinin bir araç olduğu gerçeğini yadsımıyorum. Ancak bir çekiç ev inşa etmek için de kullanılabilir, cinayet işlemek için de. Teknolojinin gelişim eğilimleri de toplumun satın alma eğilimleri ile paralellik gösterir. Ama konumuzun dışına çıkmayalım.

    Ne yapabiliriz? Kanımca yapabileceğimiz pek fazla bir şey yok. Küçücük bir çamur topunun üzerinde milyarlarca kişi sıkışmış durumdayız. Gidebileceğimiz başka bir yer (henüz) yok. Gezegenin olanakları sınırlı. Dolayısıyla bu gibi sıkıntıların bu formatta olmasa da yaşanması doğal. Savaşlar hep oldu, muhtemelen hep de olacak. Çocuklar hep öldü, muhtemelen hep de ölecek. Sanıyorum bizim elimizden gelebilecek tek şey, kendi yakın çevremize bir avuç da olsa güzellik katmak olacaktır. İnsanlıktan umudumuzu kesmiş de olsak insanlara sırtımızı dönmemiz için bir sebep yok. İçten bir gülümsemeyle, samimi bir sohbetle, karşımızdakini anlamaya ya da kendimizi anlatmaya çalışmadan geçireceğimiz kısa bir süre hem bizde hem de karşımızdaki kişide aslında çok da farklı olmadığımız, ve o kadar da kötü insanlar olmadığımız gerçeğini hatırlamamızı sağlayabilir.

    M. Toygar Aksoy

    Birinci bölüm: http://www.gamet.com.tr/aynadaki-okuz-ozsaygisizlik-surecine-ayak-uydurmak/

    Jul 232014
     
    1,281 views

    Aynadaki öküz – Özsaygısızlık sürecine ayak uydurmak

    Birinci Bölüm

    Öküz

    Arka sokakların karanlığına ayak uydurmak düşündüğümüz kadar zor olmayabilir. Her ne kadar ilkeli insanlar tarafından olabildiğince aydınlık, kendine ve diğerlerine saygılı bireyler olarak yetiştirilmiş olsak da; lanetlediğimiz karanlık zihinlerle aynı sudan içerek büyüdüğümüzü göz ardı etmemeliyiz. Sözde ufku geniş, ahlaklı bireyler bile olsak, içimizde kıvranan, dışarı püskürmek için derimizde çatlak arayan et kurtları olduğunu unutmamalıyız. Bu yazı yazara ve okuyuculara zaten bildikleri, ancak hayatta kalma içgüdülerinin bir uzantısı (özsaygı) olarak (muhtemelen) görmezden gelmeyi tercih ettikleri bu bariz gerçeği bir kez daha hatırlatmak amacıyla yazılmıştır.

    Portakal rengi bir sonbahar sabahı düşünün. Pencerenizden dışarı bakıyorsunuz, karşınızda kızıla çalan yapraklarını her esintide biraz daha kaybeden bir çınar ağacının dalları arasından mavileri parça parça bulutlarla fışkıran bir gökyüzü manzarası buluyorsunuz. Tam da eskinin şairleri gibi demli bir bardak çay ve sigara eşliğinde cam kenarında oturup yağmuru bekleyecek bir hava! Bir yandan da sobanın üzerinde kavrulan kestanelerin o kendine has kokusu geliyor burnunuza. Bu tasvirlerin (detaylar değişmekte elbette ama) birbirinden olabildiğince farklı insanların gözlerine aynı hasretli buğuyu çaldığını bilseniz şaşarsınız. Sosyal, ekonomik statü, kültürel kast ayırmadan toplumun çok farklı kısımları, yüzyıllık bir tektipleşme sürecinin son yirmi yıldır heyelan gibi kuvvetlenerek üzerimize çökmesiyle ortak (masum) hayaller üretmekte. Bu hayalleri gerçekleştirmek için ise çok küçük bir kısım hareket etmekte. Kanımca bilinçaltı seviyesinde de olsa, bu tür düşleri gerçekleştirdiğimizde gözümüzde büyüttüğümüz seviyede bir hazza ulaşamayacağımızı hissediyoruz. Dolayısıyla bu düşünceleri hayal seviyesinde tutmak işimize geliyor.

    Burada bir kaç satırlığına durup masumluk ölçeğimi hangi kıstaslarla çizdiğimi açıklamalıyım sanırım. Bana göre en basit haliyle masumiyet başkalarının da kendi kadar saf(dürüst vs.) olduğuna inanmak demek. Eh biz “kötü” sıfatları kendimize yakıştırmayız. “Yapmak zorunda kaldığımız” her kötü davranış için bir sebebimiz vardır. Böyle olunca masumiyet ülkemde ender bulunan bir özellik haline geliyor. Ve haliyle az bulunan her şey gibi çok değerli. Masum olarak nitelediğim kişiler soyu tükenmekte olan bir tür. Kişilerarası güvenin bizdeki kadar zayıf olduğu bir yerde doğal bir durum bu. Onyıllarca dilencilerin aslında ne kadar zengin olduğunu dinledik/izledik mesela. Bizimki kadar birbirine güvensiz pek fazla da ülke yoktur herhalde. Yabancılara(hem içerde hem de dışarda) duyduğumuz o derin kıskançlık ve nefret olmasa bizi bir arada tutmaya kimsenin gücü yetmez. Hala, ülkemin fırsat yaratabilen azınlığı sadece tatillerde kısa süreliğine dönmek üzere kaçmaya çalışıyor. Tabii nefret duymak için çok sebep var. Ben mesela kaldırım kenarında yalınayak oturan bacak kadar çocuğu görmezden geldiğim her sefer vicdan azabı hissediyorum. (Gerçi dünyaya nefes verdiğim onyıllarda giderek köreldi vicdanımın azap duyma yetisi.) Benim avantajım, hala vicdanımın sızlayabilmesinin sebebi, o çocuklara harcayacağım her kuruşun boğazımdan kesilmesi. Daha zengin biri olsaydım, görmezden gelmek için daha yaratıcı yollar üretmem gerekebilirdi. (Bu noktada okuyucuyu birkaç saniyeliğine durup neden sokak çocuklarına yardım etmedikleri(ya da daha fazla yardım etmedikleri) konusunda yapmakta oldukları savunmaları kendi kendilerine tekrar etmeye çağırıyorum. Bu savunmaları tarafsız olarak değerlendirmeleri, benim söyleyebileceğim her şeyden daha açıklayıcı olacaktır.)

    (İkinci bölümle çok yakında yine karşınızda olacağız.)

    M. Toygar Aksoy

    Jun 252014
     
    1,210 views

    Robotlar ve Yapay Zeka İnsanlığın Sonunu mu Getirecek?

    Teknolojik gelişim ve rekabet koşulları, maliyeti düşürüp, karlılığı yukarı çeken otomatik üretim sistemlerini hızla yaygınlaştırıyor. Otomotiv ve tekstil sektörlerinin başı çektiği otomasyon giderek diğer alanlara da yayılıyor. Gıda üretimi de bunlardan biri.

    Resim: news.filehippo.com

    Resim: news.filehippo.com

    Hayvan gücünden yararlanma, çok özel durumlar dışında, artık yok. At, eşek, katır gibi hayvanların kas gücüne ihtiyaç kalmadı. Öküzler ve mandalar için de aynı durum sözkonusu. Artık bu hayvanlar, ancak et veya sütleri işe yarıyorsa yaşam hakkına sahipler. Aksi halde, soyları tükenip gidiyor. Çünkü onların kas gücünü çok daha ekonomik olarak üstlenen traktörlerimiz, taşıyıcılarımız, bir sürü araç-gerecimiz var.

    İnsan Gücüne Gereksinimin Azalması

    Artık insan gücüne de daha az gereksinim duyuluyor. Aynı miktardaki üretimi yapmak için gereken insan gücü hızla azalıyor. Kas gücü ihtiyacı çok daha hızla azalmakta. Ama bilgi ve muhakeme yeteneği hala işe yarıyor.

    Kapitalist sistem, nesnel meta üretimi hızla artar ve üretim maliyetleri düşerken, bilginin metalaştırılmasına ağırlık verdi. Bilgiyi edinmek de, edinilen bilgiyi kullanabilmek de artık neredeyse tamamen ticaret konusu. Bedelini ödeyemiyorsan -sağlıklı- eğitim göremiyorsun. Kaliteli bilgi -eğitim- sahibi değilsen, iş bulamıyorsun. Bu yüzden diplomalı -gizli- işsizlerin sayısı çığ gibi büyüyor.

    Bilginin Meta Haline Dönüştürülmesi

    Günümüzde, bilginin kendisinden çok, ambalajlanması daha ön planda. Çok satanlar listesini ona yatırım yapanlar belirliyor. Neyi öğrenmen, neden hoşlanman, neyi tüketmen gerektiğine birileri karar veriyor ve bir tüketici olarak sen de onlara uyuyorsun.

    Bütün bu gelişmelerin iyi veya kötüyle, ahlak veya ahlak yoksunluğuyla hiç bir ilgisi olmadığını peşinen söylemek isterim. Bütün bu yaşananlar, doğal gelişimin sonuçlarıdır.

    Ancak burada benim asıl ilgimi çeken konu, insanlığın geleceği.

    Yapay Zeka İle Bilgi Üretiminin Ucuzlaması

    Kas gücüne gereksinimin azalması gibi, beyin gücüne gereksinimin azalacağı günler de pek uzak değil. Bunu sağlayacak olan da “Yapay Zeka”.

    Yapay zeka çalışmaları ve elde edilen gelişmeler, tırmanan teknolojik gelişmeye paralel bir değişim içerisinde. Öğrenen ve kendi kendilerini üreten makinalar konusundaki gelişmeler olağanüstü. Üç boyutlu yazıcıların gelişimi bu süreci de hızlandıracak gibi görünüyor.

    Üretim aşamasındaki insan gücünün azalması, ürün maliyetlerindeki “ücret” payının azalması ve zaman içinde sıfırlanması sonucunu doğurur.

    Bilgi teknolojisi halen küçük değişikliklerle akıllı cep telefonları, tabletler, dizüstü bilgisayarlar vb şeklinde pazara sunuluyor. Pazar geniş, alıcı çok.

    Ancak, robot destekli üretimin artması ve ürünlerin ucuzlaması, bu ürünlerin giderek daha fazla sayılarda pazarlanmasını şart koşuyor. Aksi halde toplam kazancın düşmesi sözkonusu olacak.

    Ucuzlayan ve Hacmi Artan Ticari Mallar Kime Satılacak?

    İşte burada temel bir çelişki gelişmeye başlıyor.

    Teknoloji, hem kas, hem de beyin gücüne giderek daha az ihtiyaç duyar hale geliyor. Bu ise, hizmet sektörü dışında iş bulup çalışabilen insanların sayısında azalmaya neden olacaktır. Daha ilerideki aşamalarda üretici sistemin tamamı robot teknolojileriyle karşılanır hale geldiğinde, sadece yöneticiler ve onlara hizmet edenler kalacaktır. Yöneticilerin, daha da zenginleşebilmek için sömürebilecekleri emekçi sınıf ortadan kalkacağı için, geriye kalan tek şey doğal kaynakların sömürülmesidir. Bundan sonrası ise tam bir kısır döngüdür. Üretim araçlarının ve doğal kaynakların sahibi olan yöneticiler sınıfı, zenginliklerinin bir kısmını hizmet sınıfına dağıtacak ve dağıttıklarını da onlara pazarladıkları ürünlerin bedeli olarak gerisin geri toplayacaklardır.

    Doğal kaynakların bölüşümü, yine en önemli sorundur. Dünya üzerinde tek bir yönetici grup kalana kadar doğal kaynaklar için savaşlar kaçınılmaz olacaktır. Savaşların teknolojik oyunlar aracılığıyla bir güç gösterisi haline dönüşmesi güçlü bir olasılıktır. Bütün bu gelişmeler, yönetici sınıfın zenginleşme arzusunu dizginleyemediği koşullarda doğal kaynakların sorumsuzca tüketilmesine yol açacaktır.

    Bu koşullarda, yönetenler açısından “işe yaramaz bir fazlalık” haline gelen insan nüfusunun ya direkt metodlarla azaltılması; ya da doğal ortamda teknolojik imkanlardan yararlanmaksızın kendi hallerine bırakılması sözkonusu olabilir. Doğal kaynakları korumak gerekçesiyle nüfus kontrolü mutlaka devrede olacaktır. Kısırlaştırma yöntemi yaygın olarak kullanılabilir.

    Hizmet sınıfı tarafından gerçekleştirilebilecek başkaldırıların başarılı olması durumundan bile sadece aktörler değişmiş olacak, sistem yapısal varlığını koruyacaktır.

    Kaçınılmaz Sonuç

    Yönetici sınıfa sunulan hizmetlerin de zaman içinde gelişmiş robotlar tarafından karşılanmaya başlaması güçlü bir olasılıktır. Bu aşamada, yönetilenleri olmayan çok dar bir yönetici sınıf, hizmet robotları ve üretim robotları kalacaktır. Ancak bu da, daha fazla gelişme ve zenginleşme dürtüsünün anlamsızlaşması sonucunu doğurabilir. Her istediğini kolayca elde edebilmenin sonucu ise tembelleşmek ve yaşame arzusunun zayıflamasıdır.

    İşte bu aşamada, gelişmiş yapay zekanın “yönetici?” insanlara ihtiyaç duymaksızın tamamen robotlardan oluşan bir topluluğa dönüşmesi mümkündür. Bu gerçekleştiğinde, beslenme zincirine bağlı zorunlu gereksinimler ortadan kalkacağı için dünya dışı arayışların çok daha yaygın ve etkin bir düzeye ulaşması sözkonusudur. Biyolojik kısıtlamalar olmaksızın, gereksinime göre dizayn edilecek yapay zeka sahibi özel robotlar dünya, güneş sistemi ve galaksi dışına yayılmayı çok daha kolay hale getirebilir.

    İnsanlık, bildiğimiz şekliyle çok uzak olmayan bir gelecekte tamamiyle ortadan kalkabilir ama, insanoğlu kendi kendisini fiziksel olarak tamamiyle yok etmezse, teknolojik gelişme ve yapay türlerin bilinçli evrimleşmesi devam edecektir.

    İnsanlık için böyle bir olasılık sözkonusuysa, başka evrenlerdeki başka yaşam formlarının da benzer aşamalardan geçmiş olması hiç de küçük bir olasılık gibi görünmüyor.

    ahmet aksoy

    Kaynaklar:

    Jun 232014
     
    1,458 views

    Genetik ve Memetik Evrim Süreci

    örtüyor günü
    atlas kadife perde
    yıldız desenli
    (ahmet aksoy)

    İnsanın biyolojik olarak ortaya çıkıp, baskın karakterini belirleyici bir şekilde uygulamaya sokabilmesi milyarlarca yıllık evrimsel bir serüvenin sonucu. Dünyamız dört buçuk milyar yaşında. İlkel mikroorganizmaların ortaya çıkışı, yaşam koşullarının uygun hale dönüşmesine bağlı olarak dört milyar yıl öncesine kadar gidiyor.

    Modern insanın atalarının sahneye çıkışı ise sadece 200 bin yıl önce mümkün olmuş.

    12 Haziran 2014 tarihinde Dwayne Godwin ve Jorge Ham tarafından yayınlanan makalede yer alan grafikte dünya üzerindeki canlıların beyin fonksiyonlarının gelişimi kronolojik olarak gösterilmiş (http://www.scientificamerican.com/article/your-brain-evolved-from-bacteria/ ):

    scientificamericanmind0714-76-I1

    Bu grafik, bakterilerde sinirsel aktivitenin temelini oluşturan iyon geçişlerini kontrol eden zar proteinlerinin gelişimini 3.4 milyar yıl öncesine bağlıyor. Modern insan beyni ise sadece 200 bin yaşında.

    İnsanların bazı bitki ve hayvanları bundan 10 bin yıl öncesinde Mezopotamya bölgesinde ehlileştirmeye başlamasından evvelki tüm biyolojik gelişmeleri denetleyen mekanizma, genetik evrimin ta kendisi. Ama ondan sonra, deneme yanılma yöntemleriyle geliştirilen genetik denetimler sonucunda insanların etkilediği, yaşayıp yaşamamalarına karar verdiği canlıların sayısında ve çeşitliliğinde önemli artışlar oluyor. İnsanın yaşam alanlarının içinde bulunan ve insanlar tarafından yararlı veya en azından zararsız olarak görülen canlıların dışında kalanların neredeyse tamamı büyük bir kıyıma uğratılmış.

    Mem Mekanizmasının Baskın Hale Gelmesi

    Evrim mekanizmasını işler halde tutan faktörler artık sadece genler değil. Memler de işin içinde.

    Bu mekanizmada insanların üretebileceği, tüketebileceği ve kendi yararlarına denetim altında tutabileceği canlılar “mal” haline dönüşüyor. Genler görünmez, hatta çoğu kez nasıl işlediği anlaşılmaz mekanizmalar olarak etkilerini gösterirken; memler insanoğlu tarafından kimi zaman “bilgi”, kimi zaman “yasa”, kimi zaman “gelenek-görenek” ve kimi zaman da “moda” şeklinde ortaya sürülen savlar olarak ortaya çıkıyorlar.

    Artık evrimin yönünü saptayan asıl mekanizma “mem” mekanizmasıdır.

    Çünkü artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu “mem”lerimiz belirliyor. Nelerin korunması, nelerin yok edilmesi gerektiğini “mem”lerimiz tarif ediyor. Sağlık alanındaki memler, genetik olarak “başarısız” bireylerin bile gerektiğinde yaşamlarını sürdürebilmelerine olanak sağlıyor.

    Memlerin Çatışması

    Öte yandan memler de birbiriyle acımasızca rekabet halinde.

    Günümüzde, kendisiyle aynı dini düşünceleri paylaşmayanların öldürülmesi gerektiğini vurgulayan memler de var; doğal dengeyi bozmamak için bir karıncanın bile incitilmemesi gerektiğini savunan memler de. Birbirleriyle tezat oluşturan bu tür memlerden hangilerinin varlığını koruyup, hangilerin ortadan kalkacağını şu an itibariyle söylemek pek kolay değil. Çünkü, gen mekanizmalarında olduğu gibi, mem mekanizmalarında da mantığın bir etkisi yok. Bu mekanizmaların işleyişinde doğru/yanlış veya iyi/kötü gibi değerlendirme kıstasları bulunmuyor. Sadece o dönemin koşullarına en uygun olanlar varlığını ve etkisini sürdürüyorlar.

    Genlerin ve Memlerin Gelişim Süreleri

    Memler ve genlerin gelişimleri arasındaki en önemli farklardan biri de gelişim ve etki süreleridir. Genler açısından bu süre insan ömrüne kıyasla çok uzunken, memlerin ömrü çok kısadır. Buna ilave olarak, memler manüpülasyona çok açık olgulardır. Örneğin moda memi bu konuda belirgin bir örnektir ve tekstil endüstrisi tarafından neredeyse her yıl yeniden şekillendirilir.

    “Hayvansal yağ tüketimi sağlığa zararlıdır”, “beyaz et, kırmızı etten daha sağlıklıdır” gibi memler ise modaya kıyasla biraz daha uzun süreli bir etkiye sahip olabiliyor. Bu tür memlerin belirleyicileri ise besin ve ilaç endüstrisidir.

    Öte yandan “sadece bitkisel ürünlerle beslenmek gerektiği” meminin yavaş ta olsa, giderek daha fazla insan tarafından desteklenmekte olduğunu söyleyebiliriz.

    “Küresel ısınma vardır” memine bir çok gelişmiş ülke yöneticileri neredeyse 50 yıl boyunca politik ve ekonomik nedenlerle karşı çıktı, ama artık hiç kimsenin bu konuya itiraz edebilecek hali kalmadı. Eskiden ılıman ve dengeli bir iklime sahip olan ülkemizde bile, maddi hasara neden olan hortumların oluştuğunu ve giderek daha sık tekrarlandıklarını görüyoruz. Bir kaç gün önce Tuzla’da yaşanan hortum felaketi, bunun çarpıcı bir örneğidir.

    Binlerce, onbinlerce yıllık dönemlerde oluşan ve deneme/yanılma yöntemleri sonucunda yönünü tayin eden mikro genetik değişimler, memler devreye girdikten sonra çok daha hızlı ve makro boyutlu etkiler yaratmaya başladı. Değişimin bu denli hızlı olması, insanlığın geri dönüşü olmayan bir yıkıma doğru gitmesine neden olabilir. Genetik sürecin zamanlamasıyla kıyaslandığında, memlerin etkisi tam bir patlama şeklindedir. Bu patlamanın dumanı dağıldığında ortada nelerin kalacağı ise tam bir bilmecedir.

    Ahmet Aksoy

    Kaynaklar:
    http://www.scientificamerican.com/article/your-brain-evolved-from-bacteria/
    http://en.wikipedia.org/wiki/Meme
    http://benedante.blogspot.com.tr/2013/01/stephen-shennan-genes-memes-and-human.html
    Memelerle İlgili Bilinmeyenler ve Memelerin Önemi

    Jun 192014
     
    980 views

    Sosyal Medyada Paylaşım

    Son dönemde bazı facebook gruplarına üye oldum. Daha önceden üye olduğum başka gruplar da var.

    Sosyal Medyada PaylaşımBu gruplardan birinde, geçenlerde, kurmaca olduğunu bildiğim bir öykü gerçekmiş gibi sunulunca, dayanamayıp, olayın aslını açıklayan bir mesaj yazdım. Daha sonra farkettim ki, gönderdiğim mesaj silinmiş. Benim mesajımı silen kişi, o grubun moderatörü. Mesajımı sildikten sonra mesaj kutusundan bana özel olarak “durumu bildiğini, ama bu öykü sayesinde motive olacak bir sürü insan olacağını” yazmış. Bu sırada ben mesajımın silindiğinin henüz farkında bile değildim. Cevap olarak, iyi niyetle, “kurmaca öykülerin gerçekmiş gibi sunulmasını ve insanların yanlış bilgilerle motive edilmesini doğru bulmadığımı” belirttim.
    Bu şekilde özel kanaldan karşılıklı yazışmalarımız oldu. Grup moderatörü, insanları motive etmek amacıyla “bile bile” kandırmanın yanlış olduğu fikrine hiç yanaşmadı bile. Buna ilaveten, grupta, hikayenin ne kadar “doğru” olduğunu “beyan” eden birkaç mesaj yayınlandı.

    Konuyu uzatmanın bir alemi yoktu. Benim mesajlarımın engellendiği, karşı tarafınsa -yalan söylemek dahil- tüm araçları elinde tuttuğu bir ortamdan sonuç almaya çalışmak, abesle iştigalden başka bir anlam ifade etmeyecekti. Yapabileceğim tek şey, grupla bağlantımı kesmekti. Ben de öyle yaptım ve “yolunuz açık olsun!” dedim.

    İkinci öyküm birinciye kıyasla biraz daha masumane.

    Bu grupta, sanatsal olmayan, sadece belli bitkilerin görüntülerini içeren, bilgi amaçlı fotolar paylaşılıyor.

    Bu grupla ilgim, dahil olduğum bir başka gruptaki, paylaşımlara açık bir projeye örnek fotolar elde etmeye yönelikti.

    Gruba, bu amacımı betimleyen bir açıklama mesajı yazdım. 4 gün boyunca mesajıma yanıt veren olmayınca, bir mesaj daha gönderdim. Bu mesajımda “sükut ikrardan gelir” deyişine uygun olarak itiraz gelmemesini “onay” olarak algıladığımı belirttim. Bu kez, o grubun yöneticisi benim varsayımımın doğru olmadığını, herkesten tek tek onay istemem gerektiğini yazdı. Ben de bu tür sosyal paylaşım sitelerinde kaynak ve isim belirtilerek alıntı yapabilmenin mümkün olması gerektiğini belirten bir mesaj daha yazdım.

    Lafı uzatmayayım, benim mesajımı beğenenler de oldu, karşı çıkanlar da… Ama, bu konuda daha fazla ısrarcı olmadım. Çünkü genel eğilim, olumsuzluk yönündeydi.

    Bir iki gün sonra, aynı grup yöneticisi, bir başka üyeye şöyle bir mesaj yazdı: “bu gruba bir başka gruptan link verilmesi ve bu gruptaki mesajların başka gruplarda paylaşılması yasaktır!…”

    Bu kadarına da dayanmak mümkün değil!… Sonuçta o gruptan da ayrıldım.

    Her mesajın altında “Paylaş” butonu olan facebook gibi bir sisteme “paylaşma” yasağı getirmenin mantığını gerçekten de anlamak mümkün değil.

    Soruyorum: Eğer yayınladığınız mesajları “paylaşmak” istemiyorsanız, bir “paylaşım” sitesinde ne işiniz var?

    Nispet mi yapmak istiyorsunuz?

    Bak ben ne güzel fotoğraflar çekiyorum. Ama bunlara bakmak istiyorsanız, buraya gelin ve bakın. Paylaşmayın. Bu sistemlerin adı “paylaşım siteleri” olsa da, “bizim fotolarımızı başka yerlerde paylaşmanız yasaktır!”

    Kardeşim, o zaman siz de gidip, özel bir site kurun. Üyelerinizi kendi kriterlerinize göre belirleyin ve girişlerini parola ile kontrol edin! Orada ne isterseniz yapın!.. Hem açık grup diye duyurup, hem de “Yassah hemşerim!” derseniz, olmuyor!..

    Etik kurallara aldırmayan kişiler, zaten internet üzerindeki her şeyi pervasızca kullanıyorlar. Sizin haberiniz bile olmuyor. Sorun, sadece etik davranmaya özen gösterenler için!..

    Açıkçası, hem insanlarımızın, hem de toplumumuzun zihni melekeleri dumura uğramış durumda.

    Oysa, bilgi paylaşıldıkça büyür, paylaşıldıkça var olur.

    Buna karşın, her türlü bilgi kırıntısı bir meta haline dönüştürülmek isteniyor. Becerebilseler, konuştuğumuz dilin sözcüklerini bile telife bağlayacaklar. İnsanlar birbirinden verdikleri selamın ücretini tahsil etmeye kalkacak.

    İnsanların zihinlerinde öyle bir anlayış oluştu ki, kendi yaptıkları her şeyi çok değerli, başkalarının yaptıklarını ise sıradan ve değersiz görmek istiyorlar. Bununla mutlu olmaya, her şeyden kendilerine pay çıkarmaya çalışıyorlar.

    Facebook sayfalarında dolaşan bazı güncel yabancı karikatür ve videolar var. Biri boğulmak üzere, kıyıya toplaşanların elinde fotoğraf makinesi. Bir başkası ayağı kayıp balkondan düşmek üzere, karşı balkonlardan flaşlar patlıyor.

    Demek ki sorun sadece bizim insanımızda veya toplumumuzda değil. Artık birbirimizden farkımız kalmadı. Hepimiz, çağdaş tüketim sisteminin çıkarcı bireylerine, çıkarcı toplumlarına dönüştük.

    Sanatsal olmadığını, bilgi amacıyla çekildiğini söylediği fotoğrafını başka insanlardan kıskanan birinin, komşusunun aç ya da tok olduğunu farketmemesi çok doğal. Birileri güpegündüz, herkesin ortasında saldırıya maruz kalırken insanların etrafta toplaşıp film izler gibi o trajediyi izlemesi de öyle. Çünkü bizler, canlı yayınlarla savaşları naklen izlemeye alıştırılmış insanlar haline geldik.

    Artık o ince sınır çizgisindeyiz: insanlık ya aklını başına toplayıp kendisine çeki-düzen verecek, ya da kendi ipini kendisi çekecek. Başka bir olasılık zor görünüyor.

    ahmet aksoy

    Jun 112014
     
    1,454 views

    Nerede Bu Uzaylılar Fermi Paradoksu

    YAĞMUR – haiku 113
    dolanır yağmur
    serçe adımlarıyla
    kaldırımlarda

    İtalyan fizikçi Fermi‘nin betimlediği bu kavrama göre ortalama bir roket teknolojisi geliştirebilen zeki varlıkların galaksilerin yaşı dikkate alındığında tüm galaksileri şimdiye kadar çoktan kolonize etmiş olmaları gerekirdi. Peki ama o halde bu yaratıkları biz niye göremiyoruz?

    uzaylılarDünya üzerinde insan ırkının ortaya çıkıp gezegenlerarası seyahat yapabilecek bir teknoloji geliştirmeleri 4 milyar yıllık bir süre sonunda gerçekleşti. Büyük patlamadan bu yana geçen zaman ise neredeyse 14 milyar yıl.

    Çevremizde dünya-dışı zeki yaratıkları niçin göremediğimize ilişkin olasılıkları rasgele sıralayalım:

    1- Evrende dünyadan başka biyolojik canlıların yaşayabileceği başka bir gezegen yoktur.
    2- Canlılık, ancak bugünkü dünya koşullarına sahip gezegenlerde gelişebilir.
    3- Dünyada insanların ortaya çıkması, tesadüfen, 4 milyar yıl gibi çok kısa bir sürede gerçekleşmiştir. Aslında gereken ortalama zaman çok daha uzundur.
    4- Zeki varlıklar, evrene yayılmanın aslında doğru olmadığını düşünmüş ve buna kalkışmamışlardır.
    5- Canlılık kavramı, bizim düşünebildiğimizden çok farklı biçimlerde olabilir. Aslında çevremizde bir sürü uzaylı zeki varlık bulunduğu halde biz onları algılayamıyoruz.
    6- Çevremizdeki zeki varlıklar, bizi etkilememek amacıyla kendilerini kesin bir şekilde gizlemektedirler.
    7- Dünya dışı zeki varlıklar aslında içimizdedir. Bizden farklı bir görüntüye sahip değillerdir.
    8- Yıldızlararası yolculuklar için sadece yeterli hıza ulaşmak yeterli değildir. Diğer koşulların sağlanması için gereken süre çok daha fazladır.
    9- Yıldızlararası yolculuk yapabilecek düzeye gelen zeki varlıklar, ulaştıkları teknolojiyi kullanarak kendilerini yok etmektedir.
    10 – Yıldızlararası yolculuk yapabilecek düzeye gelen zeki varlıklar, teknolojiyi daha fazla geliştirmekten vazgeçmenin en doğru yaklaşım olduğunu farkedip uygulamaktadırlar.
    11- Yıldızlararası yolculuk yapma isteği, taşıdığı risklerle karşılaştırıldığında göze alınamayacak kadar zayıf kalmaktadır.
    12- Yıldızlararası yolculuklara kalkışabilecek ve bunu başarabilecek kadar dayanıklı canlılar yoktur.
    13 – Evrenin yaşı, yıldızlararası yolculuklara kalkışabilecek ve bunu başarabilecek kadar dayanıklı canlıların evrimleşebilmesi için yeterli bir süre değildir.
    14- Evrenin, galaksilerin ve dünyanın yaşı ile ilgili teorilerin hepsi yanlıştır. Dolayısıyla dünyadan başka yerlerde de zeki canlıların ortaya çıkabilme ve galaksiler arası yolculuklar yapabilmeleri için yeterli zaman geçmemiştir.
    15- Bizler aslında kendini canlı zanneden sanal varlıklarız. Birileri bizimle istedikleri gibi oynuyor. Belkide şimdi merakımızın iyice artmasını bekliyorlar.
    16- Uzay yolculuklarına ilk çıkan ve daha zeki olan canlılar, sonrakilerin denemelerini sabote etmekte ve aşırı kolonizasyonu engellemektedirler.
    17- Aslında yaşam koşullarının oluşması için gereken zaman 4 milyar yıl değil, 14 milyar yıldır. Çünkü bildiğimiz yaşam için gereken tüm atomların oluşumu için bu sürenin tamamı gerekli olmuştur. Dolayısıyla bütün zeki varlıklar ancak bu aralar yola çıkacaklardır.
    18 – Yola çıkan zeki varlıklar yeni yerleşim yerleri bulamadan yok olmuşlardır.
    19 – Bizim için “değerli” olan dünya koşulları, hatta samanyolu galaksisi, diğer dünya dışı canlıların dikkatini çekecek hiç bir özelliğe sahip değildir.
    20 – Fermi’nin varsayımları yanlıştır. Yaşamın var olabileceği koşullar çok enderdir. Böyle bir gezegenden bir başkasına gidebilmek pratik olarak mümkün değildir. Bu yüzden herkes kendi evinde oturup, yıldızlara bakarak iç geçiriyor.

    Fermi’den 10 yıl sonra, 1961 yılında radyo astronomu Frank Drake, evrendeki yaşam olasılığını hesaplayan formülünü geliştirdi. Formül şu şekildeydi:

    N = R* . fp . ne . fl . fi . fc . L

    R* : 1/yıl (bir yılda oluşan yıldız sayısı)
    fp: 0.2 – 0.5 (Bir yıldızın gezegen sahibi olma olasılığı)
    ne: 1-5 (gezegeni olan yıldızlardaki yaşam olasılığı içeren gezegen sayısı)
    fl: 1 (bunlardan %100 yaşam geliştirecek gezegen sayısı)
    fi: 1 (bu gezegenlerden zeki yaşam geliştireceklerin sayısı)
    fc: 0.1 – 0.2 (haberleşme kapasitesine sahip olanların olasılığı)
    L: 1000 – 100,000,000 yıl (bu toplulukların olası yaşam süresi)

    Belirsizlikleri de dikkate alan, Drake Samanyolu Galaksisinde 1000 ila 100 milyon civarında akıllı yaşam olabileceğini öngördü.

    Parametrelerin karamsar değerleri kullanıldığında
    N=8*10-20 (pratik olarak 0)
    sonucu elde edilirken, iyimser değerler kullanıldığında
    N= 36.4 milyon
    gibi oldukça büyük bir rakama ulaşılıyor.

    2003 yılında Michael Crichton, Drake formülünün kullandığı parametrelerdeki büyük belirsizlikler nedeniyle elde edilen sonuçların hiç bir şey ifade etmediğini öne sürdü.

    Kısacası, Fermi paradoksu hala varlığını sürdürüyor. Bu belirsizliğe karşın SETI projesinin, dünya dışından gelen elektromanyetik ışınımların yakalanması için sürdürdüğü çalışmalarını aksatmaya hiç niyeti görünmüyor.

    ahmet aksoy

    http://en.wikipedia.org/wiki/Fermi_paradox
    http://en.wikipedia.org/wiki/Drake_equation
    http://www.seti.org/

    Jun 092014
     
    1,195 views

    Yapay Zeka ve Evrimdeki Yeri

    İlk kez Buckminster Fuller tarafından vurgulanan “Bilginin İkiye Katlanma Eğrisi” (Knowledge Doubling Curve) verilerine göre 1900 yılına kadar insanlık tarafından toplanmış ve geliştirilmiş olan bilgi miktarının iki katına çıkması için bir asırlık bir zamana ihtiyaç duyuluyordu. İkinci Dünya Savaşının sonu itibariyle bu süre 25 yıla düştü. Günümüzde ise bu tür genellemeler yapmak giderek zorlaşıyor. Çünkü değişik alanlardaki bilgi değişim oranları arasında önemli farklılıklar görülüyor. Örneğin nano-teknoloji için bu süre iki yılı bulurken, klinik çalışmalarda gereken süre sadece 18 ay. Bunların da ortalamasını alırsak insanlık bilgi birikiminin ikiye katlanması için toplam 13 aylık bir süre yeterli görünüyor. IBM’e göre bütün bu bilgi artışı internet ağı üzerinden gerçekleştiğinde, ikiye katlanma süresi 12 saate kadar düşmüş olacak.

    Bilgi miktarının bu denli hızlanarak devam etmesi, sözkonusu bilginin bir yandan depolanması, bir yandan da işlenmesi için gerekli yeni teknolojilere ihtiyaç duyuyor.

    2013 yılında yapılan hesaplamalara göre o dönemdeki internetin kapasitesi 5 milyon terabyte olarak belirlenmiş ve Google, bu bilginin sadece 200 terabayte’lık kısmını endeksleyebilmiş. Yani % 0.004 (yüz binde dört).

    datadeluge-infographic

    (http://www.industrytap.com/3950/datadeluge-infographic )

    Dolayısıyla big brother‘ın işi de giderek zorlaşıyor. Her şeyden haberdar olabilmek için, daha fazla yatırım yapmak zorunda. Üstelik tek başına yatırım yeterli değil. Veri akışını da sağlamak lazım. Facebook ve google gibi sistemlerin asıl işlevi bu. İnsanlar genel, kişisel ve hatta mahrem bilgilerini bu sistemlere kendileri aktarıyor ve gönüllü olarak veri sağlama işlevini üstleniyorlar. İnternet, modern teknolojik toplumun sinir ağı sisteminin omurgasını oluşturuyor.

    Ham veriyi elde etmek ve hatta onu depolamak yeterli değil. Onu işlemek ve yorumlamak ta gerekiyor. İşte bu, çok daha büyük bir sorun.

    Bizim gibi pilot ülkelerde bu sorunu aşabilmek için yasaklar gündeme getirilmeye çalışılıyor. Erişim ağlarını daraltıp kısıtlayarak, kontrol edilebilir hale getirmeye çalışmak. Ama genel olarak bu sistemler o kadar yaygın hale geldi ki, dayatılan yasaklar, sistemin kendi işlevlerini de önemli ölçüde aksatıyor. O yüzden, uygulanabilir değil.

    Sistemin izinsiz bilgi edinme ve gerektiğinde kısıtlama taleplerinin çözümü, bana kalırsa, ancak yapay zeka ile sağlanabilir.

    Son bulgulara göre ortalama bir insan beyninde yaklaşık 100 milyar sinir hücresi ve her bir sinir hücresinin de binlerce bağlantı kurma kapasitesi var. Bunlardan yola çıkarak ortalama bir insan beyninin saklayabileceği bilgi miktarının bir kaç milyar petabyte düzeyinde olduğu söyleniyor. Bu da gösteriyor ki, uluslararası teknolojik kapasitemizin tümünün tek bir insan beyninin kapasitesiyle kıyaslanması bile hala zor. Buna rağmen, aradaki açık astronomik bir hızla kapanıyor. Nano-teknolojide olağanüstü gelişmeler var. Elektronik devrelerde elektron seviyelerine inildi. Bilgisayarlarımızın hala ikili taban teknolojisine göre çalışıyor olması en büyük kısıtlarımızdan biri. Yakın bir gelecekte bunun da aşılması olası. Yapay zekanın önü de asıl o zaman açılacak.

    Ancak o noktaya gelindiği zaman yapay zeka mekanizmalarının insanlara gereksinimi olup olmadığını tartışmaya başlaması da bir başka kaçınılmaz gerçek. Asimov’un 3 robot yasası bu konuda ne kadar başarılı olur, bilemiyorum.

    Açıkçası, insanoğlunun bir üst varlığa -büyük olasılıkla elektronik temelli / solid state- bir forma dönüşmesi de mümkün. Böyle bir gelişme, yeni bir uygarlığın insanoğlunun biyolojik zayıflıklarından kurtularak uzaya yayılabilmesinin de önünü açabilir.

    Bu konularda fazla karamsar olmamak lazım. Bütün bunların kaçınılmaz olarak yaşanacağını bilmek zorundayız.

    Bütün bu gelişmeler toplumsal genetiğin yapıtaşlarının, yani memlerin denetimindedir ve öyle olmaya devam edecek. Toplumsal evrimleşmenin kural ve koşullarını şimdiki beyin yapımızla kavrayabilmemiz bence mümkün değil. Bu konudaki yorumları ileride, bize kıyasla çok daha gelişmiş durumdaki yeni yaşam formları yapacaklar.

    ahmet aksoy

    Notlar:
    kilo: 1000
    mega: 1000 * kilo
    giga: 1000 * mega
    tera: 1000 * giga
    peta: 1000 * tera
    exa : 1000 * peta

    Kaynaklar:
    http://www.industrytap.com/knowledge-doubling-every-12-months-soon-to-be-every-12-hours/3950
    http://epoq.wikia.com/wiki/Knowledge_doubling
    http://www.glennbeck.com/2014/04/07/will-human-knowledge-soon-have-the-power-to-double-every-12-hours/

    Mar 052014
     
    1,242 views

    Hipnotik yazım ile ARG Anlatma Resmini Göster yöntemleri arasındaki benzerlik ve farklar

    Öncelikle, her iki yazım yöntemi de “Yaratıcı Yazarlık” kapsamında. Her ikisi de doğrudan duyu organlarımızı hedef alıyor. Mantık yerine duygu ve duyuların kışkırtılması, ilkel beynimizi ve bilinçaltımızı devreye sokuyor. Böylelikle davranışlarımızı yönlendiren merkez de işin içine giriyor.

    Mahatma Gandi şöyle özetlemiş (*):

    “Düşünceleriniz olumlu olsun, çünkü düşünceleriniz sözcükleriniz haline gelir.
    Sözcükleriniz olumlu olsun, çünkü sözcükleriniz davranışlarınız haline gelir.
    Davranışlarınız olumlu olsun, çünkü davranışlarınız alışkanlıklarınız haline gelir.
    Alışkanlıklarınız olumlu olsun, çünkü alışkanlıklarınız değerleriniz haline gelir.
    Değerleriniz olumlu olsun, çünkü değerleriniz kaderiniz haline gelir”

    Bu anlamlı deyişin başına şunu ekleyelim:
    “Duygularınıza dikkat edin, çünkü duygularınız düşünceleriniz haline gelir”

    Bütün bu kavramlar birbiriyle her iki yönde de etkileşiyor.
    Duygular düşünceleri etkilerken, düşünceler de duyguları etkiler.
    Düşünceler sözcükleri etkilerken, sözcükler de düşünceleri etkiler.
    Sözcükler davranışları etkilerken, davranışlar da sözcükleri etkiler.

    Kısacası duygular, düşünceler, sözcükler ve eylemler sürekli bir devinim ve etkileşim halindedirler. Sözcükleri ve ifadeleri kullanım şeklimiz duygularımız, düşüncelerimiz ve eylemlerimiz üzerinde etkili olur.

    • Hipnotik yazım ve ARG (Anlatma Resmini Göster) yöntemleri insanı, yani okuyucuyu hedef alır. Onu dolaylı yoldan duygularını kullanarak etkilemeyi amaçlar.
    • Öte yandan hipnotik yazım şekli ARG yöntemine kıyasla daha saldırgan bir tekniktir. Çünkü bu teknik somut olarak bir eylemi hedefler. Okuyucuyu yumuşacık ifadelerle duygusal olarak etkilerken, onu yavaşça somut bir davranışa, somut bir eyleme doğru yönlendirir. Oysa ARG yöntemi açısından çoğu kez duygusal açıdan etkileme yeterli olur, eyleme gerek kalmaz.
    • Hipnotik yazım yöntemi minimalisttir. Uzun açıklamalar ve kelime oyunları yapmak yerine, kısıtlı sayıda kelimeyi birer ok gibi kullanarak, hedefi 12’den vurmayı tercih eder. Bu nedenle reklamcılar ve satış uzmanları için vazgeçilmez bir araçtır. Oysa ARG yönteminde duyular üzerindeki etkileşimi pekiştirmek amacıyla, yazım, imgesel olarak alabildiğine zenginleştirilir. Bu yüzden ARG yöntemiyle yazılmış bir yazıyı özetlemek amacıyla ve verilen mesajı bozmadan kısaltabilirsiniz. Ancak hipnotik bir yazı zaten olabilecek en az sözcüğü içerir. Böyle bir yazıyı, içeriğini bozmadan daha da kısaltmanız mümkün olmaz.
    • Hipnotik yazım yöntemini kullanan bir yazar, açık komutların yanısıra, “örtülü komut” tekniğine de daha sık başvurur. ARG yönteminde ise örtülü komutlara pek gerek olmaz. Çünkü amaç, okuyucuyu bir eyleme yönlendirmek değil, zihninde duygusal ve düşünsel imgeler oluşturarak onun ruhunu titretmektir.

    John Steinbeck, sözcüklerle dans eden, onlarla canlı resimler boyayan yazarlardan biridir. Onun ölümsüz eserlerinden Sardalya Sokağı’nın 6. Bölümü şöyle başlar:
    “Doc, Burun’un en ucundaki Büyük Gelgit Gölünde deniz hayvanları topluyordu. Olağanüstü bir yerdir burası. Sular kabardığı zaman, köpükten bembeyaz dalgaların çalkalandığı, kayalıkların yakınında ıslık çalan şamandıradan gelen dev dalgaların dövdüğü koskocaman bir çanak. Sular çekildiği zamansa bu küçük su dünyası sessizleşir, sevimli bir görünüm kazanır. Dipte oradan oraya koşan, birbiriyle boğuşan, bir şeyler yiyen, üreyen hayvanlarıyla deniz dupdurudur o zaman. Yengeçler, su içinde dalgalanan yosunlardan birinden ötekine koşar durur. Denizyıldızı, midyelerin, kabuklu böceklerin üstüne çöker, milyonlarca vantuzunu yapıştırıp, avını yapışık olduğu kayadan koparana dek inanılmaz bir güçle yavaşça çeker. Sonra denizyıldızının midesi dışarı çıkar, avını sarıp sarmalar. Portakalrengi, benekli, boru biçimindeki kollar dalgaların etkisiyle, İspanyol dansçılarının etekleri gibi salınırken, denizyıldızı zerafetle kayaların üstünde kayar…”

    Eğer bir yazar olarak çok sayıda okuyucu tarafından sevilip benimsenmek istiyorsanız, hem ARG hem de hipnotik yazı yöntemlerinden yararlanmanızı öneririm. Yazınızın amacına ve içeriğine bağlı olarak hangi yönteme ne zaman ve ne kadar ağırlık vereceğinize elbette kendiniz karar vereceksiniz. Ancak yazılarınızda, Pareto kuralını (**) bir ölçüt olarak kullanabilirsiniz. Yazınızın içerdiği ana mesaj – öykü bütünün %20’sini geçmesin. Yazının kalan kısmını 5 duyuya hitap eden imgelerle zenginleştirin. Böylece daha rahat okunan bir yazı üretmiş olursunuz. Okuyucunuz da verdiğiniz mesajı daha rahat içselleştirir.

    Ahmet Aksoy

    (*)
    Keep your thoughts positive, because your thoughts become your words.
    Keep your words positive, because your words become your behavior.
    Keep your behavior positive, because your behavior become your habits.
    Keep your habits positive, because your habits become your values.
    Keep your values positive, because your values become your destiny.
    (**) Pareto ilkesi (80-20 kuralı[1], önemli azın yasası ve etken seyrekliliği ilkesi olarak da bilinir) der ki, çoğu olay için, etkilerin kabaca % 80’i etkenlerin % 20’sinden kaynaklanır.[2][3] İş yönetimi düşünürü Joseph Juran bu ilkeyi önermiş ve İtalya’nın % 80 arazisinin sahibinin nüfusun % 20’si olduğunu gözleyen İtalyan ekonomist Vilfredo Pareto’nun adıyla isimlendirmiştir.

    Kaynaklar:
    Sardalya Sokağı, John Steinbeck, Oda Yayınları, 1990
    MAHATMA GANDHI, Open Your Mind, Open Your Life: A Book of Eastern Wisdom
    http://tr.wikipedia.org/wiki/Pareto İlkesi

    Feb 262014
     
    1,351 views

    Yaratıcı Yazarlık Ölümsüzlüğe Giden Yoldur

    Yaratıcı YazarlıkAslına bakarsanız yazarlık, zaten, yaratıcılık niteliğini de içinde barındırır. Yine de “yaratıcı” sözcüğünün eklenmiş olması, epeyce bir hava katıyor bu kavrama.

    Bazıları yazarlığın sonradan öğrenilemeyeceği düşüncesini savunur. Ben, bu görüşte değilim.

    Elbette herkes yazar olamayabilir. Hatta yazarlık için gereken her türlü bilgiye ve teknik beceriye sahip olan herkesin başarılı bir yazar olabileceğini söylemek bile, abartılı bir öngörü olur.

    Bence yazarlık için asıl gereken, bilgi ve deneyim birikimidir. Bu birikimi bizzat yaşayarak, olayları ve insanları izleyerek, okuyarak, araştırarak, hatta bunların hepsini birbiriyle harmanlayarak elde etmek mümkündür. Elbette, hayal gücünü de yabana atmamak gerek. Ancak böyle bir birikime sahip olmak, tek başına, başarılı bir yazar olmak için yeterli olmayabilir. (Başarılı yazarlıktan kastım sadece ticari kazanç sağlamak değil, doğru şekilde pazarlandığında çok sayıda okuyucuyla buluşabilecek eserler üretebilmektir.) Bütün bu birikimin akışkan harcı mutlaka düzgün bir şekilde kalıba dökülüp şekillendirilmek zorundadır.

    Yaratıcı yazarlığın önemi burada ortaya çıkıyor. Bu yaklaşım, hem yeterli bir birikime sahip olmayı, hem de bu birikimi ürüne çevirmek için gereken yeterli bilgi ve teknik donanıma sahip olmayı gerektirir. Bu nedenle, bir editör aracılığıyla öykülerini esere dönüştürmeyi -sonuç ne kadar başarılı olursa olsun- bu kavramın dışında tutuyorum.

    Yaratıcı yazarlık, basım ve dağtım aşamaları dışındaki tüm süreci tek başına üstlenmeyi gerektirir. Çünkü, bu şekilde çalışan bir yazar, kendi eserinin gerçek yaratıcısı ve sahibi olur.

    Her türlü birikim, bilgi ve teknik donanıma sahip olsalar bile “tek bir satır” yazmakta dahi zorlanan insanlar da var. Hatta daha önce başarılı eserler üretmiş kişiler bile bazan böyle bir duruma düşebiliyor. Bu sorun, “yazma korkusu”, diğer adıyla “yazarlık blokajı” (writer’s block”) olarak biliniyor. Yaratıcı yazarlık eğitimleri, yazma korkusu yaşayan insanlar açısından da büyük oranda yararlı olur.

    Yaratıcı yazarlık, akademik ve bilimsel yayınlar dışındaki hemen her alanı konu edebilir. Yaratıcı yazarlık, insanların duyularına ve duygularına hitap etmeye özel önem verir. Tekdüze anlatım yerine, okuyucunun hem aklına hem de duygularına hitap ederek, okuduklarını görsel imgeler halinde zihninde canlandırmasını sağlar. Bu yöntem, okuyucunun kendisini ön planda tutar. Öyküyü, okuyucunun zihninde yaşayan bir film haline dönüştürür.

    Eğer siz de bir yazar olmak ve okuyucularınızın yazdıklarınızla bütünleşmesini istiyorsanız, kendinizi yaratıcı yazarlığa hazırlamalısınız.

    Ahmet Aksoy