?> bilim arşivleri - Page 2 of 4 - Kişisel Gelişim
Jan 062014
 
1,714 views

Beynimizin Kapasitesi Niçin Bu Kadar Büyük?

beyinOrtalama bir insan beyninde 100 milyar sinir hücresi, 900 milyar da glial hücre var. Bu, toplam bir trilyon hücre birbirleri ile çeşitli bağlantılar yapıyor. Yani, muazzam bir kapasite söz konusu. (Bildiğimiz evrende var olduğu hesaplanan yıldız sayısı kadar sinirsel bağlantı.)

Homo sapiens beyninin yaklaşık 50 bin yıl önce ortaya çıktığı ve o zamandan bu yana pek bir değişiklik gözlenmediği biliniyor. Tam bir tarih vermek mümkün olmasa bile, modern insanın beyin yapısı ile 50 bin yıl önceki ilkel insanın beyin yapısının aşağı yukarı aynı olduğunu söyleyebiliriz. (Aslında bu süreçte beyin kütlesinin 1500 gramdan 1350 grama düştüğü ve bunun doğal vahşi yaşamın zorluklarından uzaklaşmayla açıklanabileceği belirtiliyor.)

Eğer ilkel insanın beyin kapasitesi gerçek ihtiyacının çok üzerindeyse, bunun mutlaka mantıklı bir açıklaması olmalıdır. Çünkü evrim bu kadar büyük sıçramalar yapmaz.

Belki de, aslında beyin kapasitemizin sandığımız kadar da büyük olmadığını, hatta ilkel dönemde hayatta kalabilmek için atalarımızın bu kapasiteye gerçekten de ihtiyacı olduğunu söylememiz gerekir.

Bu konuda hala çok net bir görüşe sahip değilim.

Belki de insanlık tarihi bildiklerimizden çok daha farklı bir yönde gelişti.

Küçük bir olasılık, dünya dışı gelişmiş canlıların dünya üzerindeki ilkel gelişime bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde müdahale etmiş olmaları. Böyle bir durumda, henüz kullanılmayan bir kapasitenin varlığı mantıklı hale geliyor.

Bir diğer olasılık, insan neslinin bundan önce de belli uygarlık seviyelerine ulaştığı; daha sonra bu uygarlığın ya da uygarlıkların ortadan kalktığı olasılığı. Üstelik bu döngü birden çok kez yinelenmiş bile olabilir. Yani insanın ortaya çıkışı, bildiğimiz tarihlerden çok daha eskilere uzanmaktadır. Bu tezi savunanlar da var.

Üçüncü olasılık ise, beyin kapasitemizin aslında zannettiğimiz kadar büyük olmadığıdır. Bilim adamları henüz beynimizin tüm gizemlerini çözebilmiş değil.

Özellikle dünyanın bir çok yerinde bulunan megalitik yapılar insanın kafasını karıştırıyor. Örneğin, farklı coğrafik bölgelerde bulunan piramitlerin yapısal benzerlikleri çok şaşırtıcı. Bunun da ötesinde hayal gücümüzü zorlayan ve yüzlerce tonluk kaya blokları kullanılarak inşa edilmiş yapılar sözkonusu. Bu yapıların bir çoğu, bugünün teknolojisiyle bile başarılması güç bir hassasiyetle birbirine kenetlenmiş dev bloklardan oluşuyor. Bütün bunlar, dünya tarihinde bizden çok daha önce gelişmiş ve ileri teknolojiye sahip toplumların yaşadığı; sonra da sadece efsanelerde adı geçecek şekilde yitip gittiklerine ilişkin olasılıkları güçlendiriyor.

Mısır piramitleri, insan gücüyle ve ağaç kütükleri üzerinde çekilerek taşınan kaya bloklarının tabakalar halinde yerleştirilmesinden sonra çevresinin kumla doldurulması ve yeni blokların bir üst seviyeye taşınmasının kolaylaştırılması yöntemiyle inşa edilmiş olabilir. Bu çalışmalarda bazı kaldıraç sistemlerinden yararlanılmış olması da mümkün.

Ancak, yüksek dağ tepelerinde benzeri yapıların (Aztek ve Maya uygarlıkları gibi) nasıl inşa edildiğine dair elimizde hiç bir ipucu yok.

Bu konudaki tezlerden biri, bu tür yapıların gelişmiş bir dünya uygarlığı döneminde yapıldıklarını ileri sürüyor. Ancak böyle bir uygarlığın piramitlerden veya devasa kaya bloklarından oluşan yapılardan başka hiç bir iz bırakmamış olması da ilginç.

Eğer insanlık tarihinin DNA sarmallarımıza kodlanmış olabileceği tezi doğruysa, bu tür bulmacaların çözümüne epeyce yaklaştık demektir.

Bekleyip görelim bakalım!…

Ahmet Aksoy

Not: İnsanlığın gelişimindeki asıl patlamayı sağlayan unsurun bireysel beyin özelliklerimizden çok, ortak toplumsal ve örgütlü zekaya bağlı olduğunu düşünüyorum. Nedeni ne olursa olsun ortak dil, kültür, sanat ve bilimsel alanda sinerjiyi kaybeden toplumlar, geçmişlerindeki tüm başarılara rağmen yitip gidiyor. Acaba insanoğlunun asıl gücü memlerde ve sağladığı bilgi birikiminde mi?

Kaynaklar:
http://www.kigem.com/beynin-kuculmesi-uygarlik-isareti.html
http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=what-is-the-memory-capacity
The Antiquity of Man: Artifactual, Fossil and Gene Records Explored, Michael Brass
Earths Forbidden Secrets Part I Searching for The Past, Maxwell Igan

Aug 072013
 
1,703 views

Uzay Koşullarına Dayanabilen Ayılar

Gözyaşı Damlası, bir çiçek adı.

Gözyaşı Damlası

Gözyaşı Damlası

Eski ofisimizde bir sürü saksıda bu bitkiden vardı.

Bu bitki, muazzam bir üreme mekanizmasıyla donanmıştı. Dalları, toprağa değdiği yerde hemen kök salıyordu. Sarmaşık gibi uzayıp gidebiliyordu gövdesi. Ayrıca, yapraklarının etrafından, kolayca dökülen ve hemen çimlenebilen tohumlar üretiyordu. Susuzluğa dayanıklıydı. Bakım istemiyordu. Kısacası her ortama ayak uydurabilir gibiydi.

Dayanıklılığına ve yaratıcı çoğalma yeteneklerine hayrandım.

Geçen kış başında, küçük bir iç bahçesi olan yeni ofisimize taşındık. Elbette çiçeklerimiz de bizimle birlikte geldi. Onları saksılarıyla birlikte iç bahçemize yerleştirdik. Kışın da hepsini plastik bir örtü altında korumaya aldık.

Havalar kırılıp, serayı kaldırma zamanı gelince hiç beklemediğimiz bir sürprizle karşılaştık. Tüm diğer çiçekler kışı rahatça atlatmışken, Gözyaşı Damlalarının hepsi ölmüştü. Her koşula uyum gösterebileceğini zannettiğim o bitkilerden, tek bir tane bile kalmamıştı. Yapılabilecek hiç bir şey yoktu.

Sonra internetten biraz araştırma yaptım. Ülkemizde genellikle “Gözyaşı Damlası” olarak tanınan bu bitkinin ana vatanı Madagaskar. Latince ismi Bryophyllum daigremontianum. İngilizcede Mother of Thousands, Mexican Hat Plant veya Kalanchoe daigremontiana olarak tanınıyor. Susuzluğa dayanıklı, tropik bir bitki. En zayıf yanı ise düşük ısı koşulları ve yapraklarının ıslanmasıymış. Öyle görünüyor ki, onları kışın soğuğundan korumak amacıyla oluşturduğumuz ilkel sera koşulları bu bitkinin ölüm fermanı oldu.

Her canlının dayanabildiği ve dayanamadığı belli doğa koşulları var.

Gözyaşı Damlası yüksek ısı ve susuzluk koşullarına çok iyi dayanabilirken; ıs düştüğünde veya nem oranı yükseldiğinde her şey tersine dönüyor.

Pek çok canlının dayanıklı olduğu “aşırı” koşullar tek taraflı. Ya yüksek ısıya dayanabiliyor, ya da düşük ısıya; ya aşırı suya dirençli, ya da aşırı susuzluğa… Kış uykusuna yatabilen ağaçlar bu konuda biraz daha şanslı.

“Çok aşırı” koşullara dayanabilen bazı canlılar da var. Örneğin pek çok canlı en fazla 70 derece santigratlık bir ısıya dayanabilirken, bazı krater göllerinde kaynar suyun içinde yaşayan balıklar var. Okyanus tabanında yaşayan ve binlerce atmosferlik basınca dayanabilen canlılar biliyoruz. Yine deniz diplerindeki volkanik bacaların çevresinde, yüksek ısı ve kükürt yoğunluklu ortamda yaşayabilen bazı mikroorganizmalar ve solucanlar var. Toprağın yüzlerce metre derinliklerindeki basınç altında yaşayan organizmalar da keşfedildi.

Ancak, öyle bir yaratık var ki, dayanabildiği “çok aşırı” doğa koşullarıyla gerçekten parmak ısırtıyor. Bu canlının adı: Su Ayısı. Adında ayı geçse de, bu hayvancıkların boyutları 1 milimetreyi bile bulmuyor.

Su Ayısı - (Wikipedia)

Su Ayısı – (Wikipedia)

Su Ayısı yada tardigrade isimli bu yaratıklar hem suda, hem de karada yaşayabiliyor. Hatta suyun hiç olmadığı ortamlarda bile. -200 C (-328 F) seviyesindeki düşük ısıya dayanabiliyor. Onları öldürmeden +150 C (+300 F) kadar ısıtabiliyorsunuz. Normal atmosfer basıncının 6000 (6 bin) katına ve insanlar için ölümcül olan radyasyonun binlerce katına dayanabiliyorlar.

2007 yılında yapılan bir deneyde dış uzay boşluğunda, vakum ve güneş radyasyonuna 10 gün boyunca açık bırakılan deneklerden %68’i canlı kaldı ve bunların bir kısmından da sağlıklı yavrular üredi.

Aşağıdaki videoda bu ilginç yaratıklar tanıtılıyor (ingilizce).

Açıkçası, biz insanlar, keyfi davranışlarımız sonucunda dünyamızı yaşanmaz hale getiriyor olsak ta, evrimin yaşamla ilgili pek çok B planı olduğunu görmekle biraz teselli buluyorum.

Demek ki, biz kendi gezegenimizi havaya uçurup milyarlarca parçaya ayırarak uzay boşluğuna savursak bile, uygun zaman ve koşulları bekleyen sayısız yaşam tohumu o koşullarda bile varlığını koruyabilecek.

Ahmet Aksoy

Kaynaklar:
http://www.drought-smart-plants.com/spotted-leaves-with-tiny-baby-plants.html#.UgIHAo17IVk
http://homeguides.sfgate.com/care-bryophyllum-daigremontianum-plant-22308.html
http://blogs.smithsonianmag.com/science/2012/09/how-does-the-tiny-waterbear-survive-in-outer-space/
http://www.youtube.com/watch?v=7W194GQ6fHI
http://en.wikipedia.org/wiki/Tardigrade
http://serc.carleton.edu/microbelife/topics/tardigrade/index.html
http://sun.iwu.edu/~tardisdp/tardigrade_facts.html

Jul 302013
 
2,892 views

Dunning-Kruger Sendromu yada Cahil Cesareti Sendromu

Dunning-Kruger Sendromu

Dunning-Kruger Sendromu

David Dunning ve Justin Kruger, 2000 yılında Psikoloji dalında Nobel Ödülü kazanan iki psikologun isimleri. Bu psikologlar New York Stern School of Business’ta görevli. Yaptıkları deneysel çalışma, Journal of Personality and Social Psychology dergisinin 1999 Aralık sayısında yayınlanmış.

Özetle şunu bulmuşlar: İnsanların kişisel güvenini bilgi değil, asıl bilgisizlik arttırıyor.

İşte bu büyük çelişki, “Dunning-Kruger Sendromu” olarak adlandırılıyor.

Aslında çok yeni bir bulgu değil. Türkçede buna “cahil cesareti” diyoruz.

Charles Darwin aynı durumu kibar bir dille “Cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok özgüvene sebep olur.” diyerek açıklamış.

Bertrand Russell ise bu gözlemi çok daha acımasız bir dille somutlaştırmış: “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.

Dunning ve Kruger’in vardığı sonuçlar şunlar:

Belli bir konuda yetersiz olan kişiler:

  1. Kendi niteliklerini abartma eğilimindedirler
  2. Başkalarının o konuda sahip olduğu yetenekleri kavrayamazlar
  3. Kendi yetersizliklerinin farkında değillerdir
  4. Eğer bu konuda eğitim görürlerse, eski yetersizlik ve bilgisizliklerinin farkına varırlar

Dunning ve Kruger, Cornell Üniversitesinde 45 öğrenciden oluşan bir gruba çeşitli sorular içeren bir test uyguladılar. Testten sonra da aynı öğrencilere test sonuçlarından nasıl bir başarı beklediklerini sordular.

Testteki başarı oranı en düşük (%10 ve altı) grupta yer alanlar, kendi başarı oranlarını %60 olarak tahmin ettiler. Bu gruptan bazıları, aslında başarı oranlarının %70’lere kadar çıkabileceğini de söyledi.

Öte yandan test sonuçları en yüksek olan (%90 ve üzeri başarı gösteren) diğer gruptaki öğrenciler ise, başarı oranlarını sadece %70 olarak tahmin ettiler.

Bu durumu günlük yaşamda, çevrenizde, hatta kendinizde gözlemlediğiniz zamanlar mutlaka olmuştur.

Bir konuda uzmanlaştıkça, aslında bilginizin ne kadar eksik olduğunu daha çok farkedersiniz. Oysa sizin uzmanlık alanınızla ilgili bilgi düzeyi çok zayıf olan bir çok kişi, sizin konularınızla ilgili ahkam kesmekten çekinmezler.

“Bilgi olmadan fikir sahibi olan” bu kişileri kendi bilgilerinizle altetmeniz mümkün değildir. Çünkü gerçek durumun farkında değillerdir. Sadece içinde bulundukları yetersiz bilgi ve beceri düzeyi nedeniyle, kendilerini sizden daha yetkin görme eğilimindedirler.

İzleyicilerin futbolculardan, hastaların doktorlardan daha kolay hüküm verebilmeleri de bundan kaynaklanır.

İş yaşamında bilgi ve beceri yoksunu yetkililerin varlığı bu kişilerin kendilerine duyduğu aşırı güvene dayanır. Asıl bilgi ve beceri sahibi olanların gereksiz yere geride durması, meydanı bu insanlar lehine boşaltmaktadır.

Bu ikilemi çözmenin tek yolu, tüm insanların her konuda bilgi düzeyini arttırmak gibi görünüyor olabilir. Ancak, yaşadığımız bilgi çağında bunu gerçekleştirebilmek artık bir hayalden başka bir şey değildir. Kısacası, çözüm, gerçek bilgi sahiplerinin bu ikilemin farkında olarak davranmaları, kendi bilgi ve becerilerinden şüphe etmeyi bir kenara bırakmalarıdır.

Uzmanlaştığımız konulardaki özgüven eksikliğini gidermek için EFT ve hipnoz gibi bilinçaltına yönelik araçlardan yararlanmak mümkün olabilir. Çünkü konuyu mantıksal olarak çözümlemek yeterli değildir. Asıl bilinçaltının ikna edilmesi ve koruyucu duygusal tepkilerinin yumuşatılması gerekir. Bu yaklaşım mevcut ikilemi gidermese de, bilgi ve beceri sahibi kişilerin kendilerinden daha hoşnut olmasına ve gündelik gerçekleri kabullenmelerine yardımcı olur. Bu durumun farkında olmak, sorunun çözümü için gereken en kritik bilgidir.

Bilgi ve beceri artışının getirdiği bu ikilemi, karanlık bir gecede, elimizdeki fenerle etrafı aydınlatmaya benzetebiliriz. Fenerin aydınlatma gücü arttıkça, karanlığın büyüklüğünün daha fazla farkına varırız. Ancak, bu farkındalığın bir korku, bir çaresizlik, bir değersizlik duygusuna dönüşmesine asla fırsat vermemeliyiz.

Kişisel Gelişim bu açıdan büyük önem taşır. Çünkü bize öğretildiği gibi bardağın sadece boş tarafıyla ilgilendiğimiz sürece, mutsuzluk, eksiklik ve çaresizlik peşimizi bırakmayacaktır. Kendimize güvenmeyi, kendimizi tanımayı ve kendimizi olduğumuz gibi kabullenmeyi başarmak zorundayız.

Ahmet Aksoy

Kaynaklar:

http://en.wikipedia.org/wiki/Dunning%E2%80%93Kruger_effect

http://xa.yimg.com/kq/groups/21587583/1002473080/name/Dunning.pdf

http://www.psychologytoday.com/blog/evolved-primate/201006/when-ignorance-begets-confidence-the-classic-dunning-kruger-effect

http://krugman.blogs.nytimes.com/2013/03/19/the-dunning-kruger-madoff-effect/?_r=0

 

Jun 302013
 
6,081 views

Kaç Tane Paralel Evren Var?

Paralel Evrenler

Hoş ve ilginç bir konu bu!

Sonsuz olasılıklar söz konusu olduğunda her türlü sonlu yapının sonsuz sayıda tekrarlanması kaçınılmaz görünüyor. Bu nedenle, tıpatıp benzer evrenler olduğu gibi; birazcık farklı, çok farklı ve taban tabana zıt evrenler de olmak zorunda.

Tıpatıp benzer ve çok benzer evrenlerin birbirini etkiliyor olması da söz konusu. Diyapozonların rezonansa girmesi gibi tıpatıp benzer evrenlerin de birbiriyle rezonansa girmesi olasılık dahilinde.

Paralel evrenlerin rezonansa girmesi nasıl olur?

Maddeleşmeyi, üst üste çakışan çok benzer evrenler meydana getiriyor olabilir mi? Bir tür durağan dalga gibi…

Fiziksel evrenimiz de belki ışık gibi hem dalga hem de parçacık özellikleri gösteriyordur. Ama böyle bir şeyi saptamaya kalktığımızda, hatta bunu düşündüğümüzde olayın gizi ortadan kalkmayacak mı? Schrodinger’in kedisi bunu anlatmıyor mu?

Paralel evrenlerde sonsuz sayıda kopyalarımızın olması mümkün. Bu paralel evrenlerden bazıları uzayda bizimle hemen hemen aynı yeri paylaşıyor olabilir. Bizim kopyalarımızın da bizimle aynı fiziksel uzayı kullanıyor olmaları bile mümkün. Bu durumda bizim düşünce ve davranışlarımızın aynısı paralel evrenlerdeki diğer kopyalarımız tarafından birebir tekrarlanabilir. Bu demektir ki, aslında biz de başka “ben”lerin birer kopyasından başka bir şey değiliz.

Bu durumda, telepati denen kavramın da, paralel evrenler arasında gerçekleşme olasılığı oldukça fazla. Yani bize ait olduğunu zannettiğimiz düşünceler aslında diğer paralel evrenlerde bizden önce hayat bulmuş olabilir. Ve nereden çıktığını anlayamadığımız düşünsel parazitlerin de benzer şekilde oluşmaları mümkün.

Demek ki, kendimizi ne olmaya, neler yaşamaya hazırlıyorsak, onu olmamız ve onu yaşamamız büyük bir olasılık olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik bu durumu kavramamız bile şart değil. İster bilinçli olarak, ister istem dışı hangi koşulların devreye gireceğini kendi seçimlerimiz belirleyebilir. Üstelik bu seçimleri tamamiyle bir kabullenme haline getirebileceğimiz gibi, sürekli bir başkaldırıya dönüştürmemiz de mümkün.

Paralel evrenlerin varolma olasılığı, bize, hem düşleyebileceğimiz en mükemmel yaşamı; hem de aynı şekilde en dayanılmaz cehennemi yaratabilir. Çünkü tüm olasılıklar aynı anda ve içiçe de geçerli. Bu durumda yapabileceğimiz tek şey diğer olasılıkları hiç kurcalamaya kalkışmadan, yaşadığımız “an”ın getirdiği en yakın olanakları değerlendirmek olabilir mi? Yoksa bu da mı boş?

Çünkü şu anda bir başka evrende halen yazmakta olduğum yazıyı tıpatıp aynen yazan sonsuz sayıda ben olduğu gibi; tüm yazıda sadece tek bir işaret ya da tek bir sözcüğü farklı yazan sonsuz sayıda ben de var… Bu sonsuz sayıdaki benlerden hangisinin gerçek ben olduğunu belirlemeninse hiç bir yolu yok!

Tek çözüm şu görünüyor: Sonsuz sayıda olasılıklarla uğraşmayı bir tarafa bırakıp; sonlu sayıda ve farklılıkları algılanabilen ve paylaşmaya açık benliklerimizin bir bileşkesi olmayı kabullenmek.

Zaten fiziksel, kimyasal ve biyolojik olarak onca devingenliğine rağmen kendi varlığımızı “ben” diye tanımladığımızda da benzer bir yaklaşım sergiliyoruz. Her nefes alış verişimizde vücudumuzdaki milyarlarca atom ve molekül yer değiştiriyor. Bizler durağan varlıklar değiliz. Aksi olsaydı, zaten, yaşamıyor olurduk.

Bu yazıyı tıpatıp aynı yazmış olan sonsuz sayıdaki tıpatıp aynı paralel evrendeki tıpatıp aynı benlerle birlikte tıpatıp aynı anda tıpatıp aynı son noktayı koyuyor ve sonlu ve farklı evrenimize dönüyorum.

Tekrar görüşmek üzere…

Ahmet Aksoy

May 112013
 
2,659 views

Küresel Isınma – Dünyanın Sonu mu Geliyor?

Küresel Isınma

Düzenli televizyon izlemem. Buna rağmen son günlerde bir kac kez “buzullardaki erime” konulu programa rastladım. Bir fotoğraf ekibi -James Maloc (*)- dünyanın çeşitli yerlerindeki buzulların değişimini saat başı çekilen fotoğraflarla belgeliyor. Bu fotoğraflar birer film karesi olarak bir araya getirilince yaşanmakta olan devasa değişimi daha iyi kavramak mümkün oluyor.

“Küresel Isınma” kavramını genel olarak mantıklı bulurum. Çünkü son yüz küsur yıldır ve hızlanan bir tempo ile fosil yakıtları hoyratça tüketiyoruz. Oysa bu yakıtlar, milyonlarca yıllık bir süreçte biriktirilmiş güneş enerjisinden başka bir şey değil. Ve biz bu yakıtın fitilini ateşledik.

Günlük yaşantımızda, aslında neler yaptığımızın pek te farkında değiliz. Pek çok şeyi “gelişme” diye algılıyor, ya da kendimizi böyle kandırmaya çalışıyoruz. Kendimiz için giderek daha konforlu bir yaşam tarzı geliştiriyoruz. Ama bunun karşılığında doğal dengeler üzerinde oluşturduğumuz yıkımı görmezden geliyoruz.

Oysa biz, ancak, doğal çevremizle birlikte varız. Ve çevremizdeki herşeyi tahrip ediyoruz. Bazı toplumları ve insanları da… Bir çok biyolojik tür kaybolup gidiyor.
Ve her yitirilen tür mevcut biyolojik döngü piramidinin temellerini biraz daha zayıflatıyor.

“Brezilya’da bir kelebeğin kanat çırpması, Teksas’ta bir kasırga yaratır” demiş Philip Merilees… Neden olmasın!.. Kaos teorisinin özü bu cümlede yatıyor. Zaten bir çığ da, minik bir kar yumağıyla tetiklenmiyor mu?

Oysa biz, milyonlarca yılda oluşmuş fosil yakıt rezervlerini kısacık bir zaman diliminde tüketiyoruz. Bize öyle görünmese bile, bu bir patlamadır! Zamanın, onbinlerce kez hızlandırılmış halidir bu yaptıklarımız.

Şimdi buzullar eriyor. Hem de dünya tarihinde daha önce hiç görülmemiş bir hızla. Atmosferdeki CO2 oranı, doğal değerlerin çok üzerinde ve dikleşerek tırmanmaya devam eden bir grafik çiziyor. Atmosferin ortalama sıcaklığı artıyor. Bu artış, beraberinde, atmosferik hareketliliği getiriyor. Kasırgaların tahrip gücü büyüyor. Artık ülkemizde bile hortumlar görülmeye başladı. Ara mevsimleri, baharları yitirdik. Ya kış yaşıyoruz, ya da yaz… Tüm atmosferik dengeler bozuldu.

Bu yüzden, önümüzdeki onyıllarda en önemli meta belki de temiz su kaynakları olacak. Doğal su kaynaklarını besleyen dağ buzulları ortadan kalktığında yaşanacak felaketin boyutunu kavramak hiç te kolay değil.

Daha 50 yıl önce, şişelenmiş suların ticari bir mal haline gelmesi anlamsız gibi görünüyordu. Oysa şimdi doğal olarak erişebileceğimiz neredeyse hiç bir su kaynağı kalmadı. Ülkemizin pek çok yöresinde en küçük derelerin bile “enerji üretimi” bahanesiyle özel şirketlere pazarlanması, aslında “su savaşları” senaryosunun sahneye konması için pek fazla beklememize gerek kalmayacağını gösteriyor.

Peki, hala umut var mı?

Elbette var! Ancak bunun, 8-10 milyarlık nüfusa sahip bir dünya için geçerli olduğunu sanmıyorum. Yakın bir gelecekte, dünya üzerindeki insan popülasyonu azalmak zorunda kalacak. Çünkü sağlıklı su ve besin kaynaklarının maliyeti çok fazla artacak gibi görünüyor.

Öte yandan bir başka olasılık daha var. GDOlu ürünlere, kirli su kaynaklarına, karbondioksit oranı yüksek atmosfere dayanıklı nesillerin ortaya çıkması… Çünkü çok büyük bir olasılıkla bu tür insanlar şimdi bile dünya üzerinde yaşıyorlar. Şartlar biraz daha kötüleştiğinde sıradan insanlar için dünyamız bir cehenneme dönecek. Oysa daha dayanıklı olanlar bu durumdan, özel bir şeyler yapmaya gerek duymaksızın karlı çıkacaklar.

Bir diğer grubun ise zayıf bünyelerine rağmen, ellerindeki ekonomik güçten yararlanarak steril(!) ortamlarda yaşamaları mümkün olabilir. Üstelik bu kesim, eğer işe yarar, üretim yapabilen bir robot teknolojisi geliştirmeleri mümkün olursa, bünyesi güçlü insanların varlığına bile ihtiyaç duymayabilirler.

En son senaryo ise, kendi kendilerini geliştirip üretebilen robot teknolojisinin baskın hale gelmesi ve kendilerini dünyanın değişen koşullarına uyumlu hale getirmeleridir. Yapay zeka ile donatılan bu robotların biyolojik ve zayıf insanlara ihtiyacı olmayacaktır. Bu robotlar olağanüstü zor doğa şartlarına dayanabilecek bir yapıda olabilir. Basınçsız ortamlarda veya binlerce atmosferlik basınç altında varlıklarını sürdürebilirler. Çok düşük veya çok yüksek ısıya dayanabilirler. Enerji elde etmek için biyolojik kökenli başka canlılara gereksinimleri olmaz. Daha güçlü ve daha dayanıklı enerji kaynaklarından yararlanabilirler. Bu robotlar insanlara kıyasla çok daha uzun yaşam sürelerine sahip olabilirler. Derledikleri bilgileri birbirleriyle ve daha merkezi birimlerle kolayca paylaşabilirler. Bir robotun tüm bilgi birikimi kolaylıkla bir başka robota aktarılabilir. Bu robotlar uzay şartlarına dayanıklı hale dönüşebilir ve ivme sınırlamalarıyla karşılaşmak zorunda kalmadan uzay yolculuklarına çıkabilirler.

Kısacası, biz, insanlar olarak aklımızı başımıza devşirip, bu akılsızca gidişe dur demediğimiz taktirde Gaia devreye girecek ve gerekenleri yapacaktır.

Dünyanın bir ekosistem olarak, Gaia olarak varoluşunu sürdürmesi için insanoğluna ihtiyacı yoktur. O, bizden önce de vardı, bizden sonra da varlığını sürdürebilir.

Giderek yaygınlaşan bencil tüketim toplumları aslında kendi sonlarını inşa ediyor. Onların başka düşmanlara ihtiyacı yok.

Ahmet Aksoy

(*) Aşağıdaki yaklaşık 14 dakika süren video global ısınma ile ilgili pek çok gerçeği yeniden gözler önüne seriyor:

(*) Aşağıdaki video James Maloc tarafından verilen bir TED konferansını içeriyor: (Bu video ilgili youtube hesabı sonlandırıldığı için artık izlenemiyor. )

Mar 152013
 
1,532 views

Kişisel Gelişim ve Bilimsel Gerçeklik Kişisel Gelişim konusunu, bir çok kişinin bir tür “zırvalar silsilesi” olarak gördüğünü düşünüyorum. Açıkçası, üç-beş yıl öncesine kadar ben de benzer şekilde düşünüyordum.

Ancak, 1990′lardan bu yana bilimsel bilgilerimizde pek çok depremler yaşadık. Yaşamaya da devam ediyoruz.

Örneğin insan beyni ile ilgili temel bilgilerimizden pek çoğu değişti. Bunları sıradan bir vatandaşın gözlemleri olarak yazıyorum. Bize öğrettiklerine göre, ya da daha doğrusu benim aklımda kalanlara göre, insan beynindeki hücreler çocukluk yıllarında tamamlanan çoğalma aşamasından sonra, sadece azalmaya mahkumdu. Ayrıca beynimizdeki bölgelerin yerleşimine bağlı olarak herhangi bir nedenle yitirilen hücreler nedeniyle ilgili fonksiyonlar da zarar görür ve bunu onarmak mümkün olmazdı.

Oysa şimdi “neuro-plasticity” kavramının pek çok örnekle desteklenen işlevlerine baktığımızda; beyin hücrelerinin sürekli yenilendiğini, işlev değiştirdiğini, gerektiğinde başka fonksiyonları üstlenmek üzere başkalaşım geçirebildiğini gösteriyor.

Genetik bilgilerimiz de benzer durumda değil mi? Nöroplastisite kavramının beyin hücrelerimize tanıdığı esneklik, epigenetik kavramlarıyla tüm genetik sisteme de taşınmış durumda. İki artı ikinin kaç edeceği artık sadece genetik kodlarla değil, çevresel koşullar da dikkate alarak belirleniyor.

Benzer değişiklikler bilimin başka alanlarında da yaşanmıyor mu?

İşte bütün bunlar, bilimsel katılığın, yerini daha toleranslı bir bakış açısına terketmesi gerektiğini gösteriyor. Bu esneklik bilimsel doğrulardan vazgeçerek, onlardan ödün vererek değil; bakış ve değerlendirme perspektifimizi biraz daha genişleterek, esneterek yapılmalıdır.

Henüz bilimsel olarak kanıtlanmamış olguları reddetmek yerine, onları bu genişletilmiş perspektife göre değerlendirmek çok daha sağlıklı olmaz mı?

Örneğin eski Çin uygulamaları olan akupunktur veya akupressure sistemleri, insan vücudunda enerji meridyenleri bulunduğunu varsayar.  Ama, bu meridyenlerin varlığı bu güne kadar bilimsel olarak kanıtlanabilmiş değil. Yaygın bilimsel görüş, kanıtlanamayan önerilerin reddedilmesiyle sonuçlanıyor.  Bilimsel olarak kanıtlanamıyorsa reddedelim!

O zaman akla şu soru geliyor: Newton’dan önce yerçekimi yok muydu? Çekim yasalarının işlevini gösterebilmesi için onların yasalaştırılması şart mıdır?

1960′lı yıllarda Kuzey koreli bir profesör olan Kim Bong Han tarafından keşfedilen ve kendi adıyla “bonghan channels, bonghan ducts” olarak anılmakta olan bazı organların enerji meridyenlerinin yer aldığı düşünülen bölgelerde yoğunlaştığı ve akupunktur noktaları üzerinden dış dünyayla alışverişte bulunduğu söyleniyor. Hatta bu organların oluşturduğu ağın kan ve lenf dolaşımı gibi üçüncü bir dolaşım sistemi olabileceği belirtiliyor.

Bu bilgiler, benim uzmanlık alanımın dışında olduğu için net ve kesin bir değerlendirmede bulunmam mümkün değil. Fakat ben şunu yapmanın daha gerçekçi olacağını düşünüyorum: Bilimsel bir açıklaması yapılamasa da benzer koşullarda tekrarlandığında benzer sonuçlar veren uygulamalar gerçeği yansıtır. Burada önemli olan girdilerle çıktıların uyumudur.

Örneğin EFT (Emotional Freedom Techniques) sistemi, bazı akupunktur noktalarına parmak uçlarıyla vurarak uygulanıyor. Ben bu yöntemi kendi üzerimde yüzlerce kez uyguladım ve beklediğim sonuçları aldım. Aynı yöntemi başkalarına da uyguladım ve yine beklenen sonuçlara eriştim. Bu durumda, insan vücudunda enerji meridyenlerinin bulununup bulunmadığı, ya da Bonghan korpüsküllerinin uyarılmasının bilinmeyen bir dolaşım sistemini harekete geçirip geçirmediği beni çok fazla ilgilendirmiyor. Sadece, yaptığım uygulamanın sonucunda beklediğim sonuçları alıp almadığım önemli.

Bırakılan taşın yere düşmesi gibi, parmak uçlarıyla insan vücudundaki bazı noktalara yapılan vuruşlar fiziksel, zihinsel veya duygusal bazı sorunların üzerimizdeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırabiliyorsa ve bundan insanlar yararlanabiliyorsa, yapılan iş doğrudur. Zamanı geldiğinde, birileri de bunun bilimsel nedenlerini araştırır, bulur.

Yapılan istatistikler, EFT ile elde edilen olumlu sonuçların %85-%97 arasında olduğunu gösteriyor. EFT’nin sadece placebo etkisi yaratıyor olabileceği savı da bu nedenle gerçekçi değil. Çünkü placebo etkisinin maksimum olumlu değeri ancak %60′lar düzeyine erişebiliyor.

Kişisel Gelişim konusuna “Dene ve Gör” yöntemiyle bakıyorum.

Önce Hızlı Okuma ile başladım. Sonuçlarını aldım. Üstelik bir yan etki(!) olarak yakın gözlüklerimden de kurtuldum.

Şimdiyse EFT (biz buna Tepeleme diyoruz) ile uğraşıyorum ve bu yöntemi herkesin öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ve benzeri konulardaki araştırmalarımı ve denemelerimi sürdürüyor ve önümdeki yolun beni nereye taşıyacağını heyecanlı bir merakla bekliyorum.

Ahmet Aksoy

Feb 212013
 
2,754 views

Gaia

Gaia (Kaya), Biz ve Bakteriler

James Lovelock, William Golding’in önerisiyle Kaya (Gaia) adını verdiği hipotezinde dünyanın başlı başına bir organizma olduğunu ileri sürüyor. Avatar isimli bilimkurgu filminde işlenen temel konulardan biri de bu. Eywa, gezegenin yaşayan ruhudur ve gezegendeki tüm canlılarla bir iletişim ağı oluşturur.

Benzer yaklaşımı güneş sistemleri, galaksiler ve makrokozmosun diğer yapıları için de kurgulamamız mümkün.

Aynı durum, mikrokozmos için de geçerli.

Vücudumuzda istenen ya da istenmeyen konuklar olarak pek çok bakteri çeşidinin, virüslerin ve başka mikro organizmaların bulunduğunu bilmek hiç te yadırgatıcı değil. Ancak bu bakteri ve virüslerin pek çoğunun aslında konuk değil de, biyolojik varlığımızın temel yapıtaşlarından olduğunu öğrendiğimde açıkçası şoke oldum! Bu şaşkınlığımın nedeni böyle bir şeyin olanaksız olduğuna inandığım için değil, tam tersine, böyle bir düşüncenin daha önce nasıl olup ta aklıma gelmemiş olmasıydı!

Bu durumda bizler de, tıpkı Gaia gibi, ya da Eywa gibi, pek çok farklı organizmanın oluşturduğu bir ekosistemden başka bir şey değiliz.

Yani bizim sahip olduğumuz zeka da aslında bir tür toplumsal zekadan ibaret. Çünkü bizler, zannettiğimiz kadar yekpare birer organizma değil, daha çok birer mikroorganizmalar topluluğuyuz.

Tıp uzmanları, artık olur-olmaz antibiyotik kullanmaya sıcak bakmıyor. Çünkü bu tür ilaçlar, zararlı mikroorganizmaların yanısıra, ekosistemimizin içindeki yararlı mikroorganizmaları da etkiliyor. Dolayısıyla, kendimize zarar vermiş oluyoruz.

İster Gaia’yı, ister kendimizi ele alalım, varlığımızın temelinde farklı organizmalar arasındaki denge var. Bu dengenin herhangi bir nedenle tek taraflı bozulması, tüm ekosistemin iç dengelerini altüst edecektir. Halen insanlar olarak Gaia’nın dengesini olağandışı bir hızla bozuyoruz. Bu durumda Gaia’nın kendi varlığını koruyabilmesi için kendine özgü bazı mekanizmaları devreye sokması gerekir. Eğer bunu yapamazsa, kaçınılmaz sonla yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Elimizde bu konuda yeterli bulgular olmasa da, dünya üzerinde insanoğlundan önce de insanoğlununkine benzer zekaya sahip canlıların yaşamış olması mümkündür. Eğer onlar da kendi hırslarını yenememişler ve içinde yer aldıkları ekosistemi tek yanlı olarak tahrip edip bozmuşlarsa, büyük bir olasılıkla, sonunda kendi sonlarını hazırlamışlardır.

Gaia, bu konuda tecrübeli olabilir. Eğer öyleyse, bize, gereken yanıtı vermekte gecikmeyecektir. Eğer gecikirse, zaten yeterli tecrübeye sahip değil demektir.

Eğer Gaia, böyle bir durumla ilk kez karşılaşıyorsa, önündeki çetin sınavı nasıl atlatacağı önemlidir. Ya kaderine razı olacak, ya da ne tür önlemler alması gerektiğini deneye yanıla öğrenecektir. Varlığını sürdürebilmesi buna bağlıdır.

Kendimizle ilgili şöyle bir öykü yazalım.
Vücudumuzdaki bazı bakteriler, giderek, baskın organizmalar haline dönüştüler. Kendi sınırlarını belirlediler. Aralarında organları paylaştılar. Zaman zaman birbirlerinin üzerinde yaşadığı organlara göz dikip savaşlara giriştiler. Aynı ekosistemi paylaştıkları diğer mikroorganizmaları hor görmeye başladılar. Teknolojilerini geliştirdiler ve enerji kaynaklarını kendi arzularına göre kullanmaya başladılar. Kendi aralarında yaptıkları değerlendirmelerde, teknolojik olarak ne kadar gelişmiş olduklarını vurgulayıp, böbürlendiler. Üzerlerinde yaşadıkları şekilsiz insan bedenini istedikleri gibi kullanabileceklerine inandılar ve uygulamaya geçtiler. Etraflarındaki hücreleri ve diğer yapıları tamamiyle kendi istedikleri gibi kullanmaya başladılar. İçlerinden bazıları bu konuda dikkatli olunması gerektiğini söylese de gülüp geçtiler. Yüksek sesle itiraz etmeye kalkanları susturdular…

Oysa dışarıdan yapılan gözlemlere göre durum vahimdi. O bakterilerin üzerinde yaşadıkları insan vücudunun ateşi iyice yükselmiş durumdaydı. Kan dengeleri iyice bozulmuştu ve acilen önlem alınması gerekiyordu.

Eğer o insan isimli ekosistem gerekli önlemleri alamazsa, hem kendisi, hem de onunla birlikte yaşayan tüm bakteri topluluklarının sonu gelmiş demekti.

Şu ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerek: sözkonusu bakteriler ile üzerinde yaşadıkları insanın birbirleriyle anlaşmaları pek sözkonusu değil. Tek yapmaları gereken şey, birbirlerinin sınırlarını ve dengelerini dikkate alarak anlayış göstermeleri.

İnsanlar ve Gaia için de aynı şey sözkonusu.

İnsanlar olarak Gaia ile konuşmamız, onunla tartışmamız mümkün değil. Ama haddimizi bilebilir, ona ve diğer organizmalara gereken saygıyı gösterebiliriz. Hepimiz için gerekli dengeleri gözetebilir ve koruyabiliriz. Eğer bu konuda neler yaşanabileceğini görmezden gelmeye devam edersek, ya Gaia’nın önlemiyle tanışacak, ya da birlikte aynı sonu paylaşacağız.

Ben, kendi çıkarımız için bile olsa, sonunda onu anlayabileceğimizi umuyorum.

Ahmet Aksoy

Jan 312013
 
1,565 views

Cheshire-cat

Kuantum fiziği ile ilgili en somut bilgim, temelinde belirsizlik yasasının bulunmasıdır. Özellikle atomaltı partiküller sözkonusu olduğunda, belirsizlik yasası çok net bir şekilde işliyor.

Sanıyorum bu yasayı ben biraz farklı şekilde yorumluyorum.

Örneğin bir elektronun yerini saptamak için kullandığın araç, ölçüm işlemi sırasında o elektonun konumunu değiştirmesine neden oluyorsa, elde edeceğin bilgi net bir koordinat yerine, bir olasılık bulutuna dönüşür. Ama, ölçüm için kullanılan partiküller hedefteki elektron ile etkileşime girmiyor, ya da ihmal edilebilir veya hesaplanabilir etkiler yaratıyorsa, bu belirsizlik ortadan kalkacaktır.

Birkaç gün önce, şimdi tam anımsayamadığım bir nedenle, “Schroedinger’in kedisi” gündeme geldi. Bu terimi daha önceden biliyordum ama, ilgili olduğu konu hakkında hiç bir fikrim yoktu. İnternette yaptığım küçük araştırma sonunda, bu kedinin sanal olduğunu ve kuantum fiziği ile ilgili çok önemli bir sanal deneyde figüran olarak kullanıldığını öğrendim.

Sanal deney şöyle: Kapalı bir kutu var. Bu kutunun içinde bir kedi ve kutunun açılması halinde %50 olasılıkla tetiklenecek ölümcül bir düzenek bulunuyor. Bazı açıklamalarda bu düzenek zehirli bir gaz içeriyor, bazılarında ise bir tabancaya bağlı. Sorgulanan durum ise kutunun açılmaması şartıyla, içindeki kedinin ölü veya diri olduğunu bilmenin mümkün olup olmadığı. Kutuyu açarsanız öldürücü düzenek %50 oranla devreye girebilir veya girmeyebilir ve sonuç olarak siz deneyin sonucuna müdahale etmiş olursunuz.

Bu sanal deney, belirsizlik kuralını örneklemesi açısından, benim aklıma tam yatmıyor. Oysa Alis Harikalar Diyarında kitabında Lewis Carroll tarafından betimlenen Chesire kedisinin, kendi görüntüsünün kaybolup, sırıtmasının görülebilmesi, kuantum fiziğine çok daha denk düşen bir örnek.

Bazı kaynaklarda, ışık ışınlarının madde-dalga özelliklerinin gözlem yapıp yapmamanızdan etkilendiği öne sürülüyor. Üstelik burada bir enerji aktarımı ve etkileşim de sözkonusu değil. Gözlersem sonucu etkilemiş oluyormuşum!.. Bana bu yaklaşım da anlamsız geliyor.

Einstein fiziğinin açıklamakta yetersiz kaldığı pek çok konu olduğu muhakkak. Kuantum fiziği, bu konuda bazı kaçış olanakları sağlıyor olmalı. Ama, gözlemlemenin sonucu değiştireceği kuralına kesinlikle katılmıyorum.

Bana mantıklı gelen asıl açıklama şu: İnsanlar binlerce yıl gözlemledikleri astronomik olayları açıklayabilmek için bir sürü teoriler ve bunlara bağlı araçlar geliştirdiler. Örneğin yıldızların gökyüzünde asılı olduklarını veya dünyanın etrafında döndüklerini düşündüler. Bu konuda işe yarar, pratik takvimler geliştirdiler. Ama yıldızların, gezegenlerin dünyanın etrafında dönmediğinin anlaşılabilmesi için bilgi birikiminin ve teknolojinin belli bir seviyeye gelmesi gerekti.

Kuantum fiziğinin de şimdi benzer durumda olduğunu düşünüyorum. Halen elimizde pek çok olayın tutarlı açıklamasını yapmamıza yetecek kadar birikim yok. Bu nedenle de, takıldığımız yerleri, sanki bir belirsizlik bulutuyla yumuşatıyoruz.

Umuyorum ki, o aşamaya geldiğimizde, birileri, e=mc2 gibi olağanüstü basit bir formülasyonla pek çok şeyin düğümünü çözecek.

O gün gelene kadar, belirsizliğin belirleyiciliğinin bize yol göstermesinde hiç bir mahzur yok. Zaten şimdilik elimizdeki en tutarlı araç bu!

Son olarak, yukarıda yazdıklarımın, bir uzman görüşü olmadığını, sadece bir zihin jimnastiği olduğunu belirtmeliyim. Sözkonusu kuramların geçerliğini tartışmak haddim değil. Yine de popüler bir düzeyde bu konuları tartışabilir olmak hiç te fena olmuyor.

Ahmet Aksoy

Nov 112012
 
2,615 views

(Aşağıdaki yazı Sn Aysu Azak tarafından gönderilmiştir.)

Yunuslar

-Yunusların (deniz memelileri) insanlardan sonra en parlak beyne sahip olduğu belirlendi.

Daily Mail’in haberine göre, yapılan yeni bir araştırma, yunusların beyinlerinin yüksek zekayla bağlantılı birçok özelliğe sahip olduğunu gösterdi.

Atlanta’daki Emory Üniversitesi’nden zoolog Lori Marino tarafından yapılan araştırmada, yunus balıklarının beyin haritasını çıkararak bunları primatlarınkiyle karşılaştırmak için MR tekniği kullanıldı.

Şişe burunlu yunusların beynindeki serebral korteks ile neokonteksin çok büyük olduğunu belirten Marino “Yunusların birçoğunun beyni bizimkinden daha büyük ve kütle olarak insan beyninden sonra ikinci geliyor” dedi.

Yunuslar uzun zamandır zekalarıyla tanınıyor, ancak üç yaşındaki bir çocuğun zeka seviyesine sahip olabilen şempanzelerin, yunuslardan daha zeki olduğu zannediliyordu. Bu son araştırmayla şempanzeler üçüncü sıraya düştü.

Yunusların belirgin bir kişilikleri olduğu, kendilerinin farkında oldukları ve gelecek hakkında düşünebildikleri belirtildi.

-Eğlence parklarında kullanım zalimlik

Bu durumda yunuslara insanlarla aynı statünün verilmesini isteyen uzmanlar, böylesine zeki hayvanların eğlence parklarında kullanılmalarının ve etleri için öldürülmelerinin zalimlik olduğunu belirtti.

Yunuslar ve balinalar, çok mutsuz olduklarında soluk almayı kesip intihar edebiliyor.

-Yunus zekası mahpusluğa karşı

Teknenin yanında sizinle yarışa tutuşan, havuzda tutulan çemberin içinden estetik bir sıçrayışla geçen, akvaryumda zeki gözlerle bizleri süzen yunusları hallerinden memnun, insanları eğlendirmekten hoşlanan canlılar olarak biliriz.

Oysa, ABD’nin Emory Üniversitesi’nden sinirbilimci (nörolog) Lori Marino’ya göre gerçek durum, göründüğünden çok uzak.

Yunus ve balinaların nöroanatomisi konusunda uzman olan Marino’ya göre birçok yunus türünün beyinleri insanlarınkinden hayli büyük ve vücuda oranlandığında da beyinleri insandan sonra ikinci en büyük kütleye sahip.

Araştırmacı ayrıca çoğu yunusun beyninde, insandakinden daha büyük yüzey alanına ve hacme sahip bir neokorteks (üst kabuk) geniş insula ve singula bölgeleri ve büyük ölçüde farklılaşmış hücre bölgeleri gibi karmaşık bir zekayla ilgili alanlar bulunduğuna dikkat çekiyor.

Marino’nun 2001 yılında katıldığı bir araştırma, yunusların aynada kendilerini tanıdıklarını ortaya koymuştu. Bu yetenek daha önce yalnızca şempanze ve fillerde gözlenmişti.

Yunuslar gelişkin, benlik duygusuna sahip, her birinin kendi özel kişiliği olan, bireyci, özgürlüğüne düşkün ve karmaşık iç dünyalara sahiptirler” diyen Marino, bu hayvanların yoğun acı ve psikolojik travma yaşayabildiklerine işaret etti.

Araştırmacıya göre yunus beyninin karmaşıklığı ve taşıdığı zeka, yakalanıp hünerlerinden yararlanmak için eğlence parklarına ya da turistlerle yüzmeleri için kapalı plajlara hapsedilmelerinin bu hayvanlarda ağır psikolojik sorunlar yaratabileceğini gösteriyor.

-Yunuslar ölümlü olduklarının farkındalar mı?

Yunanistan’da yapılan bir çalışma, yunusların ölüm olayına karşı değişik tepkilerinin olabileceğini öne sürüyor.

Doğada ölümü gözlemleyen bilim insanı sayısı yok denecek kadar az. Hayvanların ölen sürü mensuplarının arkasından gösterdikleri davranışları yorumlamak gerçekten
çok zor olsa gerek.

Çünkü bu davranışları ve tepkileri yorumlarken ister istemez kendi duygularımızı da işin içine katarız. Yapılan araştırmalarda goril, şempanze, fil, balina ve yunusların ölen bireylerin arkasından insanların yas tutmasına benzer davranışlar sergiledikleri görülmüş.

Yunus ve balina gibi memeli deniz hayvanlarının beyinlerinde bulunan birtakım sinir hücrelerinin empati ve sezgi yetenekleriyle bağlantılı olduğu günümüzde biliniyor. Özellikle yunusların ve balinaların da sahip oldukları “von Economo sinir hücreleri”nin, insanlarda duyulan acı ile bağlantılı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış.

Bilim Teknik dergisinden Özlem Kılıç Ekici’nin haberine göre, Yunanistan’da yapılan bir çalışma, yunusların ölüm olayına karşı değişik tepkilerinin olabileceğini öne sürüyor. Yunuslar zekâları, beyinlerinin büyüklüğü, güçlü sosyal yapıları ve belirgin kişilikleri nedeniyle diğer deniz hayvanlarından daha farklı ve özel bir konumdalar. Bu nedenle, geçtiğimiz yıl içinde bir grup bilim insanı, yunusları “insan olmayan şahıslar” olarak sınıflandırmayı uygun gördüler.

Bir yandan yunusların çıkardığı ıslık benzeri tiz seslerin anlamını çözmeye ve yunuslarla iletişim kurmaya çalışan uzmanlar, diğer bir yandan da farklı bir çalışmada, bu zeki deniz memelilerinin ölümün anlamını gerçekten bilip bilmediğini anlamaya çalışıyorlar. Yunusların sürüdeki ölü bireylere, ölümün çeşidine göre (ani ölümler ya da uzun bir hastalık sonrası beklenen ölümler) farklı tepki gösterdikleri gözlemlendi. Yunanistan’da bir körfezde 2006 yılından beri uzun burunlu yunusların (Tursiops truncatus) popülasyon davranışları üzerinde yapılan incelemeler sırasında bir anne yunusun ölü yavrusuyla olan iletişim çabası dikkati çekti.

-Günlerce yas tuttu

Ölü yavrunun alt çenesinde belirgin morluklar vardı, belli ki doğduktan kısa bir süre sonra aldığı bir darbe sonucu aniden ölmüştü. Anne yunus günler boyunca ölü yavrusunu defalarca su yüzeyine çıkararak onun nefes almasını sağlamaya çalıştı. Anne yunusun ölü yavrusunun yanından hiç ayrılmadığı, birtakım sesler çıkartarak, burnuyla ve göğüs yüzgeçleriyle sürekli ona dokunduğu gözlemlendi. Uzmanlar, anne yunusun yavrusunun ani ölümünü kabullenemediğini ve yas tuttuğunu öne sürdüler.

Gene aynı körfezde yapılan bir başka inceleme sırasında, sürüdeki yunusların ölen bir yavruya davranışları dikkat çekti. Yunus sürüsü 2-3 aylık bir yavrunun etrafını sarmıştı. Yavrunun vücudunda yaralar vardı ve hasta olduğu için yüzmekte zorlanıyordu. Yavrunun etrafındaki yunusların stresli oldukları ve düzensizce yüzdükleri görülüyordu. Anne yunus ve öteki yetişkin yunuslar dönüşümlü olarak yavruyu su yüzeyinde tutmaya çalışıyorlardı fakat hasta yavru sürekli batıyordu. Yaklaşık bir saat sonra hasta yavru öldü. Daha önceki gözlemlerine dayanarak uzmanlar anne yunusun yavruyu yalnız bırakmayacağını düşündüler, ancak öyle olmadı.

Bunun yerine, anne ve sürü dibe doğru batan ölü yavruyla ilgilenmeyerek anında başka yöne doğru yüzmeye başladılar. Hasta yavruyu ölene kadar yalnız bırakmayarak ona destek olan yunuslar sorumluluklarını ve görevlerini yerine getirmişlerdi. Bu olayda belki de ölümün yaklaşmakta olduğunun farkındaydılar ve bu nedenle, beklenen bu ölümü kabullenmek onlar için kolay olmuştu. Bunun gibi başka örnekler de zaman zaman gözlemlendi. Uzmanlar, yunusların tepkilerinin ani ölüm ve beklenen ölümde farklılıklar gösterdiğini öne sürüyorlar. Ancak kesin sonuca ulaşmak için daha başka çalışmaların yapılması ve benzer örneklerin sayısının artması gerektiğini de belirtiyorlar.

-Tokyo Üniversitesi’nde bilim insanları, yunusların çıkardığı sesleri anlayıp onlarla iletişim kurmamız için özel bir teknoloji geliştirdiler.

Bugüne kadar yunusların seslerini kaydeden çok fazla araştırma yapıldı. Yunusların 20 kHz’den 200 kHz’e kadar olan frekanslardaki sesleri duyabildikleri ve bu frekanslarda iletişim kurabildikleri biliniyordu. Bu frekanslar insan kulağının algılayabileceği frekanslar değil. Yunuslar, bunun dışında aynı anda birden fazla frekansta ses üretebiliyorlar.

Tokyo Üniversitesi’ndeki bilim insanları onlarla iletişim kurabilmek için “yunus hoparlörü” ürettiler. Şu anda prototip halinde. Çok yakın zamanda sualtında da denenecek. Eğer başarıya ulaşabilirse, bu küçük alet, “yunus dilini” insanların anlayabilmesine hizmet edecek.

-Yunuslarla konuşmayı ilk deneyen Dr. John C. Lilly aynı zamanda Fringe tv dizisinde sıkça kullanıldığına tanık olduğunuz “Samadhi-İzolasyon Tankı”nın mucitidir.

-Yunuslarda ve diğer hayvanlarda iletişim

Filler üzerinde yapılan araştırmalar fillerin çok uzak mesafedeki fillerle iletişim kurduklarına dair birçok veriyi ortaya koymaktadır.

İletişim konusundaki araştırmacıların en çok ilgisini çeken canlıların başında yunuslar gelmektedir. Yunuslar ıslık, ciyaklama, klikleme gibi sesler çıkartarak birbirleriyle konuşurlar. Yunuslar kullandıkları sonar sistemiyle belli frekanslarda tıklamalar yollar.

Yunusların kullandıkları sonar sistemi, karanlık sularda objeleri tanımlamalarını, mesafeleri bilmelerini sağlar. Yunuslar 0.25 kHz’den 200 kHz’ye kadar ses frekanslarını kullanır. Bu aralığın yüksek frekans kısımlarını yer tayininde, düşük frekansları ise iletişimde, oryantasyonda kullanır.

Deniz altına yerleştirilen mikrofonlarla, insanlar tarafından yunusların önüne konan suni engellerle, yunusların kendi aralarındaki iletişimini tespit etmek için deneyler tasarlanmıştır.

Bu deneylerin sonucunda yunusların kendi aralarında konuşup, iletişim kurduğu belirlenmiştir, fakat yunusların çıkardığı seslerin tam olarak neye karşılık geldiğinin tespiti mümkün olamamıştır. (Dr. Dreher’in, Dr. Evans’ın ve Dr. John C.Lilly’in deneyleri bunlara örnektir.)

Dr. John C. Lilly
-Kâinatı dinliyordu

Türler arası iletişim ve insan bilincinin doğası hakkında öncü çalışmalar yapan Amerikalı John C. Lilly, insan zihninin sınırını arıyordu.

Deli mi dâhi mi olduğu hep tartışılan Dr. John C. Lilly Türler arası iletişimi araştırıyor ve yunusları ‘duyduğunu’ iddia ediyordu

Dr. John Cunningham Lilly, 86 yaşında öldü. Yazar, araştırmacı ve mucit Lilly, evini sık sık ziyaret eden Ram Daas, Werner Erdhard ve Timothy Leary gibi isimlerle birlikte türler arası iletişimi bilimsel araştırma konusu olarak ele almıştı.

-İzolasyon tankları

Uzun yıllar boyunca Lilly ile birlikte çalışan Jennifer Yankee Caulfield, “Bazıları onun çok parlak olduğuna inanıyordu, bazılarıysa tümden çıldırmış olduğuna. Bence her iki görüş de doğruydu” diyor. Caulfield ve Lilly, 1980’li yılların başında yunuslara bilgisayarda üretilen yapay bir dili öğretmeye çalışmıştı. Ama Lilly’ye asıl ün kazandıran 1950 yılında geliştirdiği ‘izolasyon tankı’ oldu. Lilly, ‘insan bilinci’nin gerçek yapısını çözmek için izolasyon tankı içinde dışarıdan gelen tek bir uyaran bile olmadan oturmayı gerektiren birtakım deneyler yapmıştı. Bu deneyler hakkındaki notlarından birinde şöyle yazmış:

“Yunuslarla dolu havuzun üzerinde, buraya yerleştirilmiş bir izolasyon tankının içinde oturuyordum. Birdenbire yunusların konuşmasına katıldım. Çıldıracak gibi oldum, çok şey söylüyorlardı ve çok hızlı anlaşıyorlardı…”

Dr. John C. Lilly, yunuslarla ilgili deneyimlerini, ‘İnsan ve Yunus’, ‘Yunus’un Zihni’ de dahil 19 kitapta topladı.

Kızı Cynthia Lilly Cantwell, babasının çalışmaları hakkında “Araştırmaları sadece insanlardan ibaret olmayan bir evrenin varlığını gösterdi” diyor.

-Algının Kapıları

LSD gibi halüsinasyon yaratan ilaçlara ilgi duyan Lilly’nin çalışmaları elbette Hollywood’a esin kaynağı oldu: Teorileri iki filmde kullanıldı: Mike Nichols’un yönettiği ve başrolünü George C. Scott’un üstlendiği 1973 yapımı ‘The Day of the Dolphin’ (Yunusun Günü). Ken Russell’ın yönettiği ve başrolünü William Hurt’un üstlendiği 1980 yapımı ‘Altered States’ (Algının Kapıları).

6 Ocak 1915’te, ABD’nin Minnesota eyaletindeki St. Paul kentinde doğan Lilly, Kaliforniya Teknik Enstitüsü’nden mezun oldu. Daha sonra Dartmouth Tıp Okulu ve Pennsylvania Üniversitesi’ne devam etti ve doktor oldu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında bir yandan yüksek irtifanın insan üzerindeki etkileriyle ilgili araştırmalar yaparken bir yandan da psikanaliz üzerine çalıştı.

1950’li yıllarda şişeburunlu yunusların ‘dil’lerini araştırmak için Virgin Adası’nda ve San Francisco’da merkezler açtı. 10 yıl sonra, yine insan bilincinin yapısıyla ilgili araştırmalar doğrultusunda, LSD dahil, halüsinasyon yaratan ilaçlar üzerinde çalışmaya başladı.

Son olarak ‘Simulations of God/Science of Belief’ (Tanrı’nın Simulasyonu/ İnancın Bilimi) adlı bir kitap hazırlayan Lilly çalışmalarını www.johnclilly.com adresinde tanıtıyordu.

Derlenmiştir
Kaynak: http://lovepeaceandharmony.org/profiles/blogs/yunuslar?xg_source=msg_mes_network

http://universumcorpusnostrum.blogspot.com/2012/10/yunuslar.html?ut…

Aug 282012
 
1,232 views

Küresel Isınma, Yeni Mutabakat:

(Çok geç, çok yetersiz) -I-

Londra’da kazak, ceket, şemsiye ile dolaşıyorduk. Sıcaklıklar bu yıl mevsim ortalamalarının çok altında kaldı. Bodrum (iki haftalığına tatildeyim) ve Türkiye’de de mevsim ortalamalarının çok üzerinde… Mevsimlerde bir gariplik olduğu kesin.

ABD’de bir yılda 26 bin sıcaklık rekoru kırılınca, eyaletlerin yarısı kuraklıktan felaket bölgesine dönüşünce (Krupp, Wall Street Journal, 06/08/2012), hem küresel ısınma tartışmaları yeniden yoğunlaştı hem de “şüpheciler”kampından inanmışlar kampına geçişlerle, muhafazakâr kesimleri de kapsayan yeni bir mutabakat oluşmaya başladı. Ancak tartışmanın yaşandığı dönemin, ekonomik demografik özellikleri göz önüne alındığında, bu mutabakatın hem çok geç kaldığını hem de çok yetersiz olduğunu söylemek gerekiyor.

Küresel ısınma nasıl bir şey?

Bilim insanları, atmosfere salınan sera gazlarının, hızla artmakta olan CO2 oranının gezegeni ısıtmakta, bir iklim krizini hazırlamakta olduğunu, 1960’lardan bu yana savunuyorlar, ancak iş çevrelerini, siyasetçileri inandıramıyor, önlem almaya ikna edemiyorlardı. Nihayet, gelmekte olduğu söylenen şey geldi ve kapıya dayandı.

Son yıllarda sıra dışı ilkim olaylarına tanık olmaya başladık. Ortadoğu ve Avrupa’da 2003 yılında daha önce görülmemiş bir şiddette sıcaklık dalgası yaşandı. Rusya’da 2010 yılında sıcaklık dalgası, kuraklık 13 milyon hektarlık arazide ürünü yok etti (Bloomberg, 06/08/2012). Bu yıl ABD’de tarım alanları felaket düzeyinde bir kuraklıkla savaşıyor. Türkiye’de de sıcaklıklarda bu yıl olağanüstü bir artış var.

Dünyada sıcaklık dalgalarının sıklığı, süresi ve şiddeti giderek artıyor, Doğu Amazon bölgesinde tropik ormanlar giderek çayırlara dönüşüyor, birçok tropik bölgede canlı türleri yok oluyor; Afrika’nın, yağmura bağımlı tarım alanlarında bazı bölgelerde yüzde 50’ye varan kayıplar yaşanıyor; Asya’nın bazı bölgelerinde sel felaketlerine, su baskınlarına ve kuraklıklara bağlı olarak salgın hastalıklarda artış gözleniyor (http://climate.nasa.gov/effects/). Kutuplar, gezegenin geri kalanından iki kez daha hızlı ısınıyor (The Economist, 16/07/2012, Financial Times 05/08/2012). Geçen yıl yapılan bir NASA araştırması buzların hızla erimekte olduğunu ortaya koydu (www.nasa.gov/topics/earth/features/thick-melt.html). Temmuz ayında NASA gözlemleri Grönland’ın buzlarında daha önce görülmeyen oranlarda erime yaşandığını saptadılar (Forbes, 05/08/2012).

Arizona Üniversitesi’nden, jeoloji ve iklim bilimleri profesörü Jonathan Overpeck, “İşte küresel ısınma, bölgesel ve kişisel düzeyde böyle bir şey”diyor. Stanford Üniversitesi Carnegie Kurumu’ndan Chris Field’a göre“bugüne kadar hep konuştuğumuz örneklerin hepsinin birden ABD’yi etkilemekte olduğunu görmek çok çarpıcı”. Princeton’dan Prof. Michael Oppenheimer de son yaşananlar için “Küresel ısınmanın nasıl bir şey olduğunu bize gösteren bir pencere açtı” diyor (Los Angeles Times, 19/07/2012).

‘Yeni mutabakat’

Küresel ısınmanın nasıl bir şey olduğunu gösteren bu örnekler, özellikle ekonomiyi de etkilemeye başlayınca, düne kadar küresel ısınmayı kuşkuyla karşılayan, iddiaları “solcuların kapitalizme atmaya çalıştığı bir kazık” olarak gören muhafazakâr kesimlerde de bir tutum değişikliği yaratmaya başladı. Bu değişiklik, son haftalarda, yukarıda aktardığım gibi, Wall Street Journal, The Economist, Financial Times, Bloomberg, Forbes, gibi iş çevrelerinin yayınlarına da yansıyor, küresel ısınmayı kabul eden yeni bir mutabakatın oluşmakta olduğu görülüyor. Küresel ısınmaya piyasacı bir çözüm aramak için kurulmuş, muhafazakâr Environmental Defense Fund (Çevre Savunma Fonu) adlı kuruluşun direktörü Fred Krupp’un Wall Street Journal’daki yazısı bu mutabakat üzerineydi. Yazar, John Kasich (Ohio), Chris Christie (New Jersey) gibi Cumhuriyetçi Parti’den eyalet valilerinin, Rubert Murdoch’un, Exxon Mobil CEO’su Rex Tillerson’un artık küresel ısınma olgusunu bir gerçek olarak kabul ettiklerini aktarıyordu.

Bu bağlamda en çarpıcı gelişmelerden biri, Kosch kardeşlerin, iklim değişikliği savlarını ya-lanlamak için kurdurdukları Berkley Earth Surface temperature Project’in kurucusu, direktörü, Prof. Richard Muller’in New York Times’ta yayımladığı “Bir iklim şüphecisinin dönüşümü” başlıklı denemeydi. Kosch kardeşler ABD’nin en etkili 100 milyarderi arasında sayılıyor. Çay Partisi’ni finanse ediyorlar ve Obama’ya karşı kararlı bir mücadele sürdürüyorlar (Huffington Post, New York Times). Berkeley Earth’ün araştırmasının bulguları, dünyanın yüzey ısısının son 250 yılda 1.5 derece arttığını, bunun 0.9 derecesinin geride kalan 50 yılda gerçekleştiğini gösteriyor. Bu 1.5 derece ve 0.9 derece ilk anda önemsiz görünebilir, ama 12 bin yıl önce sona eren “mini” buzul çağıyla günümüz arasındaki ısı farkı yalnızca 6 derece.

Richard Muller, “Öyle görünüyor ki tüm bu artış insanların ürettiği sera gazlarından kaynaklanıyor… Artık şüpheci olmamak gerekiyor” diyor.

Geç ve yetersiz

Geçen hafta, küresel ısınma konusunu yeniden gündeme taşıyan etkenlerden biri de NASA’nın en etkili iklim değişikliği uzmanı James Hansen’in, Makiko Sato ve Reto Ruedy adlı uzmanlarla birlikte hazırlayarak yayımladığı araştırmanın basındaki yansımaları oldu. Araştırma son dönemde yaşanan aşırı sıcaklarla küresel ısınma olgusu arasında doğrudan ilişki kuruyor. Dr. Hansen, bu tür aşırı iklim olaylarının 1950-80 arasında hemen hiç yaşanmadığını, o zaman bu aşırı olayların “300’de bir” olan olasılığının“bugün 10’da bir”e yükseldiğini vurguluyor.

Geçen ay “Kapitalist uygarlık Titanic’e benziyor” yazımda aktardığım gibi, bugün CO2 üretimini toptan durdursak bile, sıcaklık bu yüzyılın sonuna kadar artmaya devam edecek. Umutsuzluğu artıran başka nedenler de var. Kapitalist sınıf, WSJ’de yazan Krupp’un, ısrarla vurguladığı gibi bulunacak, çözümlerin daha fazla devlet müdahalesi getirmemesi, piyasa kurallarıyla çelişmemesi konusunda ısrarlı. Bu yüzden bu mutabakatın yararlı pratik sonuçları olacak gibi görünmüyor.

Berkeley Earth’ün nihayet kabul ettiği gibi, ısınmaya yol açan CO2 artışı son 250 yılın, hızlanmasıysa son 50 yılın ürünü. Dr. Hansen’in makalesinde vurgulandığı gibi, iklimde bozulma 1980 sonrası bir gelişme. Bu gözlemlerden iki sonuç çıkıyor: Küresel ısınma esas olarak kapitalizmin (SSCB fabrikalarını da unutmadan) ürünü; hızlanmasıysa, aşırı üretim krizinin patlak vermesine paralel tüketimi, üretimi, hızlandırılmış tüketimi dünya çapına finansallaşmayla da destekleyerek yayma (küreselleşme) atılımının ürünü. Krizinden söz ettiğimiz Fordizm, post-Fordizm (sermaye birikim rejimleri), adı üstünde, yaygın ve yoğun hidrokarbon temelli yakıt kullanımına dayanıyor. Kimsenin henüz bu rejimden vazgeçmeye niyeti yok, zaten serbest piyasa modeli içinde teknolojik ve demografik olarak da olanaklı değil. Çarşamba günü devam ediyorum.

13 Ağustos 2012 – Cumhuriyet