?> bilim arşivleri - Kişisel Gelişim
Oct 012015
 
1,370 views

Mars’ta sıvı halde tuzlu su bulundu

(Aşağıdaki yazı 29 Eylül 2015 tarihinde http://vaybe.axtelsoft.com/ sitesinde yayınlanmıştır. Yazı bana aittir.)

Mars'ta sıvı halde tuzlu su bulundu

Image Credits: nasa.gov

28 Eylül 2015 tarihli açıklama ile NASA, komşu gezegenimiz Mars’ta kesintili su akışı tespit edildiğini doğruladı.

Sözkonusu (tuzlu) su akışının, ısının -23 derece santigradın üzerine çıktığı sıcak mevsimlerde bazı yamaçlarda koyu izler oluşturduğu, daha soğuk dönemlerde ise bu izlerin görünmez hale geldiği açıklandı.

Bildiğiniz gibi tuzlu suyun donma sıcaklığı (sıfır derecedeki)saf suyun donma sıcaklığından daha düşüktür. Bu nedenle -23 derecede görülen akışın tuzlu su olması öngörülüyor.

Mars gezegeninin kuzey yarıküresinde bundan 4.3 milyon yıl öncesine kadar büyük bir okyanusun bulunduğuna dair önemli bulgular var. (http://gurmezin.com/mars-had-an-ocean-4-3-million-years-ago/) Bu okyanus, şimdiki Kuzey Buz Denizi kadar bir büyüklüğe sahipti ve içerdiği su miktarı, Mars yüzeyinin tamamını 137 metre derinlikte bir su tabakasıyla kaplayacak büyüklükteydi. Bu suyun nereye gittiği konusunda farklı teoriler var. Ancak, Mars toprağının derinliklerinde donmuş vaziyette su bulunduğunu savunan geniş bir kesim bulunuyor. Nasa’nın son açıklamaları bu düşünceleri destekler nitelikte.

(Şimdi bir çöl gezegeni olan Mars’ın, yüzeyindeki suyu kaybetmiş olması, gelecekte Dünya’nın da benzer bir kaderi paylaşıp paylaşmayacağı sorusunu akla getiriyor.)

Mars gezegeninin aslında zengin bir su kaynağına sahip olması, bu gezegenin kolonileştirilmesi açısından büyük bir kolaylık sağlayacak gibi görünüyor. En azından Mars’ı keşfetmeye gidecek insanlar oraya çok fazla su taşımak zorunda kalmayacaklar. Sera tarımı için de su temin etmek oldukça kolaylaşacak demektir.

Bu son bulgular, Mars’a gönderilecek insanlı uzay programları için bir avantaj olabilir. Keşke insanlar silahlanma yarışını bir kenara bırakıp, bu tür projeleri daha fazla destekleyebilseler.

Ahmet Aksoy

Kaynaklar:

May 082015
 
1,621 views

İnsanoğlu Kendi Sonunu mu Hazırlıyor?

İnsan Kendi Sonunu mu Hazırlıyor?

Milyarlarca yıl süren doğal biyolojik evrim, son bir kaç bin yıl içinde insanoğlunun bilinçli müdahaleleri yüzünden hızlanmaya başladı. Toplayıcılıktan yerleşik tarıma geçiş aynı zamanda ürünlerin seçilimiyle onların evrimine insan eliyle müdahale uygulamasına dönüştü. Aynı seçilim uygulamaları hayvanlara da uygulandı. Örneğin bazı kurtlar insanın tercihlerine uygun olanların beslenip diğerlerinin öldürülmesiyle giderek insana bağımlı köpekler haline dönüştüler.

Doğal seçilimin insan eliyle yapay olarak gerçekleştirilme süresi toplam süre ile karşılaştırıldığında çok kısa. Tıpkı bir anlık patlama gibi…

İnsanın doğaya müdahale edişi hep benzer şekilde olmuş. Doğal kaynakları tüketilmesi de öyle. Önce kömür, sonra petrol… Bu fosil yakıtların tüketilmesi de tıpkı bir patlama gibi etki yaratıyor. Küresel ısınma ağırlıklı olarak bu davranışlara dayanıyor.

Son yıllarda DNA sistemlerine bir mühendislik yaklaşımıyla müdahale edilmesi, pervasızca atomaltı deneyler yapılması, nanoteknoloji, robotbilim ve yapay zeka çalışmaları bu olağanüstü hızın bile artık yetersiz kaldığını gösteriyor.

İnsanoğlu çılgınlar gibi yeni teknolojiler üretiyor ve hızla tüketiyor. Pek çok alandaki gelişmeler artık denetlenemez aşamaya gelmiştir.

Sonuçta bütün bunların, mantık sınırlarını zorlayan bir hız tutkusuna dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz. Aşırı hızlar, denetlenemez koşullar altında felaketlere dönüşme eğilimindedir.

İnsanoğlu, farkına bile varmaksızın kendi sonunu hazırlıyor olabilir.

Bütün bu olasılıkları sadece başlıklar halinde basit bir liste haline getirdim. Yorumlamayı kolayca yapacağınızdan eminim:

  • Biyolojik savaş / Biyomühendislik esri dünya çapında salgın
  • Nano-teknoloji
  • Robot bilim ve yapay zeka
  • Ekolojik felaketler
  • Nükleer savaş
  • Atomaltı deneyler
  • Küresel sistem çöküşü
  • Süper volkanlar
  • Meteor çarpması
  • Bilinmeyen olgular
  • Bu listedeki ilk yedi eleman insan kaynaklıdır. Sadece son üç kalem doğal nedenlere dayanır. Kısacası, insanın büyük ölçüde kendi sonunu hazırlamakta olduğunu söylemek hiç te şaşırtıcı olmayacaktır.

    ahmet aksoy

  • http://theconversation.com/the-five-biggest-threats-to-human-existence-27053
  • http://globalchallenges.org/wp-content/uploads/12-Risks-with-infinite-impact-full-report-1.pdf
  • http://motherboard.vice.com/read/super-intelligent-ai-could-wipe-out-humanity-if-were-not-ready-for-it
  • http://www.alternet.org/10-biggest-threats-human-existence
  • http://www.commondreams.org/news/2015/02/15/how-world-ends-twelve-risks-threaten-human-existence
  • Mar 202015
     
    1,756 views

    Son güneş tutulmasını ne zaman izlediğimi pek te hatırladığımı söyleyemem. Belki de çocukluğumda… O zaman güneşe bakabilmek, tutulmaları izleyebilmek için cam parçalarını ise tutar, öyle bakardık. Artık özel gözlükler, özel teleskoplar var bu tür işler için.

    Güneş tutulması

    Foto: http://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCne%C5%9F_tutulmas%C4%B1

    Bugün Türkiye’den de izlenebilecek bir güneş tutulması olduğu bildiriliyor.

    Tutulma 09.40’ta başlayıp, 13.50’de tamamlanıyor. Tutulma, Türkiye’den hilal şeklinde gözlenecek.

    Ancak İstanbul’da yaşayanlar bu konuda biraz şanssız. Bugün hava kapalı. Pek açacağa da benzemiyor.

    Eğer imkan bulabilirsem, fotoğraf çekmeye çalışacağım. O da olmazsa, başka bölgelerden çekilen fotoğraflarla yetiniriz artık. 🙂

    Güneş tutulması, bildiğiniz gibi, ayın güneşle dünya arasına girmesi ve bu sırada gölgesinin dünya üzerine düşmesiyle oluşuyor. Çoğunlukla kısmi, bazan da tam güneş tutulması gözlenebiliyor.

    Eskiler güneş tutulması gibi – kavrayamadıkları – doğa olaylarını hep ilahi güçlere bağlamışlar. Bütün toplumlarda bu konuda söylenceler mevcut. Benim çocukluğumda bile güneşi kurtarmak için “teneke çalmak” hala unutulmayan göreneklerden biriydi. Elbette biz işin eğlencesindeydik ama, bu işi hayati derecede önemli bulanların olduğu da muhakkak! Güneşi kurtardıklarında kimbilir ne kadar çok seviniyorlardı! 🙂

    Bugünkü tutulma, en iyi, Kuzey Avrupa ülkeleri, Grönland ve İzlanda’dan izlenebilecek. Bu bölgelerde tam tutulma geçekleşecek. Türkiye’den ise sadece kısmi tutulma izlenebilecek.

    Uzmanlar, bu tür olayları izlerken çıplak gözle güneşe bakmanın, körlüğe kadar varan hasarlarla sonuçlanabileceği konusunda uyarıyorlar. Tutulmayı kaynak gözlüğü veya bu amaçla üretilmiş özel camların ardından izlemek en doğrusu. Ya da bir ekrana yansıtılmış görüntüsünden…

    Birazdan dışarı çıkıp fotoğraf çekme olanağı var mı diye bakacağım. Eğer bulutların inceldiği bir anı yakalayabilirsem, doğal bir filtre kullanarak tutulmayı gözlemiş ve görüntülemiş olacağım.

    Bakalım! Umarım bir fırsat çıkar!

    Bu arada, basit ama ilginç ve güvenli bir düzenekle güneş tutulmasını izlemek isterseniz, http://www2.eng.cam.ac.uk/~hemh/transit.htm adresine bir bakın.Küçük bir ayna, bant, bir tripod ve penceresi bahçeye bakan loş bir oda bu iş için yeterli.

    Şu anda canlı olarak güneş tutulmasını canlı olarak izleyebilirsiniz:

    http://new.livestream.com/slooh/events/3807156


    Bulutlar, tutulmayı yakalamama izin vermedi. Ben de hiç olmazsa tam görüntüsünü belgeleyeyim dedim. İşte tutulma bittikten sonraki güneşin görüntüsü. Filtre yok. Sadece bulutlar var.

    Güneş tutulması sonrası

    Güneş tutulması sonrası

    Ahmet Aksoy

    Kaynaklar:

  • http://shadowandsubstance.com/
  • http://www2.eng.cam.ac.uk/~hemh/transit.htm
  • Mar 052015
     
    2,207 views

    İnsanlığın Kökeni Sanılandan 500 Bin Yıl Eskiye Gidiyor

    İnsanlığın Kökeni

    Fosil araştırmaları insanların sandığımızdan yarım milyon yıl daha yaşlı olabileceğini düşündürmektedir.
    2,8 milyon yıllık çene kemiği bizim soy ağacımızın yeniden düzenlenmesine neden olabilir.

    Etiyopya’da çalışan araştırmacılar bugüne değin bulunan en eski insan fosilini gün ışığına çıkardılar ve bu keşif Homo Genus’un kökenini yarım milyon yıl geriye götürebilir.

    Alt çene fosili bugün Science dergisinde yayınlanan iki eşzamanlı makalede yayınlanmıştır, ve doğu insanlık aleminin Doğu Afrikadaki gizemli kökeninin biraz daha aydınlanmasına yardımcı oluyor. İlk kez 2013 yılında bulunan fosil, önceki Homo fosilinden 400.000 yıl daha yaşlıdır ve yaklaşık 2.8 milyon yıl yaşında olduğu tahmin edilmektedir.

    “Yaklaşık 2,5 milyon ve 3 milyon yıl öncesine ait fosil kayıtları arasında büyük bir boşluk var – bir sürü insanın araştırmasına rağmen bu zaman diliminden gelen Homo öncüllerine ilişkin neredeyse hiçbir şey yok,” Raporun yazarlarından biri olan Nevada Üniversitesi’nden Brian Villmoare, Las Vegas Live Science’tan Charles S. Choi’ya şunları söyledi: “Şimdi elimizde bir Homo fosili var; bu fosil şimdiye kadar bulunan en erken döneme ait.”

    (Tercüme: Amazing.axtelsoft.com)

    Haberin İngilizce orijinali için: http://gurmezin.com/humans-may-be-half-a-million-years-older-than-we-thought/

    Dec 082014
     
    817 views

    EFT’nin Bilimsel Temelleri

    (Aşağıdaki yazım 10 Kasım 2014 tarihinde Radikal Blog‘da yayınlanmıştır.)

    EFT'nin Bilimsel Temelleri

    EFT, bildiğiniz gibi Eski Çin Tıbbı anlayışından kaynaklanan ve 1990’larda modernize edilen bir “enerji uygulaması”dır.

    EFT terimi Emotional Freedom Techniques sözcüklerinin ilk harflerinden oluşur. Terimin Türkçe karşılığı “Duygusal Özgürleşme Teknikleri”dir.

    EFT uygulaması yüz, göğüs ve ellerdeki bazı akupunktur noktalarının parmak uçlarıyla vuruşlar yaparak uyarılması esasına dayanır. Bu uygulamadan amaç, enerji sisteminin dengeye kavuşturulmasıdır. EFT tekniğinin yaratıcısı Gary Craig’in deyişiyle “Enerji sisteminde meydana gelen aksamalar fiziksel, ruhsal veya duygusal sorunlar halinde dışa vurur. Bu aksamalar ortadan kaldırıldığında, sorunlar da ortadan kalkar.”

    EFT (tepeleme), Doğu Kültürü kavramlarına dayandığı için Batı kültürü tarafından kavranmasında bazı sorunlar vardır. En basitinden, Batılı bilimsel anlayışta “Enerji Meridyenleri” diye bir kavram bulunmamaktadır. Oysa tüm enerji uygulamaları bu meridyenlerin varlığını temel alır.

    (EFT vuruş noktaları için: http://www.gamet.com.tr/eft-tepeleme-vurus-noktalari/ )

    BONGHAN KANALLARI

    1962 yılında Koreli bir Bilim adamı olan Kim Bong-han, vücudumuzda kan ve lenf dolaşım sistemlerinin yanısıra üçüncü bir dolaşım sistemi bulunduğunu öne sürdü. Bu dolaşım sistemi çok ince kılcal yapılardan oluşuyordu. Ancak Bonghan bir trafik kazası geçirerek öldüğünde, çalışmaları da rafa kalktı. Çünkü kullanmış olduğu boyama tekniğini başka hiç kimseyle paylaşmamıştı.

    Son yıllarda nano-teknoloji alanında yaşanan gelişmeler ve yeni boyama teknikleri sayesinde bu çalışmalar yeniden gündeme geldi ve “primo-vasküler sistem”in varlığı çeşitli bilim insanları tarafından da doğrulandı. Bu ipliksi kanallar şimdi “Bonghan kanalları” olarak isimlendirilmektedir. Sözkonusu kanalların en önemli özelliklerinden biri, insan vücudundaki enerji meridyenleri üzerinde yer alan akupunktur noktalarını birbirine bağlamasıdır.

    (Daha ayrıntılı bilgiler için: http://www.gamet.com.tr/bonghan-kanallari/ )

    YENİ DENEYLER

    Harvard Tıp Okulundan Dr. Dawson Church öncülüğünde yapılan deneylerde EFT uygulamalarının deneklerin vücutlarındaki stres hormonu (cortisol) seviyesini ortalama %24 oranında düşürdüğü saptandı. EFT uygulamalarının beyindeki amigdala merkezini “alarm” konumundan uzaklaştırdığı da elde edilen bulgular arasında.

    PSİKO-NÖRO İMMÜNOLOJİK BULGULAR

    Yeni bir bilim dalı olan Psiko-Nöro İmmünoloji (psychoneuroimmunology) alanında yapılan araştırmalar sonucunda korku, öfke, üzüntü gibi duyguların bağışıklık sisteminin zayıflamasına ve bazı hastalıkların gelişmesine yol açtığı kanıtlandı.

    Batılı bilimsel bakış açısından elimizde hala yeterince veri bulunmamasına rağmen, EFT uygulamaları duygusal belleklerimizin yeniden şekillenmesinde mucizeler yaratmaya devam ediyor. Yeni tezlerden birisi, bu mekanizmanın aslında DNA düzeyinde etkileşimde bulunduğu yönünde.

    Belki de aradığımız bazı yanıtlara epigenetik çalışmalar sonucunda ulaşacağız.

    ahmet aksoy

    Kaynak: http://www.gamet.com.tr/eft-nicin-bu-kadar-etkili-oluyor/

    Nov 132014
     
    1,156 views

    (Aşağıdaki yazı Radikal blog’da 13 Kasım 2014 tarihinde yayınlanmıştır: http://blog.radikal.com.tr/bilim-teknoloji/bir-kuyruklu-yildizin-dusundurdukleri-79066 )

    Bir Kuyruklu Yıldızın Düşündürdükleri

    Dün, ESA (European Space Agency) tarafından 10 yıl önce uzaya gönderilen Rosetta uzay aracının 67P/Churyumov-Gerasimenko kod adlı kuyruklu yıldız ile buluşup Philae sonda aracını onun üzerine indirme törenleri vardı. Edindiğimiz bilgilere göre planlanan işlemler, birkaç arıza dışında başarıyla gerçekleştirildi. Araç fotoğraf göndermeye de başladı. Manşetteki fotoğraf, Philae’nin gönderdiği ilk fotoğraftır. (Foto alıntı: earthsky.org)

     

    Bir kuyruklu yıldızın düşündürdükleri

    Foto: earthsky.org Philae tarafından gönderilen ilk görüntü

    Rosetta, 10 yıl boyunca dünya ile arasında 510 milyon kilometrelik bir mesafe yaratacak kadar yol katetmişti. Büyük olasılıkla kendi yörüngesi düz bir hat üzerinde bulunmadığı için asıl yolun uzunluğu çok daha fazla olabilir.

    Dünkü konumundayken Rosetta ve sonda aracı Philae’nin gönderdiği sinyallerin dünyaya erişebilmesi için 28 dakika gerekiyordu. Olayı gözümüzde biraz canlandırabilmek için, güneşten çıkan ışınların dünyaya varışının 8 dakika sürdüğünü hatırlayalım.
    Teknolojik olarak büyük bir başarı elde edildi! İçtenlikle bu işe emek verenleri ve onları destekleyenleri kutluyorum.

    Ancak bu olay bana başka konuları çağrıştırıyor: Örneğin Güney Amerika’nın keşfi.
    Americo Vespuci ve Christophe Colomb gibi kaşifler bu yeni dünyayı keşfetmekle kalmayıp oraları acımasızca, açgözlülükle yağmaladılar ve oralardaki -farklı- medeniyetlerin çöküşüne, mahvolmasına neden oldular.

    Şimdi de bazı güç odakları dünya üzerindeki zenginlikleri tek taraflı yağmalamakla yetinmeyip, gözlerini uzak gezegenlere, uydulara, yıldızlara dikmiş durumda. Yapılan çalışmaların amacının “insanoğlunun merakını gidermesi, bilgi dağarcığını büyütmesi” şeklinde tanımlamak bana fazla iyimser geliyor. Asıl dürtünün askeri ve ticari olduğunu düşünüyorum.

    Bu konu da, arkelolojik çalışma yapan uzmanların buluntulara yeni doğmuş bir bebeğe gösterilen hassas ve şefkatli özeni gösterirken, politikacıların aynı buluntuların üzerinde hoyratça topuklu ayakkabılarla gezinmesinden farklı bir arsızlık değil. Bilim insanlarının büyük olasılıkla yürüttükleri uzay çalışmalarında arkeologların hassasiyetine sahip olduklarına inanıyorum. Ama onlara kaynak sağlayanlar hakkında ne yazık ki aynı düşünceleri besleyemiyorum. Bu konuda yanılıyor olmayı ne kadar büyük bir içtenlikle arzuluyorum bilseniz!…

    Ayın keşfi şimdilik yeterince ticari ve askeri fayda sağlamış görünmüyor. Buna rağmen ayın yüzeyi çoktan parsellendi bile.

    Şu anda asıl ağız sulandıran hedef: Mars!

    Marsa insanlı uzay aracı gönderme ve Mars yüzeyinde koloniler oluşturma projeleri halen devam ediyor. Sadece bu kadar da değil! Mars şartlarına uygun bir bitki örtüsü oluşturup, dünyadakine benzer atmosferik koşullar yaratmayı planlayan çok daha büyük projeler de var.

    İşte bu tür projeler, elinde tuttuğu güçle evreni metalaştırıp kendi malı haline dönüştürmeye çalışan bir anlayışın yansımaları.

    Dileğim o ki, insanlık, evrenin efendisi değil, onun içindeki minicik bir nokta olduğunu bir an önce kavrar ve ona göre davranmayı öğrenir.

    ahmet aksoy

     

    Nov 102014
     
    888 views

    EFT Niçin Bu Kadar Etkili Oluyor?

    HARVARD TIP OKULUNDA YAPILAN DENEYLER
    Harvard Tıp Okulu’nda yapılan bazı deneylerde, derimizin üzerindeki enerji meridyen noktalarının uyarılmasının, beynimizdeki “amigdala” bölümündeki aktivitenin azalmasına neden olduğu tespit edilmiş.

    Amigdala (corpus amygdaloideum), bedenimizin alarm merkezi gibi çalışır. Badem biçimindeki bu minik bölge duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasında birincil etkiye sahiptir. Herhangi bir tehlike veya korku karşısında bu merkez tetiklenir ve vücutta “stres hormonu” “cortisol” seviyesinin hızlı bir şekilde artmasına neden olur. Stres hormonu düzeyinin yükselmesi ise bünyede çeşitli zincirleme reaksiyonlara kaynaklık eder.

    EFT (tepeleme) uygulamaları, stres hormonu seviyesini düşürerek deneyimlenen stres düzeyinin de aşağılara düşmesini sağlar.

    Dr. Dawson Church tarafından gerçekleştirilen bir araştırmada, 83 denek üzerinde birer saatlik EFT uygulanmış ve sonrasında deneklerin “cortisol” seviyelerinin nasıl değiştiği saptanmış. EFT’nin yanısıra sadece konuşma terapisi alanlar da bu araştırmaya dahil edilmişler.
    Alınan sonuçlara göre EFT uygulanan deneklerde cortisol seviyesindeki azalma ortalama %24 olurken, konuşma terapisi alan veya kendilerine hiç bir uygulama yapılmayan deneklerde gözlenebilir her hangi bir değişim saptanmamış.

    PSİKO-NÖRO İMMÜNOLOJİ
    Sadece 35 yıllık bir geçmişi olan PNI (Psychoneuroimmunology) bilim dalındaki yeni araştırmalarda pskolojik süreçlerin sinir ve bağışıklık sistemlerini nasıl etkilediği inceleniyor. Elde edilen bulgulara göre endişe, korku, öfke, üzüntü, stres gibi duygular bağışıklık sistemini zayıflatıyor, hatta bazı hastalıklara neden oluyor.

    EFT Niçin Bu Kadar Etkili Oluyor?

    Foto: plosone.org

    PRİMO VASKÜLER SİSTEM VE BONGHAN KANALLARI
    İlk kez 1962 yılında Kuzey Koreli bir bilim adamı olan Kim Bong-han tarafından duyurulan “primo-vascular sistem” ile ilgili araştırmalar, bu bilim adamının talihsiz bir trafik kazasında ölümünün ardından 50 yıllık bir uyku dönemine girdi. Bonghan’ın bulguları ancak 2010’lu yıllarda ve nano-teknolojik boyama yöntemleri sayesinde başka bilim insanları tarafından da doğrulanmaya başlandı. Primo-mascular sistemi oluşturan kılcal kanallara “Bonghan kanalları” adı veriliyor. Bu kanallar 20-30 mikrometrelik çapa sahipler. İşte bu kanallar, enerji meridyenleri üzerindeki akupunktur noktalarını birbirine bağlıyor. Bu yeni dolaşım sistemi, Eski Çin Tıbbı ile Batı bilimi arasında ortak temellere sahip bir anlaşma fırsatı yaratacak gibi görünüyor.

    EFT uygulamalarının bu kanallar aracılığıyla DNA bağlantılı bilgi akışına katkıda bulunduğu düşünülüyor. Çünkü, son dönemlerde elde edilen yeni bilimsel bulgular, genetik sistemimizin eskiden sanıldığı gibi statik bir yapıya sahip olmadığını; çevresel koşulların bazı genetik özelliklerin açık veya kapalı duruma girmelerine neden olduğunu gösteriyor. Epigenetik, bu konuda yepyeni ufuklar açmış durumda.

    ENERJİ UYGULAMALARI
    Kısacası, enerji uygulamalarıyla ilgili olarak henüz elimizde batılı bilimsel anlayışa uygun yeterli bilimsel sonuçlar bulunmamasına rağmen aradaki açıklık yavaş ta olsa kapanma eğiliminde. Örneğin akupunktur çalışmaları pek çok alanda artık kabul görmüş durumda. EFT de -bazı- akupunktur noktalarını kullanarak vücudumuzdaki stres düzeyini dengeleyebiliyor.

    Her alanda olduğu gibi, bu alanda da yeni ve olumlu gelişmeler yaşanmakta. Enerji uygulamalarının bilimsel temellerinin açıklığa kavuşması çok fazla zaman almayacak gibi.

    Öte yandan, henüz batılı bakış açısıyla bilimsel açıklamalarını tam olarak yapamıyor olsak bile, EFT uygulamaları ölçülebilir pozitif sonuçlar vermeye devam ediyor.

    Belki içimizde EFT yöntemine çok katı kurallar çerçevesinde ve olumsuz bakanlar olabilir. Bu arkadaşların kendilerine içtenlikle şu soruyu sormalarını öneriyorum: Newton’un çekim yasası kabul görmeden önce yer çekimi yok muydu?

    ahmet aksoy

    Kaynaklar:

     

    Jun 252014
     
    1,141 views

    Robotlar ve Yapay Zeka İnsanlığın Sonunu mu Getirecek?

    Teknolojik gelişim ve rekabet koşulları, maliyeti düşürüp, karlılığı yukarı çeken otomatik üretim sistemlerini hızla yaygınlaştırıyor. Otomotiv ve tekstil sektörlerinin başı çektiği otomasyon giderek diğer alanlara da yayılıyor. Gıda üretimi de bunlardan biri.

    Resim: news.filehippo.com

    Resim: news.filehippo.com

    Hayvan gücünden yararlanma, çok özel durumlar dışında, artık yok. At, eşek, katır gibi hayvanların kas gücüne ihtiyaç kalmadı. Öküzler ve mandalar için de aynı durum sözkonusu. Artık bu hayvanlar, ancak et veya sütleri işe yarıyorsa yaşam hakkına sahipler. Aksi halde, soyları tükenip gidiyor. Çünkü onların kas gücünü çok daha ekonomik olarak üstlenen traktörlerimiz, taşıyıcılarımız, bir sürü araç-gerecimiz var.

    İnsan Gücüne Gereksinimin Azalması

    Artık insan gücüne de daha az gereksinim duyuluyor. Aynı miktardaki üretimi yapmak için gereken insan gücü hızla azalıyor. Kas gücü ihtiyacı çok daha hızla azalmakta. Ama bilgi ve muhakeme yeteneği hala işe yarıyor.

    Kapitalist sistem, nesnel meta üretimi hızla artar ve üretim maliyetleri düşerken, bilginin metalaştırılmasına ağırlık verdi. Bilgiyi edinmek de, edinilen bilgiyi kullanabilmek de artık neredeyse tamamen ticaret konusu. Bedelini ödeyemiyorsan -sağlıklı- eğitim göremiyorsun. Kaliteli bilgi -eğitim- sahibi değilsen, iş bulamıyorsun. Bu yüzden diplomalı -gizli- işsizlerin sayısı çığ gibi büyüyor.

    Bilginin Meta Haline Dönüştürülmesi

    Günümüzde, bilginin kendisinden çok, ambalajlanması daha ön planda. Çok satanlar listesini ona yatırım yapanlar belirliyor. Neyi öğrenmen, neden hoşlanman, neyi tüketmen gerektiğine birileri karar veriyor ve bir tüketici olarak sen de onlara uyuyorsun.

    Bütün bu gelişmelerin iyi veya kötüyle, ahlak veya ahlak yoksunluğuyla hiç bir ilgisi olmadığını peşinen söylemek isterim. Bütün bu yaşananlar, doğal gelişimin sonuçlarıdır.

    Ancak burada benim asıl ilgimi çeken konu, insanlığın geleceği.

    Yapay Zeka İle Bilgi Üretiminin Ucuzlaması

    Kas gücüne gereksinimin azalması gibi, beyin gücüne gereksinimin azalacağı günler de pek uzak değil. Bunu sağlayacak olan da “Yapay Zeka”.

    Yapay zeka çalışmaları ve elde edilen gelişmeler, tırmanan teknolojik gelişmeye paralel bir değişim içerisinde. Öğrenen ve kendi kendilerini üreten makinalar konusundaki gelişmeler olağanüstü. Üç boyutlu yazıcıların gelişimi bu süreci de hızlandıracak gibi görünüyor.

    Üretim aşamasındaki insan gücünün azalması, ürün maliyetlerindeki “ücret” payının azalması ve zaman içinde sıfırlanması sonucunu doğurur.

    Bilgi teknolojisi halen küçük değişikliklerle akıllı cep telefonları, tabletler, dizüstü bilgisayarlar vb şeklinde pazara sunuluyor. Pazar geniş, alıcı çok.

    Ancak, robot destekli üretimin artması ve ürünlerin ucuzlaması, bu ürünlerin giderek daha fazla sayılarda pazarlanmasını şart koşuyor. Aksi halde toplam kazancın düşmesi sözkonusu olacak.

    Ucuzlayan ve Hacmi Artan Ticari Mallar Kime Satılacak?

    İşte burada temel bir çelişki gelişmeye başlıyor.

    Teknoloji, hem kas, hem de beyin gücüne giderek daha az ihtiyaç duyar hale geliyor. Bu ise, hizmet sektörü dışında iş bulup çalışabilen insanların sayısında azalmaya neden olacaktır. Daha ilerideki aşamalarda üretici sistemin tamamı robot teknolojileriyle karşılanır hale geldiğinde, sadece yöneticiler ve onlara hizmet edenler kalacaktır. Yöneticilerin, daha da zenginleşebilmek için sömürebilecekleri emekçi sınıf ortadan kalkacağı için, geriye kalan tek şey doğal kaynakların sömürülmesidir. Bundan sonrası ise tam bir kısır döngüdür. Üretim araçlarının ve doğal kaynakların sahibi olan yöneticiler sınıfı, zenginliklerinin bir kısmını hizmet sınıfına dağıtacak ve dağıttıklarını da onlara pazarladıkları ürünlerin bedeli olarak gerisin geri toplayacaklardır.

    Doğal kaynakların bölüşümü, yine en önemli sorundur. Dünya üzerinde tek bir yönetici grup kalana kadar doğal kaynaklar için savaşlar kaçınılmaz olacaktır. Savaşların teknolojik oyunlar aracılığıyla bir güç gösterisi haline dönüşmesi güçlü bir olasılıktır. Bütün bu gelişmeler, yönetici sınıfın zenginleşme arzusunu dizginleyemediği koşullarda doğal kaynakların sorumsuzca tüketilmesine yol açacaktır.

    Bu koşullarda, yönetenler açısından “işe yaramaz bir fazlalık” haline gelen insan nüfusunun ya direkt metodlarla azaltılması; ya da doğal ortamda teknolojik imkanlardan yararlanmaksızın kendi hallerine bırakılması sözkonusu olabilir. Doğal kaynakları korumak gerekçesiyle nüfus kontrolü mutlaka devrede olacaktır. Kısırlaştırma yöntemi yaygın olarak kullanılabilir.

    Hizmet sınıfı tarafından gerçekleştirilebilecek başkaldırıların başarılı olması durumundan bile sadece aktörler değişmiş olacak, sistem yapısal varlığını koruyacaktır.

    Kaçınılmaz Sonuç

    Yönetici sınıfa sunulan hizmetlerin de zaman içinde gelişmiş robotlar tarafından karşılanmaya başlaması güçlü bir olasılıktır. Bu aşamada, yönetilenleri olmayan çok dar bir yönetici sınıf, hizmet robotları ve üretim robotları kalacaktır. Ancak bu da, daha fazla gelişme ve zenginleşme dürtüsünün anlamsızlaşması sonucunu doğurabilir. Her istediğini kolayca elde edebilmenin sonucu ise tembelleşmek ve yaşame arzusunun zayıflamasıdır.

    İşte bu aşamada, gelişmiş yapay zekanın “yönetici?” insanlara ihtiyaç duymaksızın tamamen robotlardan oluşan bir topluluğa dönüşmesi mümkündür. Bu gerçekleştiğinde, beslenme zincirine bağlı zorunlu gereksinimler ortadan kalkacağı için dünya dışı arayışların çok daha yaygın ve etkin bir düzeye ulaşması sözkonusudur. Biyolojik kısıtlamalar olmaksızın, gereksinime göre dizayn edilecek yapay zeka sahibi özel robotlar dünya, güneş sistemi ve galaksi dışına yayılmayı çok daha kolay hale getirebilir.

    İnsanlık, bildiğimiz şekliyle çok uzak olmayan bir gelecekte tamamiyle ortadan kalkabilir ama, insanoğlu kendi kendisini fiziksel olarak tamamiyle yok etmezse, teknolojik gelişme ve yapay türlerin bilinçli evrimleşmesi devam edecektir.

    İnsanlık için böyle bir olasılık sözkonusuysa, başka evrenlerdeki başka yaşam formlarının da benzer aşamalardan geçmiş olması hiç de küçük bir olasılık gibi görünmüyor.

    ahmet aksoy

    Kaynaklar:

    Jun 232014
     
    1,380 views

    Genetik ve Memetik Evrim Süreci

    örtüyor günü
    atlas kadife perde
    yıldız desenli
    (ahmet aksoy)

    İnsanın biyolojik olarak ortaya çıkıp, baskın karakterini belirleyici bir şekilde uygulamaya sokabilmesi milyarlarca yıllık evrimsel bir serüvenin sonucu. Dünyamız dört buçuk milyar yaşında. İlkel mikroorganizmaların ortaya çıkışı, yaşam koşullarının uygun hale dönüşmesine bağlı olarak dört milyar yıl öncesine kadar gidiyor.

    Modern insanın atalarının sahneye çıkışı ise sadece 200 bin yıl önce mümkün olmuş.

    12 Haziran 2014 tarihinde Dwayne Godwin ve Jorge Ham tarafından yayınlanan makalede yer alan grafikte dünya üzerindeki canlıların beyin fonksiyonlarının gelişimi kronolojik olarak gösterilmiş (http://www.scientificamerican.com/article/your-brain-evolved-from-bacteria/ ):

    scientificamericanmind0714-76-I1

    Bu grafik, bakterilerde sinirsel aktivitenin temelini oluşturan iyon geçişlerini kontrol eden zar proteinlerinin gelişimini 3.4 milyar yıl öncesine bağlıyor. Modern insan beyni ise sadece 200 bin yaşında.

    İnsanların bazı bitki ve hayvanları bundan 10 bin yıl öncesinde Mezopotamya bölgesinde ehlileştirmeye başlamasından evvelki tüm biyolojik gelişmeleri denetleyen mekanizma, genetik evrimin ta kendisi. Ama ondan sonra, deneme yanılma yöntemleriyle geliştirilen genetik denetimler sonucunda insanların etkilediği, yaşayıp yaşamamalarına karar verdiği canlıların sayısında ve çeşitliliğinde önemli artışlar oluyor. İnsanın yaşam alanlarının içinde bulunan ve insanlar tarafından yararlı veya en azından zararsız olarak görülen canlıların dışında kalanların neredeyse tamamı büyük bir kıyıma uğratılmış.

    Mem Mekanizmasının Baskın Hale Gelmesi

    Evrim mekanizmasını işler halde tutan faktörler artık sadece genler değil. Memler de işin içinde.

    Bu mekanizmada insanların üretebileceği, tüketebileceği ve kendi yararlarına denetim altında tutabileceği canlılar “mal” haline dönüşüyor. Genler görünmez, hatta çoğu kez nasıl işlediği anlaşılmaz mekanizmalar olarak etkilerini gösterirken; memler insanoğlu tarafından kimi zaman “bilgi”, kimi zaman “yasa”, kimi zaman “gelenek-görenek” ve kimi zaman da “moda” şeklinde ortaya sürülen savlar olarak ortaya çıkıyorlar.

    Artık evrimin yönünü saptayan asıl mekanizma “mem” mekanizmasıdır.

    Çünkü artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu “mem”lerimiz belirliyor. Nelerin korunması, nelerin yok edilmesi gerektiğini “mem”lerimiz tarif ediyor. Sağlık alanındaki memler, genetik olarak “başarısız” bireylerin bile gerektiğinde yaşamlarını sürdürebilmelerine olanak sağlıyor.

    Memlerin Çatışması

    Öte yandan memler de birbiriyle acımasızca rekabet halinde.

    Günümüzde, kendisiyle aynı dini düşünceleri paylaşmayanların öldürülmesi gerektiğini vurgulayan memler de var; doğal dengeyi bozmamak için bir karıncanın bile incitilmemesi gerektiğini savunan memler de. Birbirleriyle tezat oluşturan bu tür memlerden hangilerinin varlığını koruyup, hangilerin ortadan kalkacağını şu an itibariyle söylemek pek kolay değil. Çünkü, gen mekanizmalarında olduğu gibi, mem mekanizmalarında da mantığın bir etkisi yok. Bu mekanizmaların işleyişinde doğru/yanlış veya iyi/kötü gibi değerlendirme kıstasları bulunmuyor. Sadece o dönemin koşullarına en uygun olanlar varlığını ve etkisini sürdürüyorlar.

    Genlerin ve Memlerin Gelişim Süreleri

    Memler ve genlerin gelişimleri arasındaki en önemli farklardan biri de gelişim ve etki süreleridir. Genler açısından bu süre insan ömrüne kıyasla çok uzunken, memlerin ömrü çok kısadır. Buna ilave olarak, memler manüpülasyona çok açık olgulardır. Örneğin moda memi bu konuda belirgin bir örnektir ve tekstil endüstrisi tarafından neredeyse her yıl yeniden şekillendirilir.

    “Hayvansal yağ tüketimi sağlığa zararlıdır”, “beyaz et, kırmızı etten daha sağlıklıdır” gibi memler ise modaya kıyasla biraz daha uzun süreli bir etkiye sahip olabiliyor. Bu tür memlerin belirleyicileri ise besin ve ilaç endüstrisidir.

    Öte yandan “sadece bitkisel ürünlerle beslenmek gerektiği” meminin yavaş ta olsa, giderek daha fazla insan tarafından desteklenmekte olduğunu söyleyebiliriz.

    “Küresel ısınma vardır” memine bir çok gelişmiş ülke yöneticileri neredeyse 50 yıl boyunca politik ve ekonomik nedenlerle karşı çıktı, ama artık hiç kimsenin bu konuya itiraz edebilecek hali kalmadı. Eskiden ılıman ve dengeli bir iklime sahip olan ülkemizde bile, maddi hasara neden olan hortumların oluştuğunu ve giderek daha sık tekrarlandıklarını görüyoruz. Bir kaç gün önce Tuzla’da yaşanan hortum felaketi, bunun çarpıcı bir örneğidir.

    Binlerce, onbinlerce yıllık dönemlerde oluşan ve deneme/yanılma yöntemleri sonucunda yönünü tayin eden mikro genetik değişimler, memler devreye girdikten sonra çok daha hızlı ve makro boyutlu etkiler yaratmaya başladı. Değişimin bu denli hızlı olması, insanlığın geri dönüşü olmayan bir yıkıma doğru gitmesine neden olabilir. Genetik sürecin zamanlamasıyla kıyaslandığında, memlerin etkisi tam bir patlama şeklindedir. Bu patlamanın dumanı dağıldığında ortada nelerin kalacağı ise tam bir bilmecedir.

    Ahmet Aksoy

    Kaynaklar:
    http://www.scientificamerican.com/article/your-brain-evolved-from-bacteria/
    http://en.wikipedia.org/wiki/Meme
    http://benedante.blogspot.com.tr/2013/01/stephen-shennan-genes-memes-and-human.html
    Memelerle İlgili Bilinmeyenler ve Memelerin Önemi

    Jan 122014
     
    1,186 views

    Komşu Sitelerde Neler Var?

    0204686
    Zaman Gezginleri

    vaybe.axtelsoft.com  sitesinde yayınlanmaya başlayan, bilimkurgu filmleri hakkında kısa görüşler ve linkler. Bilimkurgu meraklıları için.

    Dünyada Ekonomik Kırılma

    Süper Kampanya 8 saatlik Hızlı Okuma ve Etkin Öğrenme Atölyesi

    Süper Kampanya 8 saatlik Hızlı Okuma ve Etkin Öğrenme Atölyesi

    8 saatlik Hızlı Okuma ve Etkin Öğrenme Atölyesi Hızlı Okuma, pek çoklarının zannettiği gibi 100 metre yarışlarına benzemez. O bir maratondur. Tempolu bir süreklilik ve dayanıklılık gerektirir. Uzun solukludur. Sunduğu çözümler anlık değil, süreklidir. Size sadece zaman kazandırmakla kalmaz; kişisel ve çevresel farkındalığınızı da geliştirir. Hızlı Okuma sayesinde hem okuduklarınızı, hem de yaşamın kendisini daha []