?> beyin arşivleri - Kişisel Gelişim
Sep 212014
 
1,078 views
Eran Katz

Bellek Şampiyonu Eran Katz

Guiness Hafıza rekortmeni Eran Katz, Ulus Özel Musevi Okulları’nın 100. Yıl etkinlikleri çağrılısı olarak geldiği İstanbul’da başarılı bir seminer verdi.

Seminer sırasında izleyicilerin söylediği rasgele rakamlardan oluşan 38 basamaklı bir sayı Katz tarafından baştan sona ve sondan başa kadar hatasız bir şekilde tekrarlandı. Katz, kullandığı tekniğin rakam gruplarıını sözcüklere  dönüştürmek ve bu sözcükleri de anlamlı bir öykü haline getirmekten ibaret olduğunu açıkladı.

Bazılarının savunduğu gibi “fotoğrafik hafıza” adı verilen bir yeteneğin hiç kimsede bulunmadığını; fakat uygun teknikler kullanarak herkesin belleğini güçlendirebileceğini vurguladı.

Kalıcı belleğimize yerleştirilecek bilgilerde ilgi, ilişkilendirme ve abartmanın önemine dikkat çeken konuşmacı, sözkonusu tekniklerin aslında binlerce yıldan beri kullanılmakta olduğunun da altını çizdi.

Katz, konuşmasında, herhangi bir dili bir aylık düzenli bir çalışma sonunda günlük gazeteleri kolayca takip edebilecek düzeyde öğrenmenin mümkün ve kolay olduğunu belirtti.

Katz’a göre herşeyi aklımızda tutmamız mümkün değil.  Buna gerek te yok.  Ancak neleri aklımızda tutmamız gerektiğine baştan karar verirsek, belleğimizi başkalarını şaşırtacak kadar güçlü bir hale getirebiliriz.

Katz’ın 15 dile çevrilmiş olan hafıza teknikleri konulu kitaplarını, muhtemelen yakın bir gelecekte Türkçe olarak ta okumamız mümkün olacak.

Eran Katz’ı ve onun Türkiye’ye gelmesine fırsat yaratanları içtenlikle kutluyorum.

Ahmet Aksoy

 

Apr 252014
 
1,526 views

Olumlamalarla Beyninizi Programlayabilirsiniz

Shad Helmstetter’in “İçe Dönük Konuşmanın Gücü” isimli kitabını yeniden okudum. Bu tür okumaları, belli aralarla tekrarlamakta yarar var.

Helmstetter, istenen sonuçların elde edilmesi için öncelikle kişinin kendisini olumlu bir şekilde programlamasını ve bunu da “İçe Dönük Konuşma” yöntemiyle yapmasını öneriyor. Bu düşünceye katılıyorum. Çünkü bu yöntem, kişinin özgür iradesini kullanabilmesini; dolayısıyla seçimlerini bilinçli olarak yapabilmesini sağlıyor. Oysa gizli bilinçaltı telkin (subliminal messaging), hipnoz ve NLP gibi araçlar kullanıldığında kişiler, bir başkasının yönlendirmesine maruz kalıyorlar. Şahsen bunu –özel durumlar dışında- doğru bulmuyorum.

İçsel Konuşma (İçe Dönük Konuşma yerine artık bunu kullanacağım) yönteminde ise kişi, kendi bilinçaltına gönderdiği programlama cümleciklerini öncelikle kendi bilinç süzgecinden geçirebiliyor. Bu nedenle bu yaklaşım hem daha sağlıklı, hem de daha etik.

Arzulanan sonuçları elde edebilmek için gereken davranış zinciri,
1- Bilinçaltının programlanması ile inançların oluşturulması,
2- İnançların tutumları belirlemesi,
3- Tutumların duyguları yönlendirmesi,
4- Duyguların davranışları yaratması ve
5- Davranışların sonuçlara yol açması
şeklinde çalışıyor.

Bu etkileşim zinciri, ana karnındaki bebeğin iç ve dış sesleri algılamaya başladığı andan itibaren devrede. Annenin kalp atışları, çevredeki konuşmalar, müzik sesleri biyokimyasal bir öğrenme ve şartlanma (programlanma) sürecini başlatıyor.

Kişisel yazılımlarımızın bir kısmı genlerimizde kodlanmış olarak mevcuttur ve bu kodların oluşturduğu temel program, bir bilgisayarın işletim sistemi gibidir. Bu işletim sistemi, içinde yer aldığı yapıyı -bilgisayarı, vücudu- ayakta tutabilmenin ana koşullarını sağlayan temel denetimleri yapar ve birbirinden bağımsız parçaların eşgüdüm içinde yaşamsal fonksiyonlarını yerine getirmesini sağlar. Bu işletim sistemine –genetik kodlamaya- müdahale etmek günümüz teknolojisi ile henüz çok kolay görünmüyor. Ancak, bu konuda çok ciddi bilimsel çalışmalar yapılmakta olduğunu da biliyoruz.

Bizleri bitkisel hayattaki bir hücre yığınından farklı hale getiren asıl programlar ise genlerimizde yazılı olanlar değil, sonradan edindiğimiz ve –şimdilik bildiğimiz kadarıyla- bilinçaltımızda, beynimizin belli bölgelerinde depoladığımız programlardır.

Genetik kodlarımızı değiştirmek her ne kadar zor olursa olsun, davranış kodlarımızı değiştirmek o kadar zor görünmüyor. İşin asıl zor tarafı, eski kodları etkisiz hale getirmek. Çünkü o kodların pek çoğu uzun yıllar boyunca beynimize, bilinçaltımıza kazınmış, kemikleşmiş kodlar. Buna rağmen dikkatle ve özenle sürdürülecek sistemli bir çalışma ile bu zorluğun üstesinden gelmek mümkün. Bu tür bir çalışmanın en az 21 gün aksatmadan sürdürülmesi öneriliyor.

İşte İçsel Konuşma yöntemi burada devreye giriyor. İçsel Konuşma basittir, kolay uygulanır, kişiseldir ve dolaysızdır.

İçsel Konuşma yönteminde Olumlama cümlelerinin oluşturulması sırasında bazı küçük ama önemli ayrıntılara dikkat edilmesi gerekli:

1- Cümleler geniş veya şimdiki zamanda olmalıdır
2- İfadeler açık, anlaşılır ve kesin olmalıdır
3- Yan etki yaratacak unsurlar içermemelidir
4- Kullanımı kolay olmalıdır
5- Uygulanabilir olmalıdır
6- İfadeler kişisel ve dürüst olmalıdır
7- En iyiyi istemelidir
8- Olumlu, yapıcı ifadeler içermelidir
9- Özne olarak birinci tekil ve/veya ikinci tekil şahıs kullanılmalıdır

Bu nedenle iyi bir İçsel Konuşma (olumlama), mümkünse kişinin kendi sözcükleriyle oluşturulmalı; kesinlikle muğlak, anlamı bilinmeyen, kafa karışıklığı yaratabilecek sözcükler içermemelidir. Tüm ifadeler yalın ve açık olmalıdır. Olabildiğince kısa ve anlaşılır cümleler kullanılmalıdır.

Örneğin:

Ben planlıyım.
Sen planlısın.

Ben, hayatımın kontrolünü elimde tutarım.
Sen, hayatının kontrolünü elinde tutarsın.

Ben zamanımı verimli harcarım.
Sen zamanını verimli harcarsın.

Ben yapacaklarımı planlar ve tam yapmam gerektiği zamanda yaparım.
Sen yapacaklarını planlar ve tam yapman gerektiği zamanda yaparsın.

Dakik olmak benim için kolaydır.
Dakik olmak senin için kolaydır.

Ben tam istediğim zamanda, tam istediğim yerde olurum.
Sen tam istediğin zamanda, tam istediğin yerde olursun.

Bu tür olumlama cümleleri gün içinde birkaç kez (toplam 5-10 dakika) sesli veya sessiz olarak okunabilir ya da melodik olarak seslendirilebilir. Mümkünse bir ses kaydına çevrilip dinlenebilir. Ses kaydının dinlenmesi tamamen pasif olabileceği gibi, içten veya sesli olarak tekrarlanabilir. Özellikle ses kayıtlarının olumlama sistemine inanmayan pasif dinleyiciler üzerinde de etkili olduğu gözlenmiştir.

İçsel Konuşmada en önemli unsurlardan biri sürekliliktir. Eski programın iptal edilip önerilen programın onun yerine geçebilmesi için bu sürekliliğin sağlanması mutlak bir zorunluluktur.

Ahmet Aksoy

Kaynakça:
İçe Dönük Konuşmanın Gücü – Shad Helmstetter – Sistem Yayıncılık
Yaratıcı İmgeleme – Shakti Gawain – Akaşa Yayıncılık

Jan 062014
 
1,715 views

Beynimizin Kapasitesi Niçin Bu Kadar Büyük?

beyinOrtalama bir insan beyninde 100 milyar sinir hücresi, 900 milyar da glial hücre var. Bu, toplam bir trilyon hücre birbirleri ile çeşitli bağlantılar yapıyor. Yani, muazzam bir kapasite söz konusu. (Bildiğimiz evrende var olduğu hesaplanan yıldız sayısı kadar sinirsel bağlantı.)

Homo sapiens beyninin yaklaşık 50 bin yıl önce ortaya çıktığı ve o zamandan bu yana pek bir değişiklik gözlenmediği biliniyor. Tam bir tarih vermek mümkün olmasa bile, modern insanın beyin yapısı ile 50 bin yıl önceki ilkel insanın beyin yapısının aşağı yukarı aynı olduğunu söyleyebiliriz. (Aslında bu süreçte beyin kütlesinin 1500 gramdan 1350 grama düştüğü ve bunun doğal vahşi yaşamın zorluklarından uzaklaşmayla açıklanabileceği belirtiliyor.)

Eğer ilkel insanın beyin kapasitesi gerçek ihtiyacının çok üzerindeyse, bunun mutlaka mantıklı bir açıklaması olmalıdır. Çünkü evrim bu kadar büyük sıçramalar yapmaz.

Belki de, aslında beyin kapasitemizin sandığımız kadar da büyük olmadığını, hatta ilkel dönemde hayatta kalabilmek için atalarımızın bu kapasiteye gerçekten de ihtiyacı olduğunu söylememiz gerekir.

Bu konuda hala çok net bir görüşe sahip değilim.

Belki de insanlık tarihi bildiklerimizden çok daha farklı bir yönde gelişti.

Küçük bir olasılık, dünya dışı gelişmiş canlıların dünya üzerindeki ilkel gelişime bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde müdahale etmiş olmaları. Böyle bir durumda, henüz kullanılmayan bir kapasitenin varlığı mantıklı hale geliyor.

Bir diğer olasılık, insan neslinin bundan önce de belli uygarlık seviyelerine ulaştığı; daha sonra bu uygarlığın ya da uygarlıkların ortadan kalktığı olasılığı. Üstelik bu döngü birden çok kez yinelenmiş bile olabilir. Yani insanın ortaya çıkışı, bildiğimiz tarihlerden çok daha eskilere uzanmaktadır. Bu tezi savunanlar da var.

Üçüncü olasılık ise, beyin kapasitemizin aslında zannettiğimiz kadar büyük olmadığıdır. Bilim adamları henüz beynimizin tüm gizemlerini çözebilmiş değil.

Özellikle dünyanın bir çok yerinde bulunan megalitik yapılar insanın kafasını karıştırıyor. Örneğin, farklı coğrafik bölgelerde bulunan piramitlerin yapısal benzerlikleri çok şaşırtıcı. Bunun da ötesinde hayal gücümüzü zorlayan ve yüzlerce tonluk kaya blokları kullanılarak inşa edilmiş yapılar sözkonusu. Bu yapıların bir çoğu, bugünün teknolojisiyle bile başarılması güç bir hassasiyetle birbirine kenetlenmiş dev bloklardan oluşuyor. Bütün bunlar, dünya tarihinde bizden çok daha önce gelişmiş ve ileri teknolojiye sahip toplumların yaşadığı; sonra da sadece efsanelerde adı geçecek şekilde yitip gittiklerine ilişkin olasılıkları güçlendiriyor.

Mısır piramitleri, insan gücüyle ve ağaç kütükleri üzerinde çekilerek taşınan kaya bloklarının tabakalar halinde yerleştirilmesinden sonra çevresinin kumla doldurulması ve yeni blokların bir üst seviyeye taşınmasının kolaylaştırılması yöntemiyle inşa edilmiş olabilir. Bu çalışmalarda bazı kaldıraç sistemlerinden yararlanılmış olması da mümkün.

Ancak, yüksek dağ tepelerinde benzeri yapıların (Aztek ve Maya uygarlıkları gibi) nasıl inşa edildiğine dair elimizde hiç bir ipucu yok.

Bu konudaki tezlerden biri, bu tür yapıların gelişmiş bir dünya uygarlığı döneminde yapıldıklarını ileri sürüyor. Ancak böyle bir uygarlığın piramitlerden veya devasa kaya bloklarından oluşan yapılardan başka hiç bir iz bırakmamış olması da ilginç.

Eğer insanlık tarihinin DNA sarmallarımıza kodlanmış olabileceği tezi doğruysa, bu tür bulmacaların çözümüne epeyce yaklaştık demektir.

Bekleyip görelim bakalım!…

Ahmet Aksoy

Not: İnsanlığın gelişimindeki asıl patlamayı sağlayan unsurun bireysel beyin özelliklerimizden çok, ortak toplumsal ve örgütlü zekaya bağlı olduğunu düşünüyorum. Nedeni ne olursa olsun ortak dil, kültür, sanat ve bilimsel alanda sinerjiyi kaybeden toplumlar, geçmişlerindeki tüm başarılara rağmen yitip gidiyor. Acaba insanoğlunun asıl gücü memlerde ve sağladığı bilgi birikiminde mi?

Kaynaklar:
http://www.kigem.com/beynin-kuculmesi-uygarlik-isareti.html
http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=what-is-the-memory-capacity
The Antiquity of Man: Artifactual, Fossil and Gene Records Explored, Michael Brass
Earths Forbidden Secrets Part I Searching for The Past, Maxwell Igan

Jan 032014
 
2,693 views

Kavgacılara Müjde – Yumruk Sıkmak Belleği Geliştiriyor

Yumruk

credit: commons.wikipedia.org

İnanılır gibi olmasa da, 24 Nisan 2013 tarihinde “PLOS ONE” (Public Library Of Science) tarafından yayınlanan bilimsel makale tam da bunu söylüyor: Öğrenirken sağ yumruğunu sık, hatırlamak için sol yumruğunu sık. Eğer solaksan sırayı değiştir.

Ruth E.Propper, Sean E. McGraw, Tad T. Brunyé ve Michael Weiss tarafından yayınlanan yazının giriş bölümünde şunlar var:

“Tek taraflı yumruk sıkma, diğer taraftaki beyin lobunun ön bölümündeki sinirsel etkinliği arttırır. Bu şekilde yumruk sıkma, seçilen bir yarıkürenin “işleme yöntemi” algılamasındaki artışla da ilintilidir. Bu bulgular birlikte ele alındığında, tek taraflı yumruk sıkmanın, bellek kodlaması ve hatırlama sırasında beyin yarıkürelerinin özel davranışlarının test edilebileceği hipotezini destekler…”

Bu bakış açısıyla yola çıkan araştırmacılar sağ elini kullanan 50 denekle çeşitli gruplar oluşturarak deney yapıyorlar.

Deneyin yapıldığı yer New Jersey, Montclair State University. Çalışmanın maddi desteği Amerikan ordusu tarafından sağlanıyor.

Deneyde 2 gruba ayrılan 72 sözcük kullanılıyor.

Denekler 5 cm çapındaki pembe renkli lastik bir topu öğrenme ve hatırlama eylemleri öncesinde 45 saniye boyunca sıkıyor, 15 saniye ara veriyor ve sonra tekrar 45 saniye boyunca sıkıyorlar. Kontrol grubu ise elindeki topları sıkmadan sadece gevşek bir şekilde tutuyor.

Her denek tek başına teste alınıyor.

Deney sonunda, öğrenme aşamasından önce sağ ellerindeki, hatırlama aşamasından önce ise sol ellerindeki lastik topu 90 saniye süreyle sıkan denekler en yüksek başarı oranını elde ediyorlar.

Bu deney, asıl eylemi yapan bölgenin bulunduğu yarıkürenin önceden aktive edilmesinin başarı oranını arttırdığını açıkça gösteriyor.

Sağ yumruğun sıkılması, deneğin sol beyin yarıküresinde yer alan öğrenme fonksiyonunu aktive ediyor. Sol yumruğun sıkılması ise, aynı deneğin sağ beyin yarıküresinde bulunan hatırlama fonksiyonunu daha etkin hale getiriyor.

Özellikle öğrenciler için denemesi kolay bir yöntem bu. Hemen bir stres topu edinin. Çalışmaya başlamadan önce topu 90 saniye süreyle sağ elinizle sıkın. Araya da 15 saniye koyun. Bilgilerinizi test ederken, veya sınav öncesinde bu kez aynı topu aynı sürelerle sol elinizle sıkın.

Elde edeceğiniz sonucu bize bildirmeyi sakın unutmayın!

Yazılarımızı paylaşın ve bizi izlemeye devam edin.

Ahmet Aksoy

Kaynaklar:
http://www.plosone.org/article/info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pone.0062474
http://www.plosone.org/article/info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pone.0053861
http://www.bbc.co.uk/news/health-22270716
http://www.abc.net.au/science/articles/2013/04/25/3744552.htm
http://www.huffingtonpost.com/2013/04/25/clench-fist-memory_n_3148463.html
http://www.medicalnewstoday.com/articles/259678.php
http://healthland.time.com/2013/04/29/grasping-memory-with-both-hands/
http://www.islandcrisis.net/improve-memory-by-clenching-fists/

Dec 292013
 
1,361 views

Hızlı ve Etkin Öğrenme için Sihirli Bir Reçete Var mı?
Beyin fonksiyonları işleyen herkes her an bir şeyler öğrenir.

Ancak önemli olan şey elde edilen bilginin ne kadar zaman içinde edinildiği ve daha sonra nasıl kullanılabildiğidir. Çünkü başarı büyük ölçüde buna bağlıdır.

sinapslarDiyelim ki süper bir belleğiniz var. Gördüğünüz, işittiğiniz, okuduğunuz herşey belleğinize yerleşiyor. Atladığınız tek bir ayrıntı bile yok. Ancak küçük bir sorununuz var: bu bilgilerin hiç birine tekrar ulaşamıyorsunuz. Bu durumda, o belleğin size bir yararı olmuyor demektir. O “süper” özellik, işe yaramaz bir özelliğe dönüşüyor.

Diyelim ki yine süper bir belleğiniz var. Gördüğünüz hiç bir yüzü unutmuyorsunuz. Ancak bir eksiğiniz var. Bu gördüğünüz yüzlerin kime ait olduğuna ilişkin hiç bir ayrıntıyı belleğinizde tutamıyorsunuz. Ekranda mı görmüştünüz? Yolda yürürken yanınızda geçen biri miydi? Ya da size çok yakın birine mi ait?

Burada da yararsız bir bilgi sözkonusu. Sanki elinizde devasa bir fotoğraf albümü var ama, içindekilerin kim olduğu belli bile değil…

Asıl önemli bilgi, gerektiği zaman anımsayıp kullanabildiğiniz bilgidir. Üstelik bu bilginin bilinçli zihniniz tarafından tüm ayrıntılarıyla anımsanması bile şart değil. O bilgi, bilinçaltınızın sezgi sistemindeki depoya atılmış ve etrafınızda olup bitenleri değerlendirirken kullandığınız filtre sisteminin bir parçası da olabilir. Ya da siz öğrenciyken ders kitabınızda yer alan ve bir daha hiç bir zaman işinize yaramayacağını düşündüğünüz bir başka bilgi de…

İşte bu bilgilerden bir kısmı çevremizdeki enformasyon sağanağından kaynaklanan ve kaçınmaya, azaltmaya çalıştığımız bilgilerdir. Bir kısmı ise bilinçli olarak öğrenmek istediğimiz, ancak bellek sistemimize yerleştirmekte zorlandığımız bilgilerden oluşur.

Açıktır ki asıl istediğimiz bilinçli, hedef koyarak, amacımızı baştan belirleyerek gerçekleştirdiğimiz öğrenme yöntemine hakim olabilmektir.

Amacımız: İstediğimizde yeniden hatırlayabileceğimiz ve bilinçli olarak baştan belirlediğimiz bilgileri en kısa zamanda, en etkin şekilde zihnimize yerleştirmektir.

Aslına bakarsanız, bu amaca erişmek sanıldığı kadar zor değil. Tek yapmamız gereken şey kendimiz için en uygun öğrenme ve anımsama yöntemlerini saptamak ve bu yöntemleri sürekli kullanarak onları kalıcı alışkanlıklar haline dönüştürmektir.

Öncelikle insan beyninin nasıl çalışmakta olduğunu anımsamakta yarar var.

yıldızlarBildiğiniz gibi beynimizde yaklaşık 100 milyar sinir hücresi, yani nöron bulunuyor. Ayrıca 900 milyar kadar da glial hücre bulunuyor. Bütün bu hücreler kendi aralarında yaklaşık 100 trilyon bağlantıya (sinaps) sahip. Ortalama bir insan beynindeki toplam sinaps sayısı, kabaca, şu anda bildiğimiz evrendeki toplam yıldız sayısına eşit.

Bu bilgiyi öncelikle vermek istedim. Çünkü bazı insanlar fazla bilgi ile beynimizin dolabileceği ve önemli bilgilere yer kalmayacağı endişesi taşıyor. Yukarıdaki rakamları ve beyin işlevlerinin elektrokimyasal süreçlerle sağlandığını dikkate aldığımızda, olağan bir insan ömrü için bu kapasiteyi doldurmanın mümkün olamayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Öte yandan, beynimizi bir bilgi çöplüğü haline getirmenin de bir anlamı yok.

İşte bu yüzden bilinçli bir seçim sistemi kullanarak edinmek istediğimiz bilgilerin omurgasını belirlememiz; “Hızlı ve Etkin Öğrenme” için hedefimizi, ne yapmak istediğimizi baştan saptamamız gerekir.

Belli bir konuda uzmanlaşmak isteyebilirsiniz. Ya da genel kültür bilgilerinizi geliştirmek ve hemen hemen her konuda belli bir miktar bilgi edinmek istiyor olabilirsiniz. Belki de çok daha basit bir hedefiniz var: Sadece yeni tanıştığınız kişilerin isimlerini kolayca öğrenmek ve öğrendiğiniz bu isimleri kolayca anımsamak istiyorsunuz.

Bütün bu hedeflere hem kişisel özellikler, hem de bilginin yapısı nedeniyle farklı öğrenme teknikleri kullanarak ulaşmak mümkündür. Bu konuda herkes için ve her tür bilgi için geçerli hazır bir reçete yoktur. Kişisel reçeteyi bulma ödevi, kişinin kendisine düşer.

Bu konuda bizler size kendi yolunuzu bulabilmeniz için sadece yardımcı olabiliriz. Kısmen de olsa yolunuzu aydınlatmamız mümkün olabilir ama, hedefe kendiniz yürümek zorundasınız.

Önümüzdeki dönemde “Hızlı ve Etkin Öğrenme” konusuyla ilgili yazılar yayınlayacak; daha da önemlisi bu konuda yeni atölye çalışmaları başlatacağız. Etkin öğrenme, geniş ve karmaşık bir içeriğe sahip. Bu nedenle ne bizim ne de başkasının elinde “sihirli reçeteler” yok. Yapmamız gereken, bir yandan doğal yeteneklerimizin, algılama yöntemlerimizin, bilgileri işleme alışkanlıklarımızın farkına varıp onları tanımak; öte yandan yararlı alışkanlıklarımızı geliştirip, zararlı veya yararsız olanlardan kurtulmaktır.

Böyle bir çalışmanın sonunda, edinmek istediğiniz bilgiye rasgele deneme yanılmalarla veya gereksiz tekrarlamalarla ulaşmaya çalışmak yerine; akılcı, seçmeci, eski bilgilerimizle organik bağlar kuran ve gereksinim duyduğumuzda hemen erişebileceğimiz bilgileri kalıcı hale getiren bir sisteme sahip olacağız.

Lütfen yazılarımızı paylaşın ve bizi izlemeye devam edin.

Ahmet Aksoy

Sep 252013
 
1,862 views

Beynimizi Sağlıklı Tutmak İçin 13 İpucu

Beyin sağlığı

Beyin

Beynimizin tıpkı bir kas sistemi gibi çalıştığını söylemek hiç te yanlış olmaz. Kullanılmayan kasların zayıflayıp gücünü yitirmesi gibi, kullanmadığımız beyin hücrelerimiz de zaman içinde eriyip kaybolur. Ancak, vücudumuzdaki hemen hemen tüm dokuların kendini yenileme özelliği bulunmasına karşın, beyin hücrelerimiz kendilerini yenileme işlevine sahip değildir. Bu nedenle, ölen beyin hücrelerini yeniden hayata döndürmek bugünkü teknoloji ile mümkün olmuyor. Bu sorunla başedebilmenin tek yolu, beyin hücrelerimizi işlevsiz bırakmamak..

Spor amaçlı hafif yürüyüşler yapmak nasıl beden sağlığımız için önemli ve gerekliyse, beyin hücrelerimizi uygun yöntemlerle aktif tutmamız beyin sağlığımızı korumak açısından aynı şekilde büyük önem taşıyor. Alzheimer gibi hastalıklar için önerilen davranış şekli de bu.

Yapmamız gerekenler çoğunlukla basit şeyler. Ama bunları yaşamımızın doğal bir parçası haline dönüştürmemiz gerekiyor.

Hem beden, hem de beyin sağlığımız açısından uygulamamız gereken bazı ip uçlarını sizin için derledik:

1-Daha fazla oksijen: Beynimiz, vücudumuzun kullandığı toplam oksijenin dörtte birini tek başına tüketir. Bu yüzden beynimizin daha sağlıklı ve verimli çalışabilmesi için derin nefes almanın önemi büyüktür. Bu amaçla kullanabileceğimiz en etkili derin nefes alma yöntemi ise diyafram nefesidir. Diyafram nefesi sayesinde hem daha fazla oksijen alır, hem de iç organlarımıza masaj uygulamış oluruz.

2-Su iç: Beynimizin dörtte üçü sudan oluşur. Bu nedenle bedenimizi susuz bırakmamak özel bir önem kazanır. Bildiğiniz gibi insan bedeninin açlığa dayanma süresi 30-40 günü bulurken, susuzluğa dayanabilme süresi sadece 3 gündür. Su yaşamdır!

3-Dik dur, dik otur: Dik durduğumuzda dolaşım sistemimiz daha düzgün çalışır. Böylece beynimize besin ve oksijen taşıyan ve kirli kanı beyin hücrelerimizden uzaklaştıran kan dolaşımı işlevini daha kolaylıkla yerine getirir.

4-Düzenli ve derin uyu: Uyku, beyin hücrelerimiz arasındaki bağlantıların yeniden organize olduğu ve güçlendirildiği bir dönemdir. Bu nedenle düzenli ve derin bir uyku ile beynimizin kendisini rahatça yeniden düzenleyebilmesine fırsat vermiş oluruz.

Beyin sağlığı için alıştırmalar

Beyin sağlığı için alıştırmalar

5-Düzenli yürüyüş yap: Tempolu yürüyüşler hem beden, hem de beyin sağlığımız açısından büyük önem taşır. “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur.”

6-Danset: Dans sırasında beyin ve kas korelasyonu en üst seviyededir. Müzik ve ritm, sağ beyin lobunu uyarır. Metabolizma hızlanır. Bu nedenle, dansın, oksijen seviyesi yüksek bir ortamda yapılması önemlidir.

7-Kahkaha at: Kahkaha atmak çok olumlu yan etkiler üretir. Diyaframı çalıştırır. Stresi azaltır. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Endorfin salgılanmasını tetikler. Kan akışını hızlandırır. Kasları gevşetir. Gülmek, başlı başına bir iyileştirme aracıdır. Kahkaha atabilmenizi sağlayacak her fırsatı değerlendirin.

8-Şekerden olabildiğince uzak dur: Fazla şekerin hem beden, hem de beyin üzerinde kalıcı hasarlar yarattığı bilinmektedir. Sağlıklı bir yaşam için şekerden olabildiğince uzak durun.

9-Kafein kullanımını dengele: Çay veya kahve gibi içeceklerden alınan sınırlı miktarda kafeinin konsantrasyon arttırıcı etkileri olduğu saptanmıştır. Ancak, alınan kafein miktarı belli limitleri aştığında durum değişir ve olumsuz etkiler başlar.

10-Boşa geçen zamanı daha iyi değerlendir: Büyük şehirlerde yaşıyorsanız, ulaşım sırasında veya kuyruklarda beklerken yitirdiğiniz zamanın ne denli uzun olduğunu bilirsiniz. İşte bu tür zamanları boşa harcamak yerine, basit yöntemlerle değerlendirebilirsiniz. Örneğin MP3 ile sesli kitap dinleyebilir, ya da bir kitap veya dergi okuyabilirsiniz.

11-Arasıra farklı şeyler yap: Pek çok davranışımız kalıplaşmıştır. Arasıra da olsa, bu kalıpları kırmak, beyin hücrelerimiz arasında yeni bağlantılar kurulmasını sağlar. Örneğin işe veya okula giderken farklı bir araç kullan. Dişini fırçalarken ya da yazı yazarken arada bir diğer elini kullanmayı dene.

12-Yabancı bir dil öğren: Yabancı dil öğrenimi, beyin hücrelerini çalıştırmada çok etkin bir yöntemdir. Bu sayede beyin hücreleriniz arasında yepyeni bağlantılar kurulur. Yabancı dile karşı bir ilginiz yoksa, daha önce hiç ilgilenmediğiniz bir konuda araştırmalar yapabilir, beyninizi farklı bir konuda çalışmaya yönlendirebilirsiniz.

13-Barok müziğe kulak ver: Mozart veya Vivaldinin barok eserlerini dinle. Özellikle nefesli veya yaylı çalgıların yer aldığı ve iniş-çıkışların pek bulunmadığı parçalar beyninizin alfa moduna girmesine ve rahatlamasına yardımcı olur. Algılama filtrelerinin etkinlikleri azalır ve öğrenme süreci daha verimli bir hale dönüşür.

Ahmet Aksoy

Kaynaklar:
http://www.rd.com/slideshows/6-ways-exercise-makes-your-brain-better/
http://www.health.harvard.edu/fhg/updates/update0606a.shtml
http://www.alz.org/living_with_alzheimers_your_brain.asp
http://en.wikipedia.org/wiki/Brain_fitness
http://faculty.washington.edu/chudler/plast.html

Jul 302013
 
2,892 views

Dunning-Kruger Sendromu yada Cahil Cesareti Sendromu

Dunning-Kruger Sendromu

Dunning-Kruger Sendromu

David Dunning ve Justin Kruger, 2000 yılında Psikoloji dalında Nobel Ödülü kazanan iki psikologun isimleri. Bu psikologlar New York Stern School of Business’ta görevli. Yaptıkları deneysel çalışma, Journal of Personality and Social Psychology dergisinin 1999 Aralık sayısında yayınlanmış.

Özetle şunu bulmuşlar: İnsanların kişisel güvenini bilgi değil, asıl bilgisizlik arttırıyor.

İşte bu büyük çelişki, “Dunning-Kruger Sendromu” olarak adlandırılıyor.

Aslında çok yeni bir bulgu değil. Türkçede buna “cahil cesareti” diyoruz.

Charles Darwin aynı durumu kibar bir dille “Cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok özgüvene sebep olur.” diyerek açıklamış.

Bertrand Russell ise bu gözlemi çok daha acımasız bir dille somutlaştırmış: “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.

Dunning ve Kruger’in vardığı sonuçlar şunlar:

Belli bir konuda yetersiz olan kişiler:

  1. Kendi niteliklerini abartma eğilimindedirler
  2. Başkalarının o konuda sahip olduğu yetenekleri kavrayamazlar
  3. Kendi yetersizliklerinin farkında değillerdir
  4. Eğer bu konuda eğitim görürlerse, eski yetersizlik ve bilgisizliklerinin farkına varırlar

Dunning ve Kruger, Cornell Üniversitesinde 45 öğrenciden oluşan bir gruba çeşitli sorular içeren bir test uyguladılar. Testten sonra da aynı öğrencilere test sonuçlarından nasıl bir başarı beklediklerini sordular.

Testteki başarı oranı en düşük (%10 ve altı) grupta yer alanlar, kendi başarı oranlarını %60 olarak tahmin ettiler. Bu gruptan bazıları, aslında başarı oranlarının %70’lere kadar çıkabileceğini de söyledi.

Öte yandan test sonuçları en yüksek olan (%90 ve üzeri başarı gösteren) diğer gruptaki öğrenciler ise, başarı oranlarını sadece %70 olarak tahmin ettiler.

Bu durumu günlük yaşamda, çevrenizde, hatta kendinizde gözlemlediğiniz zamanlar mutlaka olmuştur.

Bir konuda uzmanlaştıkça, aslında bilginizin ne kadar eksik olduğunu daha çok farkedersiniz. Oysa sizin uzmanlık alanınızla ilgili bilgi düzeyi çok zayıf olan bir çok kişi, sizin konularınızla ilgili ahkam kesmekten çekinmezler.

“Bilgi olmadan fikir sahibi olan” bu kişileri kendi bilgilerinizle altetmeniz mümkün değildir. Çünkü gerçek durumun farkında değillerdir. Sadece içinde bulundukları yetersiz bilgi ve beceri düzeyi nedeniyle, kendilerini sizden daha yetkin görme eğilimindedirler.

İzleyicilerin futbolculardan, hastaların doktorlardan daha kolay hüküm verebilmeleri de bundan kaynaklanır.

İş yaşamında bilgi ve beceri yoksunu yetkililerin varlığı bu kişilerin kendilerine duyduğu aşırı güvene dayanır. Asıl bilgi ve beceri sahibi olanların gereksiz yere geride durması, meydanı bu insanlar lehine boşaltmaktadır.

Bu ikilemi çözmenin tek yolu, tüm insanların her konuda bilgi düzeyini arttırmak gibi görünüyor olabilir. Ancak, yaşadığımız bilgi çağında bunu gerçekleştirebilmek artık bir hayalden başka bir şey değildir. Kısacası, çözüm, gerçek bilgi sahiplerinin bu ikilemin farkında olarak davranmaları, kendi bilgi ve becerilerinden şüphe etmeyi bir kenara bırakmalarıdır.

Uzmanlaştığımız konulardaki özgüven eksikliğini gidermek için EFT ve hipnoz gibi bilinçaltına yönelik araçlardan yararlanmak mümkün olabilir. Çünkü konuyu mantıksal olarak çözümlemek yeterli değildir. Asıl bilinçaltının ikna edilmesi ve koruyucu duygusal tepkilerinin yumuşatılması gerekir. Bu yaklaşım mevcut ikilemi gidermese de, bilgi ve beceri sahibi kişilerin kendilerinden daha hoşnut olmasına ve gündelik gerçekleri kabullenmelerine yardımcı olur. Bu durumun farkında olmak, sorunun çözümü için gereken en kritik bilgidir.

Bilgi ve beceri artışının getirdiği bu ikilemi, karanlık bir gecede, elimizdeki fenerle etrafı aydınlatmaya benzetebiliriz. Fenerin aydınlatma gücü arttıkça, karanlığın büyüklüğünün daha fazla farkına varırız. Ancak, bu farkındalığın bir korku, bir çaresizlik, bir değersizlik duygusuna dönüşmesine asla fırsat vermemeliyiz.

Kişisel Gelişim bu açıdan büyük önem taşır. Çünkü bize öğretildiği gibi bardağın sadece boş tarafıyla ilgilendiğimiz sürece, mutsuzluk, eksiklik ve çaresizlik peşimizi bırakmayacaktır. Kendimize güvenmeyi, kendimizi tanımayı ve kendimizi olduğumuz gibi kabullenmeyi başarmak zorundayız.

Ahmet Aksoy

Kaynaklar:

http://en.wikipedia.org/wiki/Dunning%E2%80%93Kruger_effect

http://xa.yimg.com/kq/groups/21587583/1002473080/name/Dunning.pdf

http://www.psychologytoday.com/blog/evolved-primate/201006/when-ignorance-begets-confidence-the-classic-dunning-kruger-effect

http://krugman.blogs.nytimes.com/2013/03/19/the-dunning-kruger-madoff-effect/?_r=0

 

Mar 152013
 
1,532 views

Kişisel Gelişim ve Bilimsel Gerçeklik Kişisel Gelişim konusunu, bir çok kişinin bir tür “zırvalar silsilesi” olarak gördüğünü düşünüyorum. Açıkçası, üç-beş yıl öncesine kadar ben de benzer şekilde düşünüyordum.

Ancak, 1990′lardan bu yana bilimsel bilgilerimizde pek çok depremler yaşadık. Yaşamaya da devam ediyoruz.

Örneğin insan beyni ile ilgili temel bilgilerimizden pek çoğu değişti. Bunları sıradan bir vatandaşın gözlemleri olarak yazıyorum. Bize öğrettiklerine göre, ya da daha doğrusu benim aklımda kalanlara göre, insan beynindeki hücreler çocukluk yıllarında tamamlanan çoğalma aşamasından sonra, sadece azalmaya mahkumdu. Ayrıca beynimizdeki bölgelerin yerleşimine bağlı olarak herhangi bir nedenle yitirilen hücreler nedeniyle ilgili fonksiyonlar da zarar görür ve bunu onarmak mümkün olmazdı.

Oysa şimdi “neuro-plasticity” kavramının pek çok örnekle desteklenen işlevlerine baktığımızda; beyin hücrelerinin sürekli yenilendiğini, işlev değiştirdiğini, gerektiğinde başka fonksiyonları üstlenmek üzere başkalaşım geçirebildiğini gösteriyor.

Genetik bilgilerimiz de benzer durumda değil mi? Nöroplastisite kavramının beyin hücrelerimize tanıdığı esneklik, epigenetik kavramlarıyla tüm genetik sisteme de taşınmış durumda. İki artı ikinin kaç edeceği artık sadece genetik kodlarla değil, çevresel koşullar da dikkate alarak belirleniyor.

Benzer değişiklikler bilimin başka alanlarında da yaşanmıyor mu?

İşte bütün bunlar, bilimsel katılığın, yerini daha toleranslı bir bakış açısına terketmesi gerektiğini gösteriyor. Bu esneklik bilimsel doğrulardan vazgeçerek, onlardan ödün vererek değil; bakış ve değerlendirme perspektifimizi biraz daha genişleterek, esneterek yapılmalıdır.

Henüz bilimsel olarak kanıtlanmamış olguları reddetmek yerine, onları bu genişletilmiş perspektife göre değerlendirmek çok daha sağlıklı olmaz mı?

Örneğin eski Çin uygulamaları olan akupunktur veya akupressure sistemleri, insan vücudunda enerji meridyenleri bulunduğunu varsayar.  Ama, bu meridyenlerin varlığı bu güne kadar bilimsel olarak kanıtlanabilmiş değil. Yaygın bilimsel görüş, kanıtlanamayan önerilerin reddedilmesiyle sonuçlanıyor.  Bilimsel olarak kanıtlanamıyorsa reddedelim!

O zaman akla şu soru geliyor: Newton’dan önce yerçekimi yok muydu? Çekim yasalarının işlevini gösterebilmesi için onların yasalaştırılması şart mıdır?

1960′lı yıllarda Kuzey koreli bir profesör olan Kim Bong Han tarafından keşfedilen ve kendi adıyla “bonghan channels, bonghan ducts” olarak anılmakta olan bazı organların enerji meridyenlerinin yer aldığı düşünülen bölgelerde yoğunlaştığı ve akupunktur noktaları üzerinden dış dünyayla alışverişte bulunduğu söyleniyor. Hatta bu organların oluşturduğu ağın kan ve lenf dolaşımı gibi üçüncü bir dolaşım sistemi olabileceği belirtiliyor.

Bu bilgiler, benim uzmanlık alanımın dışında olduğu için net ve kesin bir değerlendirmede bulunmam mümkün değil. Fakat ben şunu yapmanın daha gerçekçi olacağını düşünüyorum: Bilimsel bir açıklaması yapılamasa da benzer koşullarda tekrarlandığında benzer sonuçlar veren uygulamalar gerçeği yansıtır. Burada önemli olan girdilerle çıktıların uyumudur.

Örneğin EFT (Emotional Freedom Techniques) sistemi, bazı akupunktur noktalarına parmak uçlarıyla vurarak uygulanıyor. Ben bu yöntemi kendi üzerimde yüzlerce kez uyguladım ve beklediğim sonuçları aldım. Aynı yöntemi başkalarına da uyguladım ve yine beklenen sonuçlara eriştim. Bu durumda, insan vücudunda enerji meridyenlerinin bulununup bulunmadığı, ya da Bonghan korpüsküllerinin uyarılmasının bilinmeyen bir dolaşım sistemini harekete geçirip geçirmediği beni çok fazla ilgilendirmiyor. Sadece, yaptığım uygulamanın sonucunda beklediğim sonuçları alıp almadığım önemli.

Bırakılan taşın yere düşmesi gibi, parmak uçlarıyla insan vücudundaki bazı noktalara yapılan vuruşlar fiziksel, zihinsel veya duygusal bazı sorunların üzerimizdeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırabiliyorsa ve bundan insanlar yararlanabiliyorsa, yapılan iş doğrudur. Zamanı geldiğinde, birileri de bunun bilimsel nedenlerini araştırır, bulur.

Yapılan istatistikler, EFT ile elde edilen olumlu sonuçların %85-%97 arasında olduğunu gösteriyor. EFT’nin sadece placebo etkisi yaratıyor olabileceği savı da bu nedenle gerçekçi değil. Çünkü placebo etkisinin maksimum olumlu değeri ancak %60′lar düzeyine erişebiliyor.

Kişisel Gelişim konusuna “Dene ve Gör” yöntemiyle bakıyorum.

Önce Hızlı Okuma ile başladım. Sonuçlarını aldım. Üstelik bir yan etki(!) olarak yakın gözlüklerimden de kurtuldum.

Şimdiyse EFT (biz buna Tepeleme diyoruz) ile uğraşıyorum ve bu yöntemi herkesin öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ve benzeri konulardaki araştırmalarımı ve denemelerimi sürdürüyor ve önümdeki yolun beni nereye taşıyacağını heyecanlı bir merakla bekliyorum.

Ahmet Aksoy

Mar 072013
 
2,082 views

konsantrasyon
KONSANTRASYON

Bir kitap okurken konsantrasyonumuzu kaybetmeden okuyabildiğimiz süre çok uzun değildir.

Bu konudaki 46 dakikalık rekorun Albert Einstein’a ait olduğu söyleniyor.

“Einstein Distraction Index Method” – “Einstein Kesinti Endeks Yöntemi” adı verilen bir yöntemle kesintisiz konsantrasyon süremizi arttırmak mümkün.

Yöntem basit ama, ısrarlı ve düzenli bir çalışma gerektiriyor. Bu yöntem, Einstein tarafından geliştirilmiş ve kullanılmış.

Bu yöntemi uygulamak için bir kağıt, bir kalem ve bir kitaba ihtiyacımız var. Bir de çalar saate.

Öncelikle telefonumuzdan, radyomuzdan, televizyonumuzdan ve çevremizdeki benzer aletlerden rahatsız olmayacak şekilde önlemimizi alalım. Bu aletleri kapatabilir, onlardan uzaklaşabilir, ya da zihnimizi bu tür aletlerden rahatsız olmayacak şekilde hazırlayabiliriz.

1- Başlangıç olarak saatimizi 3 dakika sonrasında çalacak şekilde ayarlayalım

2- Seçtiğimiz yazıyı okumaya başlayalım.

3- Herhangi bir şekilde aklımızın bir başka tarafa kaydığını, okumamızın kesintiye uğradığını farkettiğimizde bir elimizin işaret parmağını takıldığımız yere koyup, diğer elimizle de kağıt üzerine bir çentik işareti atalım.

4- Sonra derin bir nefes alalım ve kendi kendimize -mümkünse yüksek sesle- “Konsantrasyonumu koruyorum!” diyelim.

5- Kaldığımız yerden itibaren tekrar okumaya başlayalım.

6- Saat çalıncaya kadar 3, 4 ve 5. aşamaları tekrarlayalım.

7- Süre sonunda -saat çaldığında- kitapta kaldığımız yeri kalemimizle işaretleyelim. Sonra da kağıt üzerine kaç çentik attığımızı sayalım.

8- Kitabı aynı yöntemle okumaya devam edelim. Her seferinde daha az kesinti olması beklenir. Hiç kesintisiz olarak okumaya başladığımızda, saati kurduğumuz süreyi 2 dakika uzatalım. Yani bu süre 3, 5, 7 vb olarak artsın.

Amacımız, konsantrasyonumuzu olabildiğince uzun bir süre korumak ve bunu bir alışkanlık haline getirmek.

Konsantrasyon alıştırmasını 6 haftada bir tekrarlamakta yarar var.

Ahmet Aksoy

Dec 112012
 
1,848 views

Beynimizin bir kas gibi çalıştığını söyleyenler var. Doğrudur. Çünkü, kullanılmayan kaslar nasıl eriyip kaybolursa, kullanılmayan beyin hücreleri de zaman içinde eriyip gider. Üstelik bunun, bilinen bir geri dönüşü de yok.

İşte bu nedenle, tıpkı spor amaçlı yürüyüş yapar gibi beynimizi de çalıştırmamız genel sağlığımız açısından büyük önem taşıyor.

Yapılması gerekenlerin pek çoğu basit şeyler. Ancak bunları olabildiğince bir yaşam biçimi haline dönüştürmek gerekiyor. Hem beden, hem de beyin sağlığımız açısından uygulamamız gereken bu ip uçlarından bazılarını sizin için listeledik:

Derin nefes al: Beynimiz, vücudumuza giren toplam oksijenin dörtte birini tüketir. Bu nedenle beynimizin daha sağlıklı çalışabilmesi için derin nefes almak önemlidir. Bu amaca en uygun yöntem diyafram nefesidir. Diyafram nefesi hem daha fazla oksijen almamızı sağlar, hem de iç organlarımıza masaj uygular.

Dik otur: Dik oturduğumuzda dolaşım sistemimiz daha düzgün çalışır. Dolayısıyla beynimize besin ve oksijen taşıyan kan dolaşımı işlevini daha kolaylıkla yerine getirir.

Düzenli ve derin uyu: Uyku, beyin hücrelerimiz arasındaki bağlantıların yeniden organize olduğu ve sağlamlaştırıldığı bir dönemdir. Bu nedenle düzenli ve derin bir uyku ile beynimizin kendisini rahatça yeniden düzenleyebilmesine fırsat sağlamış oluruz.

Yürüyüş yap: Tempolu yürüyüşler hem beden, hem de beyin sağlığımız açısından büyük önem taşır. “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur.”

Danset: Dans sırasında beyin ve kas korelasyonu en üst seviyededir. Müzik ve ritm, sağ beyin lobunu uyarır. Metabolizma hızlanır. Bu nedenle, dansın, oksijen seviyesi yüksek bir ortamda yapılması önemlidir.

Gül ve Kahkaha at: Kahkaha atmak çok olumlu yan etkiler üretir. Diyaframı çalıştırır. Stresi azaltır. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Endorfin salgılanmasını tetikler. Kan akışını hızlandırır. Kasları gevşetir. Gülmek, başlı başına bir iyileştirme aracıdır.

Şekerden uzak dur: Fazla şekerin hem beden, hem de beyin üzerinde kalıcı hasarlar yarattığı bilinmektedir. Sağlıklı bir yaşam için şekerden uzak durun.

Sınırlı miktarda kafein kullan: Çay veya kahve gibi içeceklerden alınan sınırlı miktarda kafeinin konsantrasyon arttırıcı etkileri olduğu saptanmıştır. Ancak, alınan kafein miktarı arttığında durum değişir ve olumsuz etkiler başlar.

Atıl zamanlarını değerlendir: Büyük şehirlerde yaşıyorsanız, ulaşım sırasında veya kuyruklarda beklerken yitirdiğiniz zamanın ne denli uzun olduğunu bilirsiniz. İşte bu tür zamanları boş boş oturmak yerine, basit yöntemlerle değerlendirebilirsiniz. Örneğin MP3 ile sesli kitap dinleyebilir, ya da bir kitap veya dergi okuyabilirsiniz.

Yabancı dil öğren: Yabancı dil öğrenimi, beyin hücrelerini çalıştırmada etkin bir yöntemdir. Bu sayede beyin hücreleriniz arasında yepyeni bağlantılar kurulur. Yabancı dile karşı bir ilginiz yoksa, daha önce hiç ilgilenmediğiniz bir konuda araştırmalar yapabilir, beyninizi farklı bir konuda çalışmaya yönlendirebilirsiniz.

Barok müzik dinle: Mozart veya Vivaldinin barok eserlerini dinle. Özellikle nefesli veya yaylı çalgıların yer aldığı ve iniş-çıkışların pek bulunmadığı parçalar beyninizin alfa moduna girmesine ve rahatlamasına yardımcı olur. Algılama filtrelerinin etkinlikleri azalır ve öğrenme süreci daha verimli bir hale dönüşür.

Ahmet Aksoy