?> January 2013 - Kişisel Gelişim
Jan 312013
 
1,570 views

Cheshire-cat

Kuantum fiziği ile ilgili en somut bilgim, temelinde belirsizlik yasasının bulunmasıdır. Özellikle atomaltı partiküller sözkonusu olduğunda, belirsizlik yasası çok net bir şekilde işliyor.

Sanıyorum bu yasayı ben biraz farklı şekilde yorumluyorum.

Örneğin bir elektronun yerini saptamak için kullandığın araç, ölçüm işlemi sırasında o elektonun konumunu değiştirmesine neden oluyorsa, elde edeceğin bilgi net bir koordinat yerine, bir olasılık bulutuna dönüşür. Ama, ölçüm için kullanılan partiküller hedefteki elektron ile etkileşime girmiyor, ya da ihmal edilebilir veya hesaplanabilir etkiler yaratıyorsa, bu belirsizlik ortadan kalkacaktır.

Birkaç gün önce, şimdi tam anımsayamadığım bir nedenle, “Schroedinger’in kedisi” gündeme geldi. Bu terimi daha önceden biliyordum ama, ilgili olduğu konu hakkında hiç bir fikrim yoktu. İnternette yaptığım küçük araştırma sonunda, bu kedinin sanal olduğunu ve kuantum fiziği ile ilgili çok önemli bir sanal deneyde figüran olarak kullanıldığını öğrendim.

Sanal deney şöyle: Kapalı bir kutu var. Bu kutunun içinde bir kedi ve kutunun açılması halinde %50 olasılıkla tetiklenecek ölümcül bir düzenek bulunuyor. Bazı açıklamalarda bu düzenek zehirli bir gaz içeriyor, bazılarında ise bir tabancaya bağlı. Sorgulanan durum ise kutunun açılmaması şartıyla, içindeki kedinin ölü veya diri olduğunu bilmenin mümkün olup olmadığı. Kutuyu açarsanız öldürücü düzenek %50 oranla devreye girebilir veya girmeyebilir ve sonuç olarak siz deneyin sonucuna müdahale etmiş olursunuz.

Bu sanal deney, belirsizlik kuralını örneklemesi açısından, benim aklıma tam yatmıyor. Oysa Alis Harikalar Diyarında kitabında Lewis Carroll tarafından betimlenen Chesire kedisinin, kendi görüntüsünün kaybolup, sırıtmasının görülebilmesi, kuantum fiziğine çok daha denk düşen bir örnek.

Bazı kaynaklarda, ışık ışınlarının madde-dalga özelliklerinin gözlem yapıp yapmamanızdan etkilendiği öne sürülüyor. Üstelik burada bir enerji aktarımı ve etkileşim de sözkonusu değil. Gözlersem sonucu etkilemiş oluyormuşum!.. Bana bu yaklaşım da anlamsız geliyor.

Einstein fiziğinin açıklamakta yetersiz kaldığı pek çok konu olduğu muhakkak. Kuantum fiziği, bu konuda bazı kaçış olanakları sağlıyor olmalı. Ama, gözlemlemenin sonucu değiştireceği kuralına kesinlikle katılmıyorum.

Bana mantıklı gelen asıl açıklama şu: İnsanlar binlerce yıl gözlemledikleri astronomik olayları açıklayabilmek için bir sürü teoriler ve bunlara bağlı araçlar geliştirdiler. Örneğin yıldızların gökyüzünde asılı olduklarını veya dünyanın etrafında döndüklerini düşündüler. Bu konuda işe yarar, pratik takvimler geliştirdiler. Ama yıldızların, gezegenlerin dünyanın etrafında dönmediğinin anlaşılabilmesi için bilgi birikiminin ve teknolojinin belli bir seviyeye gelmesi gerekti.

Kuantum fiziğinin de şimdi benzer durumda olduğunu düşünüyorum. Halen elimizde pek çok olayın tutarlı açıklamasını yapmamıza yetecek kadar birikim yok. Bu nedenle de, takıldığımız yerleri, sanki bir belirsizlik bulutuyla yumuşatıyoruz.

Umuyorum ki, o aşamaya geldiğimizde, birileri, e=mc2 gibi olağanüstü basit bir formülasyonla pek çok şeyin düğümünü çözecek.

O gün gelene kadar, belirsizliğin belirleyiciliğinin bize yol göstermesinde hiç bir mahzur yok. Zaten şimdilik elimizdeki en tutarlı araç bu!

Son olarak, yukarıda yazdıklarımın, bir uzman görüşü olmadığını, sadece bir zihin jimnastiği olduğunu belirtmeliyim. Sözkonusu kuramların geçerliğini tartışmak haddim değil. Yine de popüler bir düzeyde bu konuları tartışabilir olmak hiç te fena olmuyor.

Ahmet Aksoy

Jan 312013
 
1,671 views

Pozitif olumlamalar

Pozitif Olumlamalar ve Sorumlamalar isimli PDF formatlı kitapçığımızı  internet üzerinden ücretsiz olarak dağıtmaya başladık.

Giriş bölümündeki açıklamada, kitabın içeriği özetleniyor:

Konuyla ilgili bir çok kaynakta, bilinçaltının sadece pozitif,
olumlu komut ve düşünceleri dikkate aldığı belirtilmektedir.
Bu nedenle, içinde olumsuz bir yapı taşıyan cümleler,
bilinçaltımızı, beklenenin tam tersi yönde etkilemektedir.
Örneğin bilinçaltımız, “Şişmanlamak istemiyorum” cümlesini
“Şişmanlamak istiyorum” şeklinde algılamakta; bizi daha
fazla yiyecek tüketmeye hazırlamaktadır.
Bu nedenle olumlamalar, bilinçaltına yanlış mesaj
göndermemek için, özenle düzenlenmiş cümlelerdir. Hem
bilinçli zihnimiz, hem de bilinçaltımız olumlama cümlelerinden
aynı anlamı çıkarmaktadır.

Kitapçığı indirmek için yandaki  linke tıklayın:   Pozitif Olumlamalar ve Sorumlamalar

Kitapçıkta olumlamaların yanısıra, aynı cümlelerin soru biçimi olan sorumlama (afformation) örnekleri de yer alıyor.

Yararlanacağınızı umuyoruz.

Ahmet Aksoy

 

 

Jan 292013
 
1,659 views

Göz Yanılmaları

Göz yanılmaları ya da illüzyonlar, beynimize ulaşan verilerin özel koşullarda abartılı farklılıklara neden olabileceğini gösteriyor.

Göz yanılmaları, her gördüğümüze inanmamak gerektiğini açıkça vurguluyor. Bir gözlemi doğru olarak değerlendirebilmek için, mutlaka farklı açılardan bakabilmek lazım.

Al Seckel, TED organizasyonu için yaptığı bir sunumda, çarpıcı örnekler veriyor.

Sunum dili İngilizce. Fakat, alt yazı olarak Türkçe dahil pek çok seçenek bulunuyor.

İyi seyirler.

Aşağıdaki çalışma ise İgor Lysenko’ya ait:

Göz Yanılmaları - İgor Lysenko
İgor Lysenko’nun bir çalışması

 

Jan 282013
 
1,416 views


Toplumsal Zeka ile ilgili araştırmalara başlamadan önce, mevcut bilgi ve çıkarımlarımla bu konuyu nasıl değerlendirmeye çalıştığımı saptamakta yarar var. Böylece, olası etkilenmelerden bağımsız düşüncelerimi dile getirmem daha kolay olacak. Bu nedenle, bu aşamada, bu cümleleri çala-kalem kağıda-bilgisayara- dökmek bana daha anlamlı geliyor.

Toplumsal Zeka kavramını daha önce de duydum ama, pek fazla ilgimi çekmedi. Daha doğrusu bu kavramı, kişisel zekadan bağımsız bir kavram olarak değerlendirmedim. Oysa şimdiki düşüncem, bu kavramın, kişisel zeka ile doğrudan hiç bir bağlantısı olmadığı şeklinde. Kısaca şöyle özetleyebilirim: Toplumsal zeka, o toplumdaki kişlerin zeka düzeyinden bağımsızdır. Ya da doğrudan etkilenmez diyelim. Toplumsal zeka, aynı kişisel zekada olduğu gibi, tercihe bağlı değildir. Örneğin bir kişi “benim zeka düzeyim şu olsun” gibi bir tercihte bulunamaz. Sadece, belli bir aşamadan sonra, zekasını geliştirmek için özel çalışmalara yönelmeyi tercih edebilir. Ya da bana bu kadarı yeter deyip, zekasının gelişmesine yönelik tüm çalışmaları reddedebilir.

Biyo-teknolojinin ilerideki çalışmalarıyla bu konuda farklı gelişmeler sağlanabilir. Örneğin gen mühendisliği ile daha gelişmiş insan -veya yaratık-lar dizayn edilebilir. Ancak bunun nasıl bir sonuç vereceğini şimdiden öngörmek pek kolay değil.

Kendi kendini üretebilen ve değiştirebilen bir robot ile aynı durumda olabiliriz. Hatta, robotun, kendi yapısı için kullanacağı maddeleri seçme konusunda çok daha geniş bir spektruma sahip olabilmesi sözkonusu. Ayrıca bu robotlar, var olacakları ortamlara göre kendilerini çok daha kolaylıkla adapte etme şansına sahip olabilir. Çok düşük ve/veya çok yüksek ısılara dayanabilirler. Oksijen, azot ve karbon bağımlılıkları olmayabilir.

Ayrıca, kendi bünyelerinde kullanabilmek için benzerlerini tüketerek, onların yapıtaşlarından yararlanmak zorunda olmayabilirler. Elbette bu konuda yeterince temel malzeme üretimi yapılıyor olursa. Eğer bu konuda bir darlık başgösterirse, bu tür robotların bile kendileri kadar yetenekli olamayan benzerlerinin beden malzemelerine göz koymaları pek te düşük bir olasılık değil.
Bu tür robotların bizlere kıyasla çok daha uzun ömürlü olmaları da kuvvetle olası.

Bireylerin özellikleri nasıl olursa olsun, onların oluşturdukları toplumsal yapının da kendi zekası olmak zorunda. Aksi halde bir toplum olma özelliğini -yani kendi varlığını- koruması mümkün değildir.

Zekayı kendi açımdan şöyle yorumluyorum: temel özelliklerini yitirmeden koşullara uyabilme yeteneği. Bu tanımlamaya göre sonsuz çeşitlilikte zeka vardır. Hatta zekayı sadece “canlı”larla kısıtlamak ta doğru olmayabilir. Örneğin toplumları da “canlı” grubuna dahil ediyor muyuz? Ya da yıldızlar, gezegenler, vb bu gruba dahil edilebilir mi?

Halen yeryüzünde bulunan tüm yaşam formları zekidir. Çünkü, varolmayı sürdürebilmişlerdir. Gelişme düzeyleri ve kullandıkları yöntemler farklı olabilir. Ama, değişen koşullara ayak uydurabildiklerine göre, zeka sahibidirler.

Bugüne göre değerlendirme yaptığımızda, hamam böcekleri, dinozorlardan daha zeki yaratıklardır. Çünkü hamam böcekleri hala varlıklarını sürdürüyor. Oysa dinozorlar yokolup gittiler.

Sivrisinekler de zeki yaratıklar. Hatta, neredeyse, insanlarla yarışır durumdalar. Çünkü insanların onları yok etmek için kullandıkları tüm saldırıları, ustalıkla ve güçlenerek püskürttüler. Elbette, buradaki zeka, sivrisineklerin bireysel zekası değil, onların toplumsal zekasıdır. Eğer sivrisinek toplulukları genetik açıdan yeterli çeşitlilik gösteremeseydiler, varlıklarını sürdürmeleri mümkün olamazdı. Kimyasal silahlara karşı dirençli bireylerin avantaj kazanarak sivrisinek topluluklarında baskın hale gelmeleri; bu silahların sivrisinek toplulukları karşısında başarısız kalmaları sonucunu doğurmuştur.

Hamam böcekleri için de benzer şeyler geçerli değil mi? Üstelik onların radyasyona karşı da dayanıklı oldukları söyleniyor. Üstelik bir kaç gün önce, kafası kopmuş bir hamam böceğinin 12 gün boyunca canlı kalabildiğinden bahseden bir yazı okumuştum. Bu süre, döllenmiş dişi bir hamam böceğinin, vücudunun önemli bölümleri tahrip olsa bile, yumurtlayabilme ve soyunu sürdürebilme olasılığını güçlendiriyor.

Dinozorların soyu, büyük olasılıkla, ısı değişikliklerine uyum gösterme yetenekleri yeterli olmadığı için tükendi.

İnsan türünün, bireysel ve toplumsal zekasını entegre bir şekilde kullanarak, büyük bir avantaj elde ettiğini söyleyebiliriz. Cildinin koruyucu bir tüy-kıl tabakasına sahip olmaması, onu, yüksek ısıya; giyinebilme becerisi ise düşük ısıya karşı dayanıklı kıldı. Kendi barınaklarını ve korunaklarını üretebilmesi ise bu avantajı iyice pekiştirdi. Enerjinin, hammaddelerin ve ürünlerin denetlenebilmesi onun açıkara bir üstünlük elde etmesiyle sonuçlandı.

Ancak, insan topluluklarının sahip göründükleri bu avantajları kontrolsüz olarak kullanmaları, kendi sonlarını getirmeleri olasılığını da gündeme taşıyor. Özellikle çevre kirliliği ve yeşil alanların yok edilmesi konusunda, ekolojik dengelerin bir patlama hızıyla bozulması sözkonusu. Eğer insanların toplumsal zekası, bireysel zekanın kötüye kullanımını kısa sürede engelleyemezse, varlığını sürdürmesi pek te kolay olacak gibi görünmüyor.

Sorun şurada: toplumların zaman süreci, bireylerin zaman süreçlerine kıyasla çok yavaş işliyor. Bireysel olarak dramatik bulduğumuz pek çok değişim, toplumsal zeka tarafından dikkate almaya bile değmeyebilir. Ama ne yazık ki sonucu görebilmek çok büyük çoğunluğumuz için hiç bir zaman mümkün olmayacak.

Bir diğer ayrıntı ise şu: Bireyler olarak, oluşmasına katkıda bulunduğumuz toplumsal zekanın işleyişini kavramak, bireysel bakış açısıyla hiç te mümkün görünmüyor. Geçmişi değerlendirmek bu açıdan çok yararlı ama, elimizdeki sağlıklı veriler yetersiz.

Aslında şahsen, tarihle aram pek te iyi değildir. Ama toplumsal zeka konusunu daha iyi kavrayabilmek için, insanlık tarihini oldukça iyi bilmek gerekecek. Sözünü ettiğim tarihte önemli olan kişilerin değil, toplumların, toplulukların neler yaptığıdır.

Bu günden itibaren, konuyla ilgili internet araştırmalarına başlayacağım. Öyle sanıyorum ki, basılı bilginin çok büyük kısmı internete taşınmış durumda. Yeni bilgiler ise, zaten internet aracılığıyla yayılıyor.

İlk araştıracağım konu: Gaia (kaya) olmalı…

Ahmet Aksoy

Jan 282013
 
1,671 views

Gamet Gelişim Akademisi Dil kalıpları no.4

Dördüncü dil kalıbı ile, olası direnci, istenen sonuç çerçevesine çevirmeyi amaçlıyoruz

Don’t ____________ too quickly.
…. o kadar çabuk ….ma.
Hemen … …ma.

  • You probably already know that most people who try hypnosis are helped by it.
  • You probably already know that hypnosis is being used by more and more people, daily.

Böyle bir kalıpla karşılaştığımızda, vurgulanan eylemle ilgili nedenleri ve daha bir sürü ayrıntıyı zihnimizden geçirmeye başlarız. Aslında kalıbın gerçek amacı da zaten budur.

Örneğin “Sigarayı o kadar çabuk bırakma.” cümlesi, aslında “sigara bırakma” eylemine ilişkin olası dirençleri hedef alıyor ve bu dirençleri aşmak için kendimize yeterli zamanı tanımamızı öneriyor. Burada, olası direncin gücü sıradanlaştırılarak zayıflatılıyor.

  • Sigarayı o kadar çabuk bırakma.
  • Yelkenleri hemen suya indirme.
  • Hemen uykuya dalma. Kaslarındaki ve vücudundaki rahatlatıcı gevşemeyi iyice hisset.
  • Evi satın almaya o kadar çabuk karar verme.

Ahmet Aksoy

Jan 272013
 
1,441 views

sosyal tango

Carlos Gavito: “Tango paylaşılan bir andır”

“Gamet Gelişim ile tangonun ne alakası var?” diye düşünebilirsiniz.

Kaliforniya, St. Mary Kolejinde yapılan bir çalışmada deneyimli tangocuların beyinlerinde, tango müziği dinlerken, düşük alfa dalgalarının kontrol grubuna kıyasla büyük oranda artış gösterdiği saptandı. Bu deney sırasında, deneklerin beyin dalgaları EEG cihazlarıyla ölçüldü. Çalışmaya katılan deneklerin cinsiyet, sosyal statü ve benzer özelliklerinin düzgün bir dağılım göstermesine özellikle dikkat edildi.

Dolayısıyla, tango dansının, stresle başa çıkmada çok etkili bir araç olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle düşük alfa dalgalarındaki artış, genellikle uyku öncesinde rastlanan gevşeme ve rahatlamayı vurguluyor.

Tango, EFT – Tepeleme gibi, stres denetiminde kullanabileceğimiz etkin bir araç.

Burada, sözünü ettiğimiz tangonun “sosyal tango” olduğunu ve bu tangonun “gösteri tangosu” ile hiç bir ilgisinin olmadığının altını çizelim. Sosyal tango, Arjantin tangosu olarak ta tanınır.

Sosyal tangonun temel karakteristiklerini şöyle özetleyebiliriz:

1- Tango, 3 veya 5 dakikalık dostça ve içten bir ilişkidir.
2- Tango, müziktir.
3- Tango, o anda ve irticalen yapılır.
4- Tango bir yönlendir (erkek)-izle (kadın) dansıdır.
5- Tango incelikli, deneyim gerektiren bir danstır.
6- Tangoda yönlendirmeyi öğrenmek zor bir iştir.
7- Tangoda izlemeyi öğrenmek zor bir iştir.
8- Tangoda partnerlerin deneyimlerinin eşit düzeyde olmasına pek ender rastlanır.
9- Tango bir güç gösterisi değil, sosyal bir danstır.
10- Tango, nefis kontrolü ve medeni cesaretin güçlenmesini sağlar.

Bu nedenle, önümüzdeki dönemde “Sosyal Tango” atölyemizi de devreye sokacağız. Gelişmelerle ilgili ayrıntıları bu sayfalarımızdan duyuracağız.

Bizi izlemeye devam edin!

Ahmet Aksoy

Kaynakça:
Low Frequency EEG Analysis of Argentine Tango Dancers an Non-Dancers, Nicholas J. A. Wan
What I have Learned About Tango, Richard Isaacs
Origins of Argentine Tango, Bruno E. Romero
History of Argentine Tango, Mike Higgins

Jan 252013
 
4,625 views

Gamet Gelişim Akademisi Dil Kalıpları No.3
Üçüncü dil kalıbını incelerken bir değişikliğe gideceğiz. Geçen hafta sonu yaptığımız atölyelerden birinde, aslında İngilizceden tercüme edilmiş olan dil kalıplarının asıllarını da -en azından İngilizce bilenler için- belirtmenin daha sağlıklı olacağı dile getirildi. Ben de aynı düşüncedeyim. Sadece daha önceleri -İngilizce bilmeyenler için- karışıklık yaratabileceği endişesi vardı. Ancak, dil kalıpları ile ilgilenen kesimleri istatistiksel açıdan incelediğimizde, kaynak bilgilerinin verilmesinin daha yararlı olacağı sonucu çıkıyor.

Yeni dil kalıbı şöyle:

You probably already know…
Büyük olasılıkla zaten biliyorsun ki, ….
Büyük ihtimalle zaten biliyorsun ki, ….

Kişisel kullanım kolaylığını dikkate alarak, olasılık yerine ihtimal sözcüğünü de kullanabilirsiniz. Daha önce de belirttiğim gibi, önemli olan bu kalıpların mekanik bir şekilde kullanılması değil; onların içselleştirilmesidir. Üzerinizdeki eğreti bir elbise gibi, içselleştirilmeden kullanılan dil kalıpları da kolayca sezilir ve ters etki yapar.

Bu dil kalıbı bir olasılığı kişiselleştirerek vurgulama yapıyor. Böylece karşıdaki kişinin, böyle bir olasılığı daha önceden dikkate almamış olsa bile, hemen itiraz etmesine engel oluyor.

Örnekler:

  • Büyük olasılıkla yaşadığın bu sıkıntıların senden kaynaklanmadığını zaten biliyorsun.
  • Büyük ihtimalle zaten biliyorsun ki, bu devirde üniversite eğitimi bile iş hayatı için yeterli olmayabiliyor.
  • Büyük ihtimalle zaten biliyorsunuz ki, bu ev kısa bir süre içinde prim yapacak.

Ahmet Aksoy

Jan 222013
 
2,325 views

Gamet Gelişim Akademisi Dil Kalıpları No.2

İkinci dil kalıbımız, olasılığın vurgulanarak dikkat çekilmesine yönelik:

Belki de …

Bu dil kalıbı ile, muhatabımızın dikkatini istediğimiz konuya  çekebiliyoruz. Bir yandan hatırlatma, bir yandan da farklı bir olasılığın varlığına dikkat çekme amacıyla kullanılabilir.

Örnekler:

  • Belki de kendini hemen toparlayacaksın.
  • Belki de bu işi çok kısa bir sürede başarıyla çözeceksin.
  • Belki de değişmeyi herkesten çok sen istiyorsun.
Bu dil kalıbını da dikkatli kullanmak gerekir. Eğer olumsuzlama şeklinde kullanılırsa, yıkıcı etkiler yaratabilir. Örneğin, “Belki de bu işi batıracaksın.” şeklindeki bir kullanım, muhatabımızın bilinçaltına “başarısızlık” tohumları ekecektir. Bu nedenle, bu kalıptan olumlu yönlendirmeler için yararlanmaya özen göstermek gerekir.

Ahmet Aksoy

Jan 222013
 
1,355 views

Hızlı Okumaktan Değil, Geç Kalmaktan Kork

Hızlı Okumaktan Değil, Geç Kalmaktan KorkBazıları Hızlı Okumaktan korkuyor. Tezleri ise şu: Hızlı okursam, okuduğum şeylerin tadını çıkaramam! Oysa bu, eğer hızlı koşabilirsem, yürümeyi unuturum demeye benziyor. Koşmayla yürümek nasıl farklı becerilerse; klasik okuma ile hızlı okuma da tamamen farklı becerilerdir. Bu yüzden, okuduklarınızın tadına varamamak endişesiyle hızlı okumaktan korkmanıza gerek yok.

Hızlı okuma, aslında doğal bir beceridir.

Ancak mevcut eğitim sistemimiz, bütünsellik yerine ayrıntıyı önemsediği için, bu becerimiz zaman içinde yontularak kısıtlanır. Bütünü görmek yerine, ayrıntılara odaklanmaya alıştırılırız.

Şöyle düşünün, bir ağacı algılamak için ağacın kendisine mi bakarsınız; yoksa ağacın yapraklarına, dallarına, gövdesine mi? Elbette ağacın kendisine. Ama önce o ağacın yapraklarına, dallarına, gövdesine tek tek bakıp; zihninizde bu ayrıntıları kullanarak bir ağaç görüntüsü oluşturmaya kalkarsanız, tek bir ağacı algılamak için bile çok uzun bir süre ayırmak zorunda kalırsınız.

Sağlıklı insan gözü en fazla bir kaç bakışla bir kitap sayfasının tamamını algılayabilir. Ama klasik okuma yöntemiyle en az 300 ayrı yere, 300 ayrı kelimeye tek tek bakmak ve bunları birbirine ulamak zorundasınız.

Pareto kuralını bilirsiniz. Hemen her şey için 20/80 oranını kullanır.

Bir kitap okurken harcadığımız zamanın sadece %20’sinde, o kitaptan edindiğimiz toplam bilginin %80’ine ulaşırız. Kalan %80’lik sürede ulaştığımız bilgi, sadece %20’dir.

Ayrıntılara boğuldukça, verimliliğimizi yitiririz.

Kısa süreli belleğimizin belli bir anda taşıyabileceği bilgi miktarı 5 ila 7 birim arasındadır. Bu sayının 9’a ulaştığı ender insanları ise, dahiler grubunda kategorize ediyoruz. İşte bu koşullarda insan beynine çok büyük sayıda bilgi depolamaya kalkarsanız, o bilgilerin çok büyük bir bölümü, kalıcı hafızaya ulaşma fırsatı bulamadan kaybolup gidecektir.

Klasik okuma yöntemimiz, kişileri tek tek sözcükleri okumaya yönlendirir. Cümleye değil, kelimelere bakarsınız. Yani ağaca değil, yapraklarına odaklanır ve sonra oradan ağacın bütününü algılamaya çalışırsınız. Bu çalışma biçimi, beynimizin sol yarıküresine özgü fonksiyonlardan yararlanır. Bu nedenle klasik okuma yaparken, beynimizin sağ yarıküresine pek iş düşmez. Oysa insan beyni 24 saat durmaksızın çalışan bir makinedir. Bu nedenle, aylak kalan sağ yarıküre, kendine uygun işler türetmeye başlar. Bunların başında ise “hayal kurmak” gelir. Konsantrasyonumuzu bozmakla suçladığımız olayın aslı budur. Biz sol beyin yarıküremizle tek tek kelimeleri okuyup onlardan anlamlar çıkarmaya çalışırken, beynimizin sağ yarıküresi haylaz bir çocuk gibi olur olmaz hayallerle bizim aklımızı çelmeye çalışır.

Bu nedenle, okuma eylemi sırasında beynimizin her iki yarı küresini bir eşgüdüm içinde çalıştırabilmemiz gerekir.

Hızlı Okuma bunu sağlar.

Hızlı okumada bütüne öncelik verirsiniz. Önce bütünü algılar; ihtiyaç duyduğunuzda ayrıntılara inersiniz.

Hızlı okuma, beyninizi bir bütün halinde kullanmanıza olanak sağlar.

Ancak, yetişkinlerin bu konuda sonradan elde edebilecekleri başarı oranı, çocuklar kadar yüksek değildir. Çünkü yetişkinlerin, kemikleşmiş eski okuma alışkanlıklarını da kırması gerekir. Oysa çocuklar, bu konuda daha şanslıdır.

İşte bu yüzden, çok geç olmadan, çocuklarının hızlı okuma konusunda eğitim almalarını sağlamak ana-babalara düşüyor.  Eğitim sistemimizi de bu konuda zorlamamız gerek. Hızlı Okuma konusunda öğrencilerini eğiten bazı özel okullar mevcut. Bunun yaygınlaşması gerek.

Hızlı Okuma konusunda eğitim alan çocuklar, beyinlerini daha etkin bir şekilde kullanmayı da öğrenmektedir. Bu beceri, onların daha başarılı bireyler olarak yetişmesinde çok büyük bir öneme sahiptir.

Aslında sizin için de umutlar tükenmiş değil ama, çocuklarınızı, beyin fonksiyonlarını eksik kullanmaya mahkum etmeyin.

Hızlı okuma sadece, aynı süre içinde daha fazla sözcük okumayla sınırlı değildir. Farkındalığı, hızlı düşünmeyi ve  bütünsel algılamayı geliştirir.

Hızlı Okuma yeni bir yaşam biçimi sağlar.

Ahmet Aksoy

 

Jan 222013
 
1,295 views

mim-atolyesi-2013-0121

6 Günlük Pantomim İlk Adım Atölyesi çalışmalarımız başladı.

21 Ocak 2013 itibariyle başlayan bu atölye, 26 Ocak Cumartesi gününe kadar üçer saatlik günlük çalışmalarla devam edecek. Pantomim atölyesi 19.00-22.00 saatleri arasında düzenleniyor.

Pantomim Atölye Eğitmenimiz Ayça Yaşıt’ın pantomim konusundaki temel değerlendirmelerine ve kısa özgeçmiş bilgilerine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

Ayça Yaşıt ve Pantomim