?> September 2012 - Page 2 of 3 - Kişisel Gelişim
Sep 132012
 
9,754 views

Soruların Gücü – Sorularını Değiştir,  Hayatın Değişsin

Acaba doğru biçimde soru sormayı biliyor muyuz?.. (Hiç zannetmiyorum…)
Genellikle soru sorma biçimimiz böyle. Yanıt kısmını çoğu kez seslendirmiyor olsak ta, soru cümlesinin yapısını ve vurgusunu hep benzer şekilde kullanıyoruz. Yani önyargıyla. Yani, peşin hükümle. Yani cevabının ne olacağını baştan tasarlayarak. Bu yüzden de, genellikle, gelecek yanıtı dinleme nezaketini bile göstermiyoruz. Çünkü aslında soru sormadık. İster incelikle olsun, ister hoyrat bir şekilde; asıl amacımız muhatabımızı incitmekten, onu suçlamaktan, en hafifiyle kendi yargımızı dikte etmekten başka bir şey değil!

Eğer okumadıysanız, Marilee G. Adams tarafından kaleme alınan “Soruların Gücü” isimli kitabı okumanızı öneriyorum. (Yeni baskısı çıktı mı bilmiyorum. Bendeki kopyanın basım yılı 2006. Yayınevi GOA.)
Kitabın yazarı, sorduğumuz her türlü soruyu, iki temel soru tipine indirgiyor:
1- Yargılayıcı sorular
2- Öğrenici sorular.

Yargılayıcı sorular, bir şey öğrenmek için değil; karşımızdaki kişiyi (kendimizi veya bir başkasını) sıkıştırmak, suçlamak veya yönlendirmek amacıyla soruluyor. Soruda peşin hüküm var. Bu nedenle doğal olarak bir tepkiyi, itirazı, ya da suçluluk duygusunu tetikliyor.

Örneğin, “Yine mi geç geleceksin?” cümlesi masum bir soru biçiminde görünüyor olsa da, aslında bir peşin yargı ve suçlama içermektedir. Satır aralarında şunlar var: “Daha önce de geç gelmiştin zaten. Hep böyle yapıyorsun! Biliyorum ki yine öyle yapacaksın.” Hüküm baştan verilmiş!..

Böyle bir soruya tarafsız bir yanıt vermek mümkün olmaz. Hemen bir savunma refleksi devreye girer. Kalkanlar konuşlanır. Büyük olasılıkla bu suçlamayı savuşturmak için bir karşı saldırı başlatılır…

Oysa Öğrenici sorularda hiçbir peşin hüküm, hiç bir zorlama yoktur. Bunlar, gerçek anlamda yanıt almak isteyen, işbirliğine açık bir soru biçimine sahiptir.

“Bu gece kaçta döneceksin?”

Bu soruda bir önyargı yok. Gerçekten bilgi almak üzere düzenlenmiş tarafsız bir cümle. Her hangi bir kırgınlık veya suçlama içermiyor. Yanıtın da benzer şekilde açık ve bilgilendirici özellikte olması kuvvetle mümkün.

Muhatabımızın tepkisel yanıtlar vermemesi için sorularımız önyargı içermemelidir.

Mutlaka bir suçlu arayan tipik Yargılayıcı soruların özünde aşağıdaki saldırgan ve suçlayıcı düşünceler yatar:

  • Yanlış nerede?
  • Kim yaptı? Bunun sorumlusu kim? Kimi suçlayabilirim?
  • Haklı olduğumu nasıl kanıtlayabilirim?
  • Kendi etki alanımı nasıl koruyabilirim?
  • Nasıl olur da kaybederim?
  • Nasıl olur da zarar görürüm?
  • Bu insan neden bu kadar aptal ve sinir bozucu?
  • Neden canımı sıkayım?

Bir suçlu aramak yerine çözüme ulaşmak isteyen Öğrenici Sorular ise aşağıdaki düşüncelerle şekillenir:

  • Bu ne işe yarar?
  • Sorumluluklarım neler?
  • Gerçekler neler?
  • Büyük resimde ne var?
  • Seçeneklerim neler?
  • Bu konuda ne yararlı olur?
  • Ne öğrenebilirim?
  • Diğer kişi ne düşünüyor, ne hissediyor, neye ihtiyaç duyuyor ve ne istiyor?
  • Ne yapılabilir?

Yargılayıcı bakış açısının temel özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:

  • Yargılayıcı
  • Suçlayıcı (kendine ve başkalarına karşı)
  • Tepkisel ve otomatik
  • Herşeyi bilir
  • İnatçı ve katı
  • Ya bu/ya da şu diye düşünen
  • Kendi haklılığından emin
  • Değişiklikten korkan
  • Yalnızca kişisel bakış açısına sahip
  • Varsayımları savunur
  • Olasılıkları pek dikkate almaz
  • Temel ruh hali: koruyucu, tutucu

Öğrenici bakış açısı ise dünyaya şöyle bakar:

  • Öğrenici
  • Kabullenici (kendine ve başkalarına karşı)
  • Uyumlu ve düşünceli
  • Bilmemeye değer verir
  • Esnek ve uyumlu
  • Her ikisi de/ve diye düşünen
  • Meraklı
  • Değişikliğe değer veren
  • Başkalarının bakış açısını değerlendirir
  • Varsayımları sorgular
  • Olasılıklara sınır koymaz
  • Temel ruh hali: meraklı, gelişmeye açık

Yargılayıcı ilişkileri şöyle özetlemek mümkün:

  • Kazan-Kaybet ilişkisi
  • Başkalarından ayrı hisseder
  • Farklılıklardan korkar
  • Tartışır
  • Kusur bulur
  • Şunları dinler: Doğru/yanlış , Kabul/itiraz, Farklılıklar
  • Geribildirim reddetme olarak algılanır
  • Saldırır ya da savunur

Öğrenici tipi ilişkiler ise şöyle özetlenebilir:

  • Kazan-Kazan ilişkisi
  • Başkalarıyla arasında bağ hisseder, empati kurar
  • Farklılıklara değer verir
  • Konuşur
  • Eleştirir
  • Şunları dinler: Gerçekler, Anlamak için, Ortak yanlar
  • Geribildirime değer verir
  • Çözer ve yaratır

Bütün bu ayrıntılar sonuç itibariyle sadece iki temel seçeneğe bağlanıyor: Önyargılı yaklaşım ve Önyargısız yaklaşım.

İç dünyamızda ön yargılarımızla ördüğümüz cam duvarlar, sonunda koruyuculuk özelliklerini kaybedip, bizi içlerine hapseden hapishane duvarlarına dönüşüyor. Hareket alanımız, özgürlük alanımız giderek daralıyor. Nefes almamız zorlaşıyor.

En sonunda, başkalarıyla iletişim kuramaz hale geliyoruz. Başkalarının söylediklerini duymuyoruz. Çünkü onların sesi cam duvarlarımızdan yankılanıp, dağılıyor. Bizim söylediklerimiz de öyle. Bizi başkaları duyamaz oluyor. Kendi sesimizi sadece kendimiz dinliyoruz.

İlk adım, bu durumun farkına varmak!

Bir sonraki adım ise değişmeyi kabullenmek. Çünkü bu evrende değiştirebileceğimiz tek kişi varsa; o da kendimiziz.
Değişmek hiç te kolay değil elbet. Cam duvarlarımız çok kalın.
Ama yine de “sorularımızı değiştirerek” bir şeyler yapmaya başlayabiliriz.
Ben, denemeye başladım.

Siz de deneyin!

Bu kadar basit bir ayrıntının olağanüstü etkilerini görünce hem şaşıracak, hem de mutlu olacaksınız.

Her türlü öğrenici tipi sorularınız için iletişim bilgilerim aşağıdadır. İstediğiniz zaman çekinmeden beni arayabilirsiniz.

Ahmet Aksoy
ahmetaksoy@gamet.com.tr
www.gamet.com.tr
0216 450 5784
0533 339 0959

Sep 122012
 
1,634 views

Pek çok şey var ki, ancak yitirdikten sonra öneminin farkına varıyoruz. Üstelik yitirdikten sonra önemini kavradıklarımızın kat kat daha fazlasını da hiç fark etmiyoruz.

Dilimizde “bakar körlük” kavramıyla özetlenen “farkındasızlık” aslında doğal bir olgu. Eğer herşeyi bilinçli olarak görüp farkedebilseydik, yaşadığımız bilgi bombardımanı altında ezilip giderdik. Ancak, beynimizin bu filtreleme işlevi, zamanla alanını fazla genişletmeye başlayabiliyor. O hale geliyoruz ki, etrafımızda olup bitenleri neredeyse hiç farketmeyen biyolojik robotlara dönüşüyoruz.

İşte buna izin vermemek gerek! Bazan betonun çatlağından fışkıran küçücük bir çiçek, bazan ayağımıza sürtünen minik bir yavru kedi, rüzgarın taşıdığı güzel bir koku, ya da bir gece vakti uzaklardan kopup gelen ve adını bile bilmediğimiz bir yaban kuşunun çığlığı…

Eğer gözlerimiz körleşmiş, kulaklarımız sağırlaşmış ve hatta beynimiz düşünme işlevlerini yitirmeye başlamışsa, insan olma özelliklerimizin ve yaşama zevkimizin çoğu da avuçlarımızdan kayıp gidiyor demektir.

İşte bu nedenle beynimize ara sıra küçük ödevler vermek yerinde olur.

Bu hafta iki Farkındalık Ödevi birden veriyorum.

Ödev 1: Bu hafta evinize dönerken, her gün kullandığınız yolun dışındaki herhangi bir güzergahı kullanın. Ya da farklı bir araçtan yararlanın. Örneğin kendi aracınızı kullanıyorsanız, bu kez bir dolmuşa binmeyi deneyin. Ya da başka caddelerden, başka sokaklardan dolaşın.

Ödev 2: Çevrenizdeki mavi renkli şeylere dikkat edin. Bu renk bir duvar boyasında, bir balığın yüzgecinde, bir giysinin püskülünde, bir gün batımında, ya da eski bir bardağın yaldızında olabilir. Sadece bunun farkına varın. “İşte bu mavi!” deyin. Etrafınızda ne kadar çok mavi bulunduğunu, mavi tonlarının ne kadar fazla olduğunu farkedin.

Ahmet Aksoy

ahmetaksoy@gamet.com.tr

Sep 122012
 
1,427 views

İlgili yazı http://eft-tepeleme.gamet.com.tr  sitesine aktarılmıştır. Yazıya ulaşmak için lütfen aşağıdaki linke tıklayın:

EFT-Tepeleme ile Stresten Kurtulma Hiç Bu Kadar Kolay Olmamıştı

Gamet Gelişim

Sep 112012
 
3,878 views

ÇATLAK TESTİ

Zamanın birinde bir adam, hergün, omuzlarına yerleştirdiği kalın sopanın iki ucuna asılı testilerle dereden evine su taşırmış. Fakat testilerden birinin yan tarafında hafif bir çatlak varmış. Diğeri ise sapasağlammış.

Adamın dereden eve gelişi sırasında kusursuz testi bir damla suyu bile boşa akıtmazmış. Oysa çatlak testideki su, eve ulaşana kadar, neredeyse yarıya inermiş.

Böylece seneler geçmiş.

Adam hiç aksatmadan hergün her ki testiyi de suyla iyice doldurur, ama eve varana kadar çatlak testi yarıya inermiş. Buna rağmen adam bu durumdan hiç yakınmazmış.

Kusursuz testi, yaptığı işi mükemmel bir şekilde yerine getirdiği için çok gururlanıyormuş. Buna karşılık, çatlağı olan zavallı testi durumuna bakarak çok utanıyormuş. Adamın özenle doldurduğu suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için çok üzülüyor; bir yandan da üzüntüsünü belli etmemeye çalışıyormuş.

Sonunda bir gün çatlak testi dayanamayıp adama şöyle demiş;:

– Kendimden utanıyorum. Yan tarafımdaki şu çatlak yüzünden, doldurduğun suyun yarısı eve gidene kadar yerlere dökülüyor. Görevimi düzgün yapamıyorum.”

Adam testiye sevgiyle gülümsemiş:

– Öyle utanıp üzüleceğine, etrafına biraz daha dikkatli bak! Yolun senin tarafında olan kısmı çiçeklerle, yeşilliklerle dolu. Fakat kusursuz testinin tarafinda sadece kuru toprak var. Çünkü ben en başından beri senin kusurunun, çatlağının farkındaydım. Bu yüzden, senin tarafına çiçek tohumları ektim. Ve hergün o yol boyunca ben su taşırken, sen de onları suladın. Yıllardır o güzel çiçeklerin kokusu bana yorgunluğumu unutturdu. Onları toplayıp, masamın üzerini süsledim. Eğer sen de diğer testi gibi kusursuz olsaydın, çevremizdeki bu güzellik ve zerafet olmayacaktı.

Kıssadan, hisse; aslında hepimiz birer çatlak testiyiz. Her birimizin kendine özgü kusurları var. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar, aslında yaşamlarımızı ilginç kılan, bizi ödüllendiren, renklendiren özelliklerdir. Bu yüzden etrafımızdaki kişileri, oldukları gibi kabullenelim. Onların görünen kusurlarına değil, içlerindeki güzelliklere bakalım!

(Bu yazı Haftalık Kitap Postası Dergisinin 7. sayısında yayınlanmıştır.)

Sep 092012
 
2,849 views

BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?

(Aşağıdaki bilgiler Haftalık Kitap Postası Dergisinin 5. sayısında yayınlanmıştır.)

Ortalama Bir İnsan Beyni –

  • Yaklaşık 1400 gramdır (Einstein’ın beyni sadece 1230 gramdı)
  • %75′i sudan oluşur
  • 100 milyar sinir hücresi (nöron) içerir (Dünya üzerindeki toplam nüfusun 15 katı ve Samanyolu galaksimizdeki yıldızların sayısı kadar)
  • Sinir hücrelerinin birbiriyle 100 trilyon bağlantısı (sinaps) vardır
  • Sinir hücrelerinin teorik bağlantı kapasitesi, bilinen evrendeki atom sayısından daha fazladır
  • Beyinde, sinir hücrelerinin yanısıra 100 milyardan daha fazla koruyucu glial hücreleri bulunur. Bu hücreler de birbiriyle haberleşebilir.
  • Bir sinir hücresi saniyede 200 elektriksel atım (impulse) gönderebilir
  • Sinirsel atımlar saniyede 360 kilometrlik hıza sahiptir
  • Sinir hücrelerinin toplam uzunluğu 780 bin kilometredir
  • Bünyedeki kanın %15′ini kullanır
  • Alınan oksijenin %25′ini kullanır
  • Vücudun ürettiği enerjinin %20′sini kullanır
  • Bazı sinir hücreleri (nöronlar) 2 metreden daha uzundur
  • Nöronların gebeliğin başlangıç dönemlerinde çoğalma hızları, dakikada 250 bin nörondur.
  • İnsan beynindeki kan damarlarının toplam uzunluğu yaklaşık 180 bin kilometredir.
  • İnsan beyninin sadece %10′unun kullanıldığı tezi bir şehir efsanesidir. Beyin, bir kaza sonucu işlevsiz hale gelen hücrelere bile hemen başka görevler atar.
Sep 092012
 
2,150 views

İlgili yazı http://eft-tepeleme.gamet.com.tr  sitesine aktarılmıştır. Yazıya ulaşmak için lütfen aşağıdaki linke tıklayın:

http://eft-tepeleme.gamet.com.tr/temporal-tepeleme-yontemi/

Gamet Gelişim

Sep 092012
 
1,609 views

 

Nick Vujicic

“Benim adım Nick Vujicic.
Dünyayı dolaşmaktan, balık tutmaktan, golf oynamaktan ve yüzmekten hoşlanırım. Yaşamayı seviyorum.”

Nicholas James Vujicic, 4 Aralık 1982’de doğdu. Ender rastlanan ve adına tetra-amelia sendromu denilen bir rahatsızlık nedeniyle kolları ve bacakları olmadan dünyaya geldi. Çok zor bir çocukluk yaşadı. Okul arkadaşları onunla alay ettiler. Ama o yılmadı, içinden gelen sese kulak verdi. Şimdi Avustralya’da vaizlik ve Motivasyon konuşmacılığı yapıyor. Bütün dünyayı dolaşıyor ve milyonlarca insana, aslında ne kadar çok şeye sahip olduklarını farkettiriyor.

Vujicic, bir konuşmasında şöyle diyor:

“İnsanlar zaman zaman son derece umutsuz olduğu düşünülen durumlara düşebilir. Hatta tekrar ayağa kalkabilmek için her türlü olanak ve araçtan yoksun da kalabilir… 
Şimdi sizlere soruyorum:
-Örneğin, ben yere düştüğümde, 100 kere yeniden ayağa kalkmayı denesem ve 100 keresinde de başarısızlığa uğrasam, yeniden ayağa kalkabilme konusunda tüm umutlarımı yitirmeye hakkım veya şansım olabilir mi?
-Sizce 101. denemeyi aklıma dahi getirmemeli miyim? Ne yazık ki benim böyle bir şansım yok! Yaşamımı devam ettirebilmek için ne yapıp edip tekrar ayağa kalkmak zorundayım!

Ya bizler? Yere kapaklandığımızda, hatta sadece ayağımız tökezlediğinde bu kadar sızlanmaya hakkımız var mı?

Not: Vujicic’in YouTube üzerinde yayınlanan çok sayıda videosu var. Bunları izlemenizi, hatta bir kaçını elinizin altında bulundurmanızı öneriyorum.

Ahmet Aksoy

(Bu yazı Haftalık Kitap Postası Dergisi’nin 5. sayısında yayınlanmıştır.)