?> July 2011 - Kişisel Gelişim
Jul 222011
 
1,149 views

Herkes gibi bizler de uzun yıllardır cep telefonu kullanıyoruz.
Cihaz yönünden tercihimiz genellikle Nokia idi. Tutarlı, kullanımı kolay ve dayanıklı ürünleri vardı.
Operatör olarak tercihimiz ise Turkcell’den yanaydı.
Ancak düşüncelerimiz yaklaşık iki yıl önce değişti.
O sıralar eşimin telefon cihazı arızalanmış ve yeni bir cihaz edinmenin vakti gelmişti. O günün şartlerında, iyi bir cihaz almak istedik. Bu nedenle kendi kafamıza göre hareket etmektense, bu konuda bilen birilerinde danışmak çok daha iyi olacaktı.
Öyle yaptık. Özellikle pil vb aksesuarları aldığımız ve yıllardır tanıdığımız bir firmaya gittik. Ellerinde istediğimiz gibi bir cihaz yoktu. Bu nedenle bize Kadıköy’deki merkez Turkcell bayiine gitmemizi önerdiler ve bir de isim verdiler.
Kalkıp gittik. Kampanyada bir cihaz varmış. Internet bağlantısı da kampanyaya dahilmiş falan. Fakat bize sadece telefon işlevi olan bir cihaz gerekliydi. Telefon üzerinden internet bağlantısına da ihtiyacımız yoktu. Bunun üzerine bize başka bir şey önerdiler. O telefon yerine aynı fiyata iki adet telefon. Bu cihazların da özellikleri gayet iyiymiş.
Referansla geldiğimiz için durumu sorgulamadık bile. İnternet bağlantılı tek telefon yerine diğer iki telefonu alıp çıktık.
Foyalar bir kaç gün içinde dökülmeye başladı.
Aldığımız cihazların modeli xxxx. Kulaklıklarında garip, elastik bir parça kullanmışlar. Kulaklığı kulağınıza yerleştirmeye kalktığınızda önce o parça sıyrılıyor. Bir ara baktım, benim kulaklığın uçlarından birindeki esnek parça yok. Kalktım cihazları aldığımız bayiye gittim. Yapacakları bir şey yokmuş. Zaten yüzüme bile bakmadılar. Yeni kulaklık almam gerekiyormuş. Bunlar garantiye dahil değilmiş!…
“Fesüphanallah!” deyip çıktım.
Ben telefonu çok fazla kullanmam. Ancak eşim, işi gereği çok yoğun bir telefon kullanıcısıdır.
İlk günden itibaren “cihazda bir problem var” deyip durdu. Konuşurken birdenbire ses gidiyor, sonra da bağlantı kopuyormuş. Ben az sayıda ve kısa konuşmalar yaptığım için aynı sorunu yaşamadım. Ama kulaklık probleminden sonra telefonu doğrudan kulağıma dayayarak kullanmaya başlayınca benim de bir başka sorunum başladı: Cihaz aşırı ısınıyor ve kulağıma rahatsız edecek kadar fazla ısı veriyordu. İlk başta belki geçici bir sorundur dedi ama, öyle olmadı. Aynı şikayet eşimde de vardı.
Tekrar bayie gittik. Bizi teknik servise yönlendirdiler.
Dedik ki bu cihazlarda sorun var. Servis yetkilisi bizi incelikle dinledi. Elinden geldiğince yardımcı olacağını söyledi. Biz de problemlerimizi anlattık. Bize geçici bir telefon sağladı ve biz de her iki cihazı servise bıraktık. Cihazları iade etmek istediğimizi belirttik.
Bir müddet sonra haber geldi. Cihazlardan biri sağlam çıkmış. Diğerinin pil ünitesini değiştirmişler.
Eşim kesin kararlıydı ve cihazı tekrar kullanmayı reddetti. Onun yerine elimizdeki eski telefonlerdan birini kullanmaya başladı.
Ben ise gelen cihazları tekrar test etmeye razı oldum. Ama bir değişiklik yoktu. Gene kulağımda bir soba tutuyordum.
Birkaç gün sonra cihazları tekrar servise götürdük.
Kesin iade talebiyle cihazları bıraktık.
Bu servise gidişler aylarca sürdü. Servis yetkilisi prosedür gereğince hemen iade alınamadığı için arıza bildiriminde bulunulması gerektiğini söyledi. Biz de kontrolden gelen cihazları tekrar iade ettik. Her gidiş gelişte cihazlarda bir şeyle değiştirildi. En sonunda her iki cihaz da tamamiyle yenilendi.
Ancak sonuç değişmedi. Çünkü sorun, cihazların kalitesiyle alakalıydı.
Bu arada başka ayrıntılar ortaya çıktı. Biz kampanya için 24 ay boyunca toplam 800 küsur TL ödemeyi kabul etmiştik. Yani cihaz başına yaklaşık 400TL ödemiş olacaktık.
Bir ara aynı cihazların fiyatını internetten araştırdım. Öğrendim ki fiyat 200TL civarında. Yani bize iki kat yüksek fiyattan satış yapmışlar.
Böylece, alenen dolandırıldığımızı da anlamış olduk.
Sonuç itibariyle, Nokia, cihazları geri almayı kabul etmedi. Bu nedenle biz de Nokia ile bağlantımızı kestik.
Bu arada eşim, Turkcell ile başka bazı sorunlar yaşadı. Yoğun bir kullanıcı olduğu, yüksek faturalar ödediği için kendisine özel bir danışman atanmıştı. Bu süreç sırasında bir ara bu danışmanlık hizmetinin kendisine haber bile verme gereği duyulmadan kesildiğini öğrendi. Durumu sorguladığında da tutarsız, abuk sabuk yanıtlar aldı.
Kısacası, eşim Samsung marka bir başka cihaz aldı. Ayrıca Turkcell aboneliğini iptal edip Vodafon’a geçti.
Çocuklarımızın operatörlerini de aynı şekilde değiştirdik.
Ben ne yazık ki 24 ay dolmadan aboneliğimi iptal edemiyorum. Ama ben de Turkcell’i kullanmayı bıraktım. Sadece faturalarını ödüyorum. Üstelik faturanın ana kalemi de internet bağlantı ücreti.
Turkcell bana kullanmadığım bir hizmetin faturasını ödettiriyor.
Konuyla ilgili itirazımı da kabul etmediler.
Yaklaşık iki ay içinde 24 aylık süre dolacak. Ben de artık kullanmadığım numaramı bir başka operatöre aktaracağım.
Ahdım var. Fırsat buldukça bu hikayemizi herkese anlatacağım.
Çünkü Turkcell bizim iyiniyetimizin suistimal edilip dolandırılmamıza olanak yarattı. Üstelik bu sorunu çözmek yerine desteklemeyi tercih etti. Nokia’nın yaptığı ise kısaca vurdumduymazlık.
Nokia ile ilgili tek bir eksiğim var: Bu sorunu Nokia merkezine de ulaştırmak. Belki de sorunun kaynağı yereldir…

Ahmet Aksoy

Jul 052011
 
1,656 views

Hızlı Okuma Zor mudur?

Hızlı Okuma kavramıyla yıllar önce tanışmıştım aslında. Biraz göz alıştırmaları yapmış, birkaç gün de özenle devam etmiştim. Sonra aksamalar başlamış ve sonunda unutulup, gitmişti…

Bunun gibi başlayıp ta yarım bıraktığımız o kadar çok şey var ki!.. Sigara içenlerin pek çoğu defalarca bırakmayı denemiş, ama sürdürememiştir. Kilo verme de öyle. Çünkü bu tür denemeler kendiliğinden çözüm üretmiyor. Sonuç almak için kararlı olmak, emek vermek, ter dökmek lazım.

Hızlı okuma için de aynı kurallar geçerli. Zor değil ama, biraz sabır istiyor.

Bu konuda benim aydınlanmamı sağlayan kişi, Enderun Hayat Akademisi kurucularından Sayın Ergül Özkul oldu. Ergül Hanım, 12 kişilik grubumuza özel olarak, 2 günlük yoğunlaştırılmış bir seminer verdi. Daha önce üzerinde durmadığım, hatta soru haline bile dönüştürmediğim pek çok ayrıntının yanıtını bu seminerde elde ettim. Ergül Hanıma en içten teşekkürlerimi tekrar sunuyorum.

Bir sonuca ulaşmak için önce istemek ve onu bir hedef haline getirmek gerekiyor. Hangi limana gideceğini bilmeyen bir gemi için rüzgarın hangi yönden estiği önem yaşımaz. Hedefin yoksa, “ulaştım” diyeceğin bir yer de yoktur.

Hızlı Okumak için, öncelikle “okuyor” olmak lazım. Hiç kitap okumuyorsan, ihtiyaç duymadığın bir yeteneği geliştirmenin de bir anlamı olmaz. Bu nedenle önce kendine şunu sor:

– Okumak benim için bir ihtiyaç mı?

Bu soruyu içtenlikle yanıtla. İşin felsefesine girip, sana okumanın erdeminden bahsetmeyeceğim. Okuyor musun? Ya da okumak istiyor ama, okumaya yeterli zaman ayıramıyor musun? Ya da okumaya ayırdığın zaman diliminde daha fazla kitap okumayı mı istiyorsun?

Eğer bu sorulara olumsuz yanıtlar veriyorsan, bu yazının devamını okumaya ihtiyacın olmayacak demektir. Bu yazıyı okumayı bırakabilirsin. Çünkü hızlı okumak sana hiç bir şey kazandırmayacak! Yine de buraya kadar okumuş olduğun için teşekkür ederim. Sana hayatta başarılar !

Okumaya devam ettiğine göre, demek ki gerçek bir okuyucusun. Ya da çok istemene rağmen, okumaya yeterli zaman ayıramıyorsun… Seninle birlikte paylaşacağımız çok şey olacak!

Gözünün önünde bir yol canlandır. Uzunca bir yol olsun. İstersen bu yolu rahat, normal bir tempoyla yürüyerek katedebilirsin. Ya da koşarak…

Aynı yolu katetmene rağmen, hedefine hangi yöntemle daha çabuk varırsın? Yürüyerek mi? Koşarak mı?

Hızlı okumanın sana kazandıracağı ilk şey “zaman”dır.

Hızlı Okuma sana kavrama çevikliği de kazandırır. Kullanmadığın beyin hücrelerindeki pasları temizlemene yardımcı olur. Uykudaki hücreleri canlandırır. Daha hızlı düşünme ve daha hızlı kavrama alışkanlığı kazandırır.

Hızlı Okuma yöntemi ile bilgiye ve başarıya daha kolay ulaşırsın.

Pek bilinmeyen bir başka avantaj da şu: okurken daha tarafsız olur, kendi değerlendirmeni çok daha sağlıklı bir şekilde yaparsın. Çünkü hızlı okurken, beyninde yankılanan, okuduklarını tekrarlayan o iç ses, artık senin okuma hızına yetişemediği için, susar!  Hipnotik etkilenmeye karşı bağışıklık kazanırsın.

Ortalama bir kitap sayfası, yaklaşık 250 kelime içerir. Üniversite mezunu bir kişinin ortalama okuma hızı da yaklaşık olarak dakikada 250 kelimedir. Yani dakika başına bir sayfa. Yani böyle bir kişi, 250 sayfalık bir kitabı normal tempoda okuyabilmek için en azından 4-5 saatini ayırmalıdır.  Eğer sen okuma hızını dakikada 500 kelimeye çıkarırsan, bu zamanın en azından yarısını kazandın demektir. Üstelik bu hedefe ulaşmak hiç te sanıldığı kadar zor değil.

Hızlı okuma yazılarına bir seri halinde devam edeceğim. Eğer Hızlı Okumanın gücünden yararlanmak istiyorsan, burayı izlemeye devam et!

Ahmet Aksoy

Jul 052011
 
1,314 views

Hızlı Okumada Dünya Rekorları

Bu konuda değişik kaynaklarda farklı bilgiler mevcut.

Amerikan kaynaklarına göre Sean Adam, dakikada 3850 kelimelik okuma hızını elinde bulunduruyor. (www.alphalearning.com)

İngilizlere göre bu konuda dünya rekorunu elinde bulunduran kişi, Anne Jones. Anne Jones “Harry Potter Deathly Hallows” isimli kitabı 47 dakika 1 saniyede okumuş. Dakikada 4251 kelimelik bir ortalama. (www.speedyreader.co.uk)

 

Jul 022011
 
1,741 views

Ideal Kilo Hedefine Ulaşmak

TartıKitaplar diyor ki, vücudumuz “ideal kilo”sunu bilir. Onu düzgün bir şekilde dinlemek, yaşanan kilo sorunlarının pek çoğunu çözecektir.

Gözden kaçan bir diğer kritik ayrıntı, çok sık tartılarak, insanın kendisine engeller yaratmasıdır. Bu nedenle sürekli tartılmak yerine biraz uzunca aralıklarla tartılmak daha sağlıklıdır; örneğin ayda bir. Elbette tartılma işlemini aynı araçla ve mümkün olduğunca benzer koşullarda gerçekleştirmeye dikkat etmemiz gerekir.

Kilo dengelemenin, daha doğrusu ideal kilomuzu kontrol edebilmenin ilk ve en önemli unsuru yemek yemenin farkına varmamızdır.

Çoğu zaman nasıl yemek yediğimizi farketmeden, aceleyle, ne yediğimizi bile ayırt etmeden bir şeyler tüketip karnımızı doyuruyor, daha doğrusu doldurup, şişiriyoruz.

İnsanların ilkellikten kurtulup sosyalleşmesi sürecinin, insanın ortaya çıkış sürecine kıyasla çok kısa sürdüğü biliniyor. Demek ki ilkel insanın ortaya çıkış süreci sırasında yaşanan evrimsel değişimin, sonraki kısa dönemde önemli bir farklılık göstermesi olasılığı pek yüksek değil.  Bu da gösteriyor ki ilkel insanın beslenme alışkanlıkları daha sonra sosyal nedenler, toplumsal nedenler, üretim, ticaret gibi unsurlar sonucunda başkalaşıma uğratılmış durumda.

Dolayısıyla bugünkü beslenme alışkanlıklarımız bizim biyolojik ihtiyaçlarımıza birebir uyumlu olmaktan uzaklaşmıştır. Kısacası ideal kilo düzeyimizdeki sapma giderek büyüyor.

İnsanoğlunun eski dönemlerdeki beslenme alışkanlıklarının ortaya çıkartılması, bugünkü yanlış beslenme alışkanlıklarımızın farkına varmamıza ve gerekli düzeltmeleri yapmamıza olanak sağlayacaktır.

Literatürde “Taş Devri Diyeti” isimli bir diyet önerisi var. Bu yöntemde, daha çok protein beslenmesine ağırlık verilmiş. Enerjinin şekerli gıdalar yerine kısmen yağ ve daha çok protein aracılığıyla alınması öneriliyor.

Bu yöntemin ortaya çıkış nedeniyle, benim düşündüğüm gerekçeler birbiriyle örtüşüyor. Yani genetik olarak taşdevri insanının yiyecek gereksinimi ile, çağdaş insanın yiyecek gereksinimi arasında önemli bir fark olmamalı.

Ama ben, doğru gerekçelerle yola çıkıp, sadece protein ağırlıklı ve tek yönlü bir beslenmenin dayatılması düşüncesine katılmıyorum. Üstelik farklı kişilerin farklı beslenme ihtiyaçları olacağını ve bunun dönemsel bir karakter taşıdığını düşünüyorum.

Örneğin ben, neredeyse 30 yaşıma kadar hiç biber yemedim. Acıyla aram hiç iyi değildi. Ama sonra birdenbire, nedenini de bilmeksizin deliler gibi acı, kırmızı pul biber tüketmeye başladım. Daha sonra bunun kolesterol düzeyindeki artışla ilintili olabileceği düşüncesi gelişti. O dönemlerde yaptırdığım kan tahlillerinde, kolesterol ve özellikle tri-gliserid oranları çok yüksek çıkmıştı. Tamamiyle emin olmamakla birlikte, böyle bir olasılığın mevcut olduğunu düşünüyorum.

Bu aralar acı biber yeme isteğim çok yoğun değil. Kilom dengelendikçe kolesterol seviyemde de düzelme olacağını umuyorum.

İnsanoğlu, doğal beslenme alışkanlıklarından iyice uzaklaşmış durumda. Bu, önemli bir sorun. Çünkü insanın toplumsal gelişmesi aşamasında geliştirilen bir takım kurallar, beslenme alışkanlıklarını da zorlayarak değiştirmiş durumda. Örneğin günümüz dünyasında sabah, öğle ve akşam yemekleri sözkonusu. Oysa ilkel insanın bu şekilde düzenli besleniyor olma olasılığını hiç te kuvvetli bulmuyorum. Daha çok sabah ağırlıklı bir beslenme yöntemi kullanmış olabilirler. Özellikle öğle yemeği kavramının sonradan icadedildiğini düşünüyorum. Akşam yemeği ise, ancak toplayıcı döneme geçtikten sonra, özellikle de yerleşik üretime geçtikten sonrasında mümkün olabilir.

İnsan vücudunun özellikle yağlanması, fizyolojik bazı hastalıklar hariç tutulmak kaydıyla, beyin tarafından yedek enerji deposu olarak geliştirilmiş olabilir.

İstatistiklere göre insanlar belli bir yaştan sonra her yıl fazladan bir kilo alıyorlar. Bunun, vücudun bir savunma mekanizması olarak kullanıldığını düşünüyorum.

Çünkü yaşlanan birey, yiyecek bulma konusunda giderek daha fazla zorlanacağı için vücuduna depoladığı yağlar onun hayatta kalma olasılığını da arttıracaktır. Bu yağlar bize, milyonlarca yıldır süregelen bir hayatta kalabilme mücadelesinin mirasıdır.

Bu genetik mirasımızın temel davranışlarını, bebeklerde izlemek, yetişkinlare kıyasla çok daha kolaydır.  Çünkü bebekler, daha sonra kendilerine dayatılan bir takım kurallarla şartlanmaksızın doğal tepkilerini dile getirme ayrıcalığına sahipler.

Bu nedenle, son yıllarda, bebeklerin her acıktıklarında ve doyana kadar beslenmesi gerektiği yaklaşımını doğru buluyorum.

Günümüzde sağlıklı nefes alma yöntemlerinden biri olarak önerilen diyafram nefesi de bebekler tarafından doğal olarak kullanılmakta; ama zaman içinde unutularak kısıtlı ciğer nefesine geçildiği görülmektedir. ( Ülkemizde beden eğitimi derslerinde sürekli olarak karnın içeri, göğsün dışarı çıkarılarak durulması gerektiği öğretildiği için diyafram nefesini nasıl bıraktığımız daha kolay anlaşılmaktadır. )

Diyafram nefesinin sindirim sistemimizin ve iç organlarımızın sağlıklı çalışması için yararlı olduğunu düşünüyorum. Alınan her nefeste diyafram kasının önemli miktarda yer değiştirmesi sonucunda neredeyse bütün iç organlar hareket etmekte, dolayısıyla bir masaj etkisine uğramış olmaktadır. Bu organların çoğunun aslında hareketsiz organlar olduğu düşünülürse, bu masaj etkisinin onların özellikle bazı toksinlerden kurtulmaları için katkı sağlamakta olması kuvvetli bir olasılıktır.

Kilo Kontrolü  çalışmalarım sırasında kendi açımdan da uygulamaya çalıştığım yöntemleri şöyle sıralayabilirim:

1-      Yemek yemeyi ayrı bir iş olarak kabul edin ve yemek yerken bir başka işle oyalanmayın. Konsantrasyonunuzu bozacak ve yemek yerken ona gösterdiğiniz dikkati dağıtacak kritik konuları bile düşünmemeye çalışın. Tartışmalı sohbetler, televizyon izleme, gazete veya kitap okumak bile yanlış.

2-      Yeterince acıkmadan yemeyin. Acıktığınızdan emin olun.

3-      Yemeğinizi olabildiğince küçük lokmalarla, iyice çiğneyerek, sindirimin ağızda başlamasına izin verecek şekilde yemeye dikkat edin. Ağızda gerçekleşen sindirim miktarı arttıkça, beyne ulaşan sinyallerin doyma duygunuzu tetiklemesi kolaylaşacaktır.

4-      Mümkün olduğunca daha küçük porsiyonlar almaya çalışın. Eğer doymadıysanız, bir tabak daha alın. Bu arada, beyninize görsel olarak ta yeterli miktarda yiyecek tükettiğinizi hatırlatmak için derinliği az tabaklar kullanmanız yararlı olacaktır. Özellikle orta bölümünde sıvı yiyecekler için çukur bir bölümü olan, ama geri kalan kısmı düz veya çok hafif bir kavis içeren tabaklar kullanabilirsiniz.

5-      Bir çok kişi midesi iyice şişmeden, hatta rahatsızlık verecek kadar şişmeden doyduğunu anlayamıyor.  Bu nedenle, mideniz yeni beslenme alışkanlığına uyum gösterene kadar yemek öncesinde ve sırasında su içmek, midenizdeki doluluk duygusunu pekiştirmek için yararlı olacaktır. Aynı zamanda su, midenizdeki asit düzeyini düşüreceğinden, sindirim sürecinin uzamasına ve sonuç itibariyle tekrar acıkmanızın gecikmesine neden olacaktır. Ancak, herşeyde olduğu gibi, suyun aşırı tüketilmesi de vücudunuza zararlı olabilir.

6-      Tabağınızdaki her lokmayı mutlaka bitirmek zorunda değilsiniz. Oysa bizleri, doymuş bile olsak tabağımızdakileri son kırıntısına kadar tüketmeye mecbur bırakarak yetiştirdiler.  Bu çok yanlış! İhtiyaç duymadığınız halde yediğiniz bu yiyecekler, karşılık olarak, vücudunuzda yağ dokusuna dönüştürülerek saklanmaktadır. Daha sonra bu fazlalıklardan kurtulabilmek için pek çok çaba sarfetmek, eziyetlere katlanmak gerekiyor. Gerektiğinde hem kendinize, hem de başkalarına Hayır demekten kaçınmayın!

7-      Vücudunuzun verdiği sinyalleri doğru olarak algılayın ve onlara uygun şekilde davranın. Eğer hiç aklınızda ve çevrenizde olmayan bir şeyi birdenbire canınız çektiyse, büyük olasılıkla o yiyeceğin içindeki bir maddeye vücudunuzun ihtiyacı vardır. Özellikle hamile kadınlarda ?aşerme? olarak tanımlanan bu durum, aslında vücut tarafında beyne gönderilen bazı sinyallerin dışa vurumudur. Eğer diyabet gibi bir rahatsızlığınız yoksa, vücudunuzun gönderdiği bu tür sinyallere kulak verin. Acıktığınız zaman yemek yiyin, ama gerçekten acıkıp acıkmadığınızın da farkında olun.

8-      Bilinçaltınızı, olası bir kıtlık riskiyle karşı karşıya olmadığınıza ikna edin. Eğer istediğiniz zaman, istediğiniz kalitede ve istediğiniz miktarda yiyecek bulabileceğiniz bilinçaltınız tarafından da bilinirse, vücudunuzda enerji depolayabilmek için fazla mesai yapmasına gerek kalmayacaktır.

9-      Yemek yerken, yediklerinizin miktarını görsel olarak ta algılayın. Lokmalarınızın içinde neler olduğunu bilin. Her lokmayı ayrı ayrı, tadına vararak, bu tatları her seferinde yeniden keşfederek tüketin. Sandviç, tost, pide ve benzeri yiyeceklerden olabildiğince uzak durun. Bu tür yiyecekler size ne yediğinizi bilmeden, tek bir lokmanın içinde neler bulunduğunu farketmeden, hepsini hızlı ve kontrolsüz bir şekilde tüketmenize neden olur. Özellikle karbonhidrat ağırlıklı bu yiyecekler çok kısa bir sürede sindirilerek, açlık duygunuzun yeniden eyleme geçmesine fırsat yaratırlar.

10-  Özellikle çocukluk dönemlerinde beslenmeyle ilgili olarak yakın çevreniz tarafından yüklenen olumsuz programları etkisiz hale getirebilmek için olumlama çalışmaları yapmanız yararlı olacaktır.

11-  Spor yapın. Hiç olmazsa, tempolu olarak yürüyün. Yürüyüşleriniz 45 dakikadan kısa olmasın. Haftada birkaç kez tekrarlayın.

12- Doğru nefes almayı öğrenin. Diyaframınızı kullanarak ciğer kapasitenizin kullanmadığınız bölümünü da harekete geçirin. Böylelikle daha fazla oksijen alın, daha fazla karbodioksiti vücudunuzdan uzaklaştırın. Metabolizmanızı düzenleyin.

13- Sonuç itibariyle vücudunuza güvenmeniz, onun vereceği sinyalleri dikkate almanız; onları dikkatle, doğru olarak yorumlamanız ve doğru bir şekilde yanıtlamanız önemlidir.

Ben bu sistemi 2010 yılının Şubat ayından beri kullanıyorum. Bu, aslında biraz da deneysel bir çalışma!  Mayıs ayının sonunda, yani 4 ay içinde yaklaşık 6 kilo vermiş durumdayım.

Ben bu süreci bir zayıflama, ya da kilo verme süreci olarak düşünmüyorum. Bu süreç, vücudumun ideal kilosuna yönelme sürecidir. Vücudum, ideal kilo‘sunun ne kadar olması gerektiğini biliyor. Üstelik bunun için bir kantara bile ihtiyacı yok. Bu dengeyi mantıkla ya da istatistiksel verilerle yönlendirmek mümkün ve doğru değil!

Vücudumuzdaki değişimlerin bir kısmı genetik yapımıza ve yaşımıza bağlıdır. Bu gibi değişimleri bir şekilde tersine çevirmek doğal değil, zorlamadır.

Vücudumuzun verdiği sinyallerle hem mantığımızın, hem de bilinçdışımızın sağlıklı bir şekilde iletişim kurmasını sağlamamız gerekir.

Kendimizi kısıtlı, önceden saptanmış bir sürede belli bir kiloya inmek veya çıkmak konusunda şartlandırmamız, bu konuda kendimize katı hedefler koymamız işimizi kolaylaştırmak yerine, tam tersine aşılması zor engeller oluşmasına yol açacaktır.

İdeal kilomuza ulaşmak için öncelikle vücudumuzla barışık olmalıyız. Sonrası kendiliğinden gelecektir.

Ahmet Aksoy

06.06.2010 – İstanbul